|
––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––
NAZAN
BEKİROĞLU
ÖYKÜ MEKAN
İLİŞKİSİ
––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––
Roman
ile arasındaki teknik benzerlik bizi her zaman için meşgul edecek olan
öykü, doğası icabı mütekasif bir tür. Bu itibarla onun, romana ait her
şeyi damıttığını ve en fazla da mekanı daralttığını kuvvetle düşünüyorum.
Bu, öykü adına, bir ihmal değil, sadece türün doğasından kaynaklanan bir
yoğunlaştırma, inceltme. Ama neticede, bir anlatıcının bakış açısından
seyrettiğimiz zaman, şahıs kadrosu ve vak’a gibi mekan da, öykünün
yapısını belirleyen asli unsurlardan biri.
Lakin öyküye dair anlayış ve arayışların dalgalanmalı
kronolojisi üzerinde tıpkı diğer yapı unsurları gibi mekan üzerindeki
vurgunun da zaman zaman azaldığını ya da abartıldığını fark ederiz.
Mekanları oturaklı klasik öykü ile söz gelimi “Yeni Roman” çevresinde
oluşan ve zaman, şahıs, olay gibi mekanı da asgariye indirgeme hatta
ortadan kaldırma niyetindeki öykü aynı değildir. Keza klasik öykünün,
mekanı mantıksal tasarrufu ve tasviri ile, dünyasının bütün yapı
unsurları parçalanmış modern öykünün, bilincin kekeme akışıyla ancak
anlatabildiği mekan üzerindeki tasarrufu ve tasviri de aynı değildir. Bu
babda mekan, edebi tavırların bütün değiştiriciliğine rağmen öykünün
asli unsurlarından, onun iskeletini oluşturan parçalardan birisidir,
diyelim.
Bu akademik gerçeği bir kez kabul
ettikten sonra benim, kendi hikayem adına konuşmam gerekirse: Mekana
yaslanan bir hikayem olmadı şimdiye kadar (mekana yaslanan hikaye ile
mekanın hikayesini karıştırmamak lazım elbet). Hikayenin mekana fazlaca
yaslanmasından, mekan tasvirleriyle şişirilmesinden, onunla
oyalanmasından, onun üzerinde zaman kaybetmesinden almış olduğum
kekremsi tatların edebi belleğimde yarattığı olumsuzlayıcı hatıraların
bu istiğnada payı olsa gerek. Anlatılmaması halinde kahramanımın ruhuna
dair bir bilgi eksik kalacaksa eğer mekanın anlatımı benim için muteber.
Bir başka ifade ile mekanı bilinçli bir şekilde ihmal ettiğim, öykünün
yapı unsurları arasında en fazla ondan fedakarlık ettiğim dahi
söylenebilir. Bu tavır, mimesis hikayesinden bilerek isteyerek uzak
duran, soyutlamaya meraklı yanımın neticesi. Bir başka ifade ile dağın
değil, dağın arkasındaki gerçekliğin peşinde bir hikayenin talibi olan,
dağı tasvire yeltenmez, buna heves etmez. Bir iki çizgi, üç beş ima ile
yetinmeyi tercih eder. Gerisi buz dağının su altında saklanan görünmez
kısmı olsun. Görünen üç beş çizginin görünmez bir boyutta birleşen
uzantıları. Topkapı sarayı klasik bir mekan algısıyla anlatılmasın, buna
ihtiyacım yok, kimsenin de –benim hikayem adına- olmasa keşke. Ama
meyyit kapısının, babüsselamın, kahramanım, dahası (belki daha da
önemlisi) anlatıcı olarak benim üzerimde yarattığı etki. İşte bunu da
ihmale asla tahammülüm yok. Topkapı orada öylece dursun. Bana onun
yarattığı etki lazım. İstediğim bu.-
|