|
–––––––––––––––––––––––––––––––––––––––
KÖKSAL
ALVER
ÖYKÜDE
MEKÂN, MEKÂNDA ÖYKÜ
––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––
Mekân, İnsan ve Toplum
Zaman ve mekân, insanın kendini ve toplumsal olanı inşa
etmesi açısında temel kategorilerdir. İnsanî eylemlerin gerçekleştiği
temel düzlemlerdir zaman ve mekân. Dolayısıyla insanla ilgili her
tartışma, her araştırma ister istemez zaman ve mekân kategorilerini
dikkate almak durumundadır. İnsanın zaman içindeki yolculuğu, zaman ile
giriştiği hesaplaşma, zaman içinde kendini konumlandırması dikkatli bir
şekilde ele alınmalıdır. Aynı şekilde insanın mekânla ilişkisi,
kendisine mekânlar üretmesi, kendisini mekân ile isimlendirmesi de
dikkate şayan bir durumdur.
Mekân, çok değişik açılımlara, yorumlara imkan tanıyan temel
kategori olarak sanat ve bilimin muhatabı olmuştur. Pek çok bilimsel
disiplin ve sanat dalı, mekânı ana inceleme alanı olarak belirlemiştir.
Kendi başına bir olgu oluşu ve aynı zamanda insan ile ilişkisi
bakımından mekana gösterilen ilgi, onun ne kadar önemli bir kavram
olduğuna işarettir. Aynı zamanda kimlik kavramı ile de yakın ilişkisi
bulunan mekân, insan ve toplumu ele veren bir imge özelliğine sahiptir.
Çünkü insan ve toplum, mekânda kendini görür, kendini inşa eder. Mekân,
hayatın havzasıdır, insanın “zaman içindeki konumu”dur.
Mekân, en genel anlamda tüm doğadır, çevredir, coğrafyadır,
yerdir ve soyut anlamda uzamdır. Genellikle ‘oturulan yer’ karşılığında
kullanılmakla birlikte içinde yaşanılan ‘çevre, ortam, dünya, kainat’
anlamlarını da içermektedir. Dağlar, nehirler, ovalardır. Hayatın
sürgit devam ettiği yerlerdir; kentler ve köylerdir. Caddeler, sokaklar,
tarlalar, çayırlardır. Odalar, evler, bürolar, hanlar, oteller, okullar,
camiler, hastaneler, hapishanelerdir.
Mekân, hem fiziksel hem de toplumsal bir gerçekliktir.
Varlığı itibariyle fiziki bir olgu olan mekân, toplumsal olaylara, insan
hallerine sahne olması, onları barındırması, bu olaylara yön ve şekil
vermesi bakımından sosyolojik bir gerçekliktir aynı zamanda. Mekân
insani ve toplumsal bir örgütlenmedir. Bu açıdan mekân ancak toplumsal
bağlamda değerlendirildiğinde gerçek yerini bulabilir. Örneğin bir ev,
hastane gibi yapılar yahut cadde, sokak gibi yaşam alanları ne kadar
insandan ve toplumsal ilişkilerden soyutlanabilir? Kendi başlarına birer
gerçeklik olabilirler ancak onlara anlam veren, onları hayatta anlamlı
kılan unsur insan ve insanın ürettiği algıdır.
Mekân, insanın varoluşunun göstergelerinden biridir. İnsan
mekân ile birlikte kendi varlığını duyurmaktadır. Bu anlamda mekân aynı
zamanda bir kimlik unsuru olarak öne çıkmaktadır. Mekân, bellek,
aidiyet, toplumsal ilişkiler, statü gibi insan kimliğini oluşturacak ana
faktörlerle ilgilidir. Birçok anlamı yüklenen mekân, doğrudan insan ve
topluma işaret edebilmekte; insan ve toplumun kimliği hakkında ipuçları
taşımaktadır. Mekân edinmenin, mekân kullanmanın, mekana yaklaşımın
derecesi ve niteliği, insan ve toplum için referans olabilmektedir. Bu
açıdan ‘nasıl bir insan’/‘nasıl bir toplum’ sorularının cevabı mekân
bağlamında bir karşılık bulmaktadır.
Mekân, verili bir durum olmasının yanında oluşturulan,
dönüştürülen, değiştirilen bir alandır aynı zamanda. Bu açıdan mekânın
toplumsal ve insani edimle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
İnsan içinde yer aldığı mekân üzerinde kimi tasarruflarda bulunmakta ve
onu dönüştürmektedir. Değişim süreci hem mekânı hem de insanı
etkilemektedir. Mekânların değişmesi, mekânların niteliklerinin
değiştirilmesi insanın gündelik hayatının mecrasına denk gelmektedir.
Mekânı oluşturan insan, mekânın dönüşümünden etkilenmektedir. Mekânın
dönüşümü toplumsal yapıyı, toplumsal ilişkileri etkileyebilmektedir.
Örneğin ‘mahalle’ fikrinde meydana gelen değişim, insanın yerleşmesine,
sosyal ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine yol açmaktadır.
Toplum kendini mekânlarda üretir. Toplum kendini mekânlara
kazıyarak bir gelenek ve bilinç oluşturur. Mekân bu anlamda toplumsal
göstergedir. Toplumsal yapı ve toplumsal değişmenin boyutlarını
mekânlarda izlemek mümkündür. Mekânsal değişim doğrudan toplumsal
değişimin göstergesi olmaktadır. Ev, alışveriş mekânları, okul,
ibadethaneler vb. mekânların hem biçimsel hem işlevsel bakımdan
değişmeleri, insanın ve toplumun ne şekilde değiştiğinin, değişimin ne
götürüp ne getirdiğinin en net çizgilerle açığa çıkmasıdır. Mekânsal
değişim bakış açısının ve algının değiştiğini gösterir. Bir evde yer
minderlerinin koltuk takımlarıyla değiştirilmesi bir algı değişimine
işaret değil midir? Apartmanlaşma belli bir bakış açısının yansıması
olamaz mı? Modern alışveriş merkezlerinin yeni bir söylem, yeni bir
anlayış ortaya koyduğu ve toplumun alışveriş tutumlarını doğrudan
etkilediği söylenemez mi? Bütün bu mekânsal değişimler toplumun
değişimine ayna tutmaktadır. Dolayısıyla mekân toplumsal bir gösterge
olmaktadır.
Mekân ve Öykü
Mekânın genelde edebiyat özelde öykünün ana unsurlarından bir
olduğu söylenebilir. Mekân edebiyat nehrinin zorunlu yatağıdır.
Vazgeçilmez bir anlatı alanıdır mekân. Edebiyatı hayata katan, edebiyatı
insan için anlamlı hale getiren en önemli kategoridir. Zaman ve mekânda
kendini bulan, kendini ifade eden, bir tecrübe ortaya koyan insan,
edebiyata da bu iki boyutuyla girmektedir. Edebiyat insanın zaman ve
mekândaki duruşunun anlatısıdır. Zaman ve mekânda eyleyen insanın
varlığı, edebiyata can vermektedir. Bundan ötürü edebiyat kendini bir
şekilde mekân (ve zaman) ile örmek durumundadır. En geniş açılımıyla
zaman ve mekânın dışında edebiyat ne anlatır?
Öykülerde mekân ne şekilde yer alır, nasıl anlatılır? Öyküde
mekânın yeri ve önemi nedir? Acaba, öykünün bir mekânsal tür olduğu
yargısı abartı olur mu? Öykü-mekân ilişkisinde birkaç husus dikkatleri
çekmektedir. Öykü ontolojik olarak mekânın ürünüdür, çünkü belli bir
mekânda canlanmaktadır: belli yerlerde olgunlaşmakta, yazılmakta,
duyulmakta, yayılmaktadır. Örneğin, öykü ‘edebiyatçı mekânları’ denen
belli muhitlerde ortaya çıkmaktadır. Soyutlamayı da içeren edebiyatçı
mekânları, en genelde edebiyatın neşvünema bulduğu, tartışıldığı,
zenginleştirildiği önemli mekânsal kategorilerdendir. Edebiyat bir
anlamda konuşularak, tartışılarak, duyularak, tecrübe edilerek ortaya
çıktığı için, doğrudan belli muhitlerin varlığına delalet etmektedir.
