[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

 

GONCA UĞUZ

ÜŞÜYEN ADAM 

Elleri bilmediği bir zamandan kalan yorgunluğun ağır heybetiyle, bildiği zamanlardan gelen tahta döşemenin üzerine kurulu, soluk ama umutlu kapının mütevazi koluna, yürüyen zamana inat usulca dokundu. İlk değildi bu usul terennüm. Lâkin ilklere açılan bir kapıyı ümit etmek suç da sayılmazdı o vakitler.

Hergünki alışkanlığıyla, birbirine uyumlu, ağır adımlarla kendini neyin beklediğini bilmediği yollara doğru yollanmıştı. Yaşanmışlığın tekrarından korkup yine yaşama sarılmak tek tesellisi olsa da adımlarını saymaktan alamadı kendisini. Zamana tahammülü olmadığı vakitlerde olduğu gibi ağır aksak adımlarını teker teker sayarak,her zamanki küçük oyununa başladı, kimseciklere belli etmeden. Bazen oturup düşündüğü olurdu tabi: “Yalnız kendi mi oynamaktaydı bu oyunu?” Her köşe başına geldiği vakit sırtını dönüp, attığı adımları görebilmek umuduyla bakardı yürüdüğü yollara. Yollar bir başına yürünmezdi hiçbir vakit,hiçbir vakit konuşmazdı adımlara inat. Başka bir oyunu vardı ki adamın, gülerdi çoğu kez kendi kendine. İşe ilk giden olmaya çalışır,kendisinden sonra gelenlerin söyleyecekleri ilk sözleri zihnine hapseder, herkes işe geldikten sonra bir önceki gün söyledikleri sözleri teker teker hatırlar o gün daha başka hülyalarla başlardı işine. Öyle ya her kapının bir anahtarı vardı. Mühim olan doğru anahtarı bulabilmekti. Daha bir sürü oyunu vardı adamın. Hiç aksatmadan bindiği otobüste hergünki diğer insanların hareketlerini gözleyip onlarla ilgili kendilerinin bile hayal edemeyeceği küçük hikâyeler uydurmak, hayatının farklı bir tadı oluvermişti..Hani geçen gün otobüsün en önünde oturan yaşlı adam vardı. Herkesi çileden çıkarırken onu nasıl da güldürmüştü. Yaşlı adam sanki etrafındakileri duruma alıştırmak istiyormuş gibi önce küçük hapşırmalarla başlamış, hafif hafif burun çekmelerinden sonra en arkadakilerin bile midesindekileri çıkarmaya yetecek kadar yüksek sesle burnunu çekmeye devam etmişti. Otobüsteki insanlar oflayıp duruyorlardı ama hiçkimse yaşlı adamın yanına gidip rahatsızlığını dile getirme cesaretini kendinde bulamıyordu.

Kaldırımın sonundaki yoldan köşeyi döndü adam.. Bir çok defa bu sokaktan geçmişti ama daha önce bu ışıkları hiç görmemişti. Gece herkes uykudayken birileri gelip bir nefes hızıyla mı oturtmuştu bu pırıltıları meydanın ortasına. Ama başka birileri nasıl oldu da bunu görememişti. Yani herşey nasıl böyle birdenbire yani nasıl kimse bilmeden....Birileri birşeyleri açıklamalıydı.Çakılı kaldığı yerden bulutların ardına takılan martılara gözleri ilişti. Kimse adamın farkında değildi sanki. Halbuki oradaydı ve hala nefes alabiliyordu. Zemin adamın ayaklarının altından kayıp gidecek gibiydi. Hergün bıkmadan usanmadan üzerinde yürüdüğü yollar adamı inkâr ediyordu. Bu düşünceler gözