[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––

AYŞE ŞENER YURTSEVEN

 

BABAANNEM

––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––

 

Beyaz yaşmağının altında yere bakan iki göktü babaannemin mavi gözleri..Bulutları başında gezdirircesine kümelenmiş o beyazlığın gölgesinde, bakışlarımız karşılaştığında kendimi yeryüzü sanırdım. Bu yüz çocukluk seyirlerimin en güzeliydi. O saklanan bir kadındı. Neden bu kadar saklandığını o zamanlar anlamamıştım. Fakat hiçbir şeyin gizli kalmadığı, bütün merakların kaybolduğu şu günlerde, çocukluğumun o saklı hazinesi beni yeniden cezp ediverdi.

Küçükken mahallemizde televizyonun en son girdiği yer bizim evimizdi. Fakat anlayamadığım bir inat yüzünden babam bir türlü televizyon almadığı için, başköşemiz hala bize masallar anlatan yaşlılarımıza aitti.

Ama şunu da açık yüreklilikle söylemeliyim. Sakal kıpırtıları ve yaşmak dökümlerinin çevrelediği masallardan kurduğumuz hayaller sınırsızdı. Evet olağanüstü renkliydi, kabul ediyorum. Kendimize özgüydü. Fakat komşu evlerdeki o renkli kutudan yayılan güçlü ses dalgalarına karışmak(atılmak) için de can atıyorduk. Siyah beyaz bir hayaletin dünyamıza kim bilir ne kadar çok hayal armağan edebileceğini merak ediyorduk. İşte bu yüzden ben ve kardeşlerim o dışı kara, ama içi rengarenk kutunun başköşeye yerleşmiş olduğu komşu evlerinden birine abone olmuştuk. Bu durumda civar komşular içinde bizi ağırlamak şerefine en fazla nail olan, pek tabiidir ki hemen üst komşumuzdu. İşine bağlı memur ciddiyetiyle hemen her akşam aynı vakitlerde o kapıdan göstermelik bir mahcubiyetle tek tek süzülür, protokol için ayrılmış o bordo renkli büyük divana sıralanırdık. Mahcup olmamıza bir neden göremiyorduk. Ev sahibi teyze Erzurumu’n en dadaş insanıydı. Bizi yitirdiği kalbi geri dönmüş gibi karşılar, sıcak şivesiyle içimizi yakardı. Bir de sürekli suratı asık olan küçük kızı Şükran olmasaydı, her şey çok daha güzel olacaktı. Fakat nedense daha o yaşta bunun da hayatın bir cilvesi olduğunu düşünebiliyordum. Bunu açıklayamam. Ama yaşadım.

Şükran o bize daima açık kapının içine doğru süzülürken ensemize düşen soğuk nefesti. İnce kaşları o sırada gereğinden fazla çatılmış olduğu için güzelliğini iğreti bir şekilde yüzüne çiviliyordu. Bazen yüzünden düşüyordu güzelliği. Bin parça olarak üstelik. Bundan etkilenmiyordum. O kara kutunun içinde ondan daha güzel yüzler geziniyordu. Hele filmlerde kendisini görünce filmi oracıkta bırakıp sadece onu seyretmeye başladığım Türkan Sultan’ ı görünce, Şükran ‘ı tamamen unutuyordum. Üstelik Türkan bana sürekli gülümsüyordu. Şükran’ın tek gülümsediği zaman ise bizi uğurladığı zamandı. Tek gülümsediği yer de kapının arkası. Bir süpürge gibi kapının arkasında kalan saçlarını ve önce bir sille için kaldırdığı halde, son anda sallamaya çevirdiği ellerini hiç unutamıyorum.Beni çok cimcirmek istedi biliyorum. Ama ben ve kardeşlerim yaz aylarında sevgili Sabiha teyzemizin, kış aylarında da biricik babaannemizin koruması altındaydık. Dokunulmazdık. O divan sadece bizimdi. Televizyonun tam karşısında oturan. Kalın tahta bacaklar üstünde taşıyamadığı şişman vücudunu, bordo elbiseyle kapatmaya çalışan o locada ne kadar rahattık.

Dediğim gibi; özellikle kış aylarında…Daha çok o zamanlarda yanımıza gelen babaannem bizimle birlikte o komşu evine çıkardı. O da merak ediyordu eminim o kara kutunun marifetlerini. Bu durum bizde ayrı bir rahatlama vesilesiydi. Arkalanıyorduk. Kapıdan içeriye daha asker giriyorduk.

Fakat çok defa şahit olduğum o sahne beni televizyonun ekranından dahi koparmaya yetiyordu. Yüzünde sadece iki mavi ve bir de onları tam ortadan ikiye ayıran pembeyle ılıtılmış beyaz bir burun. Babaannem. Televizyona tam arkasını dönerek oturmuş oluyordu. O zamanlar ben bu tepkisini filmden pek hoşlanmadığına yormuştum. Onu anlıyordum. Hatta haberler başladığında ben de tıpkı babaannem gibi televizyona arkamı dönmek istiyordum.

Fakat hayır, şimdi çok farklı düşünüyorum. Bu da büyüdüğümü gösteriyor. Muhtemeldir ki yaşmaklı sevgilim, kutunun içinde ona bakan, gülümseyen, konuşan bir çok erkekten kendisini korumak istemişti. O kadar da saklıyken. Çenesinin üstünden geçen paklığın koruduğu kibar dudakları da dahil. Gölgesi bile sobelenmemişken.

Gözlerinin neden o kadar gök mavisi olduğunu ancak çözebiliyorum. Bakmaması gereken hiçbir şeye bakmayan gözlerdi onlar. Belki (eşine, helaline) eşi Hacı Ömer ‘e dahi tam bakamayan.

Yaşmakların çoktan çözüldüğü şu günlerde, bir de babaannemin yaşmak altında bağladığı ellerini hatırladım. Göksel ilkeler önünde düğümlenmiş beyaz bir fiyonk.(bir bağ)Dokunmaması gereken hiçbir şeye dokunmadığı için o kadar beyaz.

Bizim o kadar heyecanla baktığımız dünyaya, babaannemin sırtını dönmesi, şimdi bana baktığı şeyin çok daha cazip olduğunu düşündürüyor. Ama duvar vardı. Ben göremezdim. Sadece şalvarının cebinde dizili zikirler vardı, boncuk boncuk. O yuvarlak şeyler babaannemin uzak hayallerini depoladığı sihirli toplardı. Geceleri büyüyorlardı, biliyordum. Bazen boynuma asıp beni öptüğünde hayallerin kralı olduğuma nasıl da inanırdım. Çok geçmeden geri alırdı onu. Biraz benden kıskanırdı. Anlayışlıydım bu konuda, çünkü hayatının tek rengi oydu. Onsuz olamazdı. Bazen bu dizinin kopup saçıldığını, uçuşup kaybolduğunu hissederdim. Bir parmak adımı, bir dudak kıpırtısı. Birlikte göremediğim bir yere, duvardan daha öteye doğru yol alıyorlardı. Bu kadar hatırlıyorum. Çocuktum.-

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:20.