Öykü de böylesi mekânlarda duyulur, öğrenilir, tecrübe edilir:
usta-çırak bir yerde buluşur ve öyküler okunur. Öykücüler bir yerde
buluşur ve öyküleri tartışır. Kahvehaneler, pastaneler, cafeler, çay
bahçeleri, kitabevleri, dergi ve yayınevi büroları, ev gibi mekânlar,
birer öykü-mekân olarak öykünün ortaya çıkmasının tanığı olur. Böylece
öykü daha doğuşunda bir mekana doğar, bir mekânla yüzleşir.
Mekânın öykü açısından bir sahne görevi gördüğü söylenebilir.
‘Dolgu malzemesi’ olmaktan öte, zorunlu bir sahne olarak mekân, öykünün
akıp gittiği yatağı temsil eder. Bundan ötürü gereklidir,
vazgeçilmezdir. Mekânın öyküye iki açıdan sahne olması söz konusudur.
İlki, hikayenin gerçekleştiği, doğduğu, geliştiği, sonlandığı mekânların
anlatılması. Burada mekân çoğunlukla bir dekordur, sahnedir; önemli olan
kahramanların hayatı ve anlatılan olaydır. Okurun dikkati olaya doğrudur
ancak mekân olayın anlaşılması için gerekli bir unsur olarak öyküde yer
bulmuştur. İkincisi, bizzat kimi mekânların öyküleştirilmesidir. Burada
dikkat doğrudan anlatılan mekana çekilir. Olay yahut kahramandan çok
mekânın kendisi öne çıkarılmıştır. Yani öykü-mekânlar oluşturulmuştur.
Bu durumda öykü, bizzat mekânın anlatısıdır. Örneğin ev, çeşme, cami,
mağara, bir kent, bir semt birer öykü-mekân kimliği ile ortaya çıkar. Bu
türlü öykülerde zaman zaman anlatılan mekân konuşur, konuşturulur.
Mekân, karakter haline gelir ve kişileştirilir. İnsanın halleri bir
mekânda izlenir. Mekân insani düzlemem yakınlaştırılır.
Öykünün mekana ilgisi kimi mekânlar özelinde daha belirgin
hale gelir. Hemen hemen mekânın her türü öyküye sahne yahut konu
olmuştur. Anlatılmayan, değinilmeyen mekân bulmak mümkün müdür?
Küreselleşme süreciyle birlikte ortaya çıkan yeni mekân ve mekânsal
ilişkiler dahi çağın öyküsünde yerini almıştır. Alışveriş merkezleri,
gökdelenler, plazalar toplumsal değişmenin mekânsal göstergeleri olarak
öykülere girmiştir. Kadim mekânlardan modern mekânlara kadar bütün
boyutları ve biçimleriyle mekân öykünün has konuğu olmuştur.
Öykü, en geniş boyutuyla coğrafyayı, coğrafi bölgeleri,
kentleri, kasabaları ve köyleri anlatmıştır. Bir betimlemenin ötesinde,
betimlemeyi de içeren mekana ait insan hallerinin anlatılmasını öne alan
öykü, mekân-insan-kültür bağlantısını kurmaya çalışmıştır. Kentte
yaşamının kent mekânıyla ilişkisi yahut köylünün köy mekânı ile
geliştirdiği diyalog, öykülerin vazgeçilmez anlatısı olmuştur. Aynı
şekilde kimi coğrafi mekânlar; dağlar, ovalar, vadiler, uçurumlar da
öykü dünyasında yer almıştır. Sait Faik, İyilik Unutulmaz öyküsünde bir
kasabayı adeta resmeder. Hem kasabanın coğrafi ve mekânsal tasvirini
yapar hem de kasaba hayatını mekân bağlamında ele alır. Necip Tosun
Aynalar ve Sırlar öyküsünde bir kentte (İstanbul), Sis Çanlarında ise
bir kasabada okuru adım adım gezdirir. Sokaklar ve çarşılardan geçen
kişi, iskeleye varıp vapura biner. Vapurdan İstanbul’un silüetini izler:
Sultanahmet, Ayasofya, Beyazıt Kulesi, camileri seyreder. Eminönü’nde
yürür ve Galata köprüsüne çıkar. Köprüden etrafı izler. Galata’ya
Tünel’den değil yüksek merdivenli dik sokaklardan evlere ve çevreye
bakınarak çıkar. Bir ahşap konağa gözü takılır ve içine girdiği konağı
anlatır. Kasabada ise caddelerde yürür, çay ocağında çay içip hatıralara
uzanır, cami bahçesinden şadırvandan geçip kitabevine uğrar, kitabevinin
eskisi gibi dolup taşmamasından yakınan sahibini dinler. Daha sonra bir
kahvehanede arkadaşı ile buluşur. Böylece öykü köy, kasaba, kent
mekânlarında şekil bulur, o mekânları adeta birer fotoğraf gibi okurun
önüne döker.
Yaşam mekânları öykü dünyasının zengin galerisine dahil
olmuştur. En başta ev olmak üzere otel, yurt, pansiyon gibi mekânlar
öykülere konu olmuştur. Öyküler söz konusu mekânlarda gerçekleşmiş,
mekân-olay bağlantısını böylece kurulmuştur. Evler ve ev halleri birçok
öykücünün önemle eğildiği yaşam mekânları arasında en ön sıralarda yer
almıştır. Bir mekân olarak evin yanında ev düşüncesi, evin insan için
önemi, insana aşıladığı duygular, ev yaşamı da öykülerin dikkat çektiği
hususlar olmuştur. Evlerin mekânsal özellikleri de dikkatlere sunulur.
Duvarlar, evin boyası, ne tür ev olduğu (konak, villa, apartman dairesi,
ahşap ev vs.), ev eşyaları, evin kısımları öykünün ayrıntılı bir şekilde
anlattığı alanlardır. Ev sığınaktır. Ev huzur mekânıdır. Ev boğulmadır
zaman zaman. Bunalmanın yoğunlaştığı bir mekândır aynı zamanda. Hem
şenliktir, hem de yalnızlık. Paylaşmanın doruk noktasıdır ev, bazen de
yapayalnız kalışın tek tanığı.
Bir konakta doğan Necip Fazıl, Bir Yalnızlık Gecesinin
Vehimleri öyküsünde konak hayatından resimler sunar. “Ben yirmi odalı
eski bir konakta doğdum. Bu konağın hatırası, üzerimde, tesirlerin en
deriniyle hüküm sürer. Yirmi odalı koskoca bir konak.. İçinde,
kalabalığı makul hududu aşmış uğultulu bir aile… Yavaş yavaş adım atan
ihtiyarların terlikleriyle, hızlı hızlı yürüyen gençlerin ökçelerinden
çıkan sesler, etek hışırtıları, odalardaki mırıltılar, kahkahalar,
konağa hayatiyeti taşkın bir alem manzarası vermiştir”. Selim İleri
Gelinlik Kız öyküsünde ev hallerinin fotoğrafını çeker adeta. Evleri
dolduran eşyalar, insanlar, dedikodular, sohbetler evin müstesna bir
mekân oluşunun tanığı olurlar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Acıbademdeki Köşk
ve Evin Sahibi öykülerinde evin insan üzerindeki etkisini, mekân-insan
ilişkisine bir örnek olması bakımından değerlendirmektedir.
“Acıbadem’deki köşkün hayatımın her safhasında açık bir tesiri vardır. O
çocukluğumuzun bazı büyük zenginlikleri gibi sadece küçük yaşları
doldurup geçmemiştir. Benim de düşünce tarzıma, mizacıma tesir etmiştir”
diyen anlatıcı, evin mimarisi, bölümleri ve genel yapısını ayrıntılı bir
şekilde dile getirir. Hüseyin Su Yanağımda Dedemin Sakal İzleri
öyküsünde evdeki büyük kaynaşmayı, paylaşımı, huzuru resmeder ve bu
kaynaşmanın hayatı nasıl lezzetli hale getirdiğini işaretler. Ali Haydar
Haksal, Ihlamur Ağacı ve Ev, Geçen Günlerim öykülerinde ev ile insanın
nasıl iç içe geçtiğini, evin insanın iç dünyasında ne gibi karşılıklar
meydana getirdiğini, ev ile insanın halleşmesini, evin yıkılışı ile
düşlerin kayboluşu arasında bağlantı kurarak anlatır. Cemal Şakar’ın
Eviçi öyküsü ise bir hesaplaşma mekânı olarak evi gündeme getirir.
Sosyal hayat, mekânla doğrudan irtibatlıdır; gerçekleşmesi
bir anlamda belli mekânların varlığına bağlıdır. Sosyal hayat ile mekân
arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. İnsan bir başkası ile ilişkisini,
iletişimini belli mekânlarda gerçekleştirmektedir. İnsanın insanla
yüzleşmesinin, karşılaşmasının, ortak bir üretime geçişinin en önde
tanığı mekânlardır. Kahvehane, lokanta, cafe, çarşı, alışveriş alanı,
hastane, hapishane, cadde, sokak, mahalle, meydan, cami vb. mekânlar
tümüyle insanın sosyal hayatını çevrelemiş, sosyal hayatın akışına yön
vermiştir.
Mekân anlatısının önde gelen öykücülerden Sait Faik’in birçok
öyküsü, kahvehaneleri anlatır. O kahvehanelerin hem bir mekân olarak
özelliğinden hem de kahvehaneye yansıyan insan hallerinden söz eder.
İnce belli bardaklarda tavşan kanı, mis kokulu çay eşliğinde sohbetlerin
yapıldığı, oyunların oynandığı kahvehanelerde oturan kahraman, etrafı
seyreder, kahvehaneye girip çıkanları izler ve onların halleri üzerinden
hikayeler çıkarır. Örneğin Mahalle Kahvesi öyküsünde kahraman
‘kahvehaneyi dinler’, içerdeki insanlara dalıp gider. Yüksek Kaldırım’da
ise bir kahvehaneyi tasvir ederken aslında o mekândaki ilişkileri
anlatır. Bilmem Neden Böyle Yapıyorum’da gene bir caddeye bakan
kahvehanede oturup caddeyi seyre dalar. Böylece kahvehanenin sosyal
hayatın önemli bir boyutunu temsil ettiğini gösteren birçok öykü ortaya
çıkar.
Hüseyin Su’nun Giden Gün Ömürdendir ve Ütü Yanığı Günler
başlıklı öyküleri, sosyal hayatın esnaf üzerindeki yankısını işler.
Çarşı esnafındaki değişimleri, dükkanların değişimi (örneğin vitrinlerin
inşa edilişi), eski dükkanların yıkılıp yenilerinin yapılışının
anlatıldığı öykülerde toplumdaki değişimle mekânsal değişimin birbirini
tetiklediği görülmektedir. İş hayatının önemli mekânlarından biri olan
fabrika, Orhan Kemal’in kimi öykülerinin ana temasıdır. Onun Cigaramın
Dumanı, Kel Tahir, 936 adlı öyküleri fabrika ortamının, fabrikadaki
ilişkilerin resmini çeker.
Ramazan Dikmen’in Gölgeler ve Kervanlar öyküsü, hastanedeki
insanın iç dünyasını yansıtması açısından dikkate değer bir anlatıdır.
Gene, A. Hamdi Tanpınar’ın Evin Sahibi öyküsü, hastane ortamı, hastanın
durumu ve hissiyatını ele vermesi açısından önemli bir öyküdür. Necip
Fazıl Sübyan Koğuşu öyküsünde hapishane hallerini anlatır. Hapishanedeki
hayatın akışı, ritüelleri öykünün akışında yer alır. “Hapishane ki,
kapağı açılıp insanların atıldığı ve bir daha sorulmadığı bir yılanlı
kuyudur; orada sübyan koğuşu da kuyu içinde kuyu.” Orhan Kemal’in Bir
Takım İnsanlar öyküsü hapishaneden insan manzaraları sunar.
Hapishanedeki çatışma, kuşku bu öyküde kendini belli eder. Hapishanenin
insana işlediği haller: umut, umutsuzluk, ölüm, yalnızlık, korku.. Bir
mekân olarak hapishane umut ile umutsuzluğun en gerilimli yerinde
kendini inşa etmiştir. Öykü için ise bu gerilim, en nadide bir anlatı
hazinesi olmuştur.
Mekân tüm yönleri ve ayrıntılarıyla öyküye sinmiştir. Mekân
öyküleşmiştir, öykü mekânlarda oluşmuştur. Mekân öykünün hayata dokunan,
hayata akan yanıdır. Mekân ile insanı buluşturan öykü, insan için
mekânın önemini belirlerken aynı zamanda mekânların karşılığına dair
önemli ipuçları sunmaktadır. Sonuçta mekândan öyküyü, öyküden mekânı
sıyırmanın mümkün olmadığı görülmektedir.-
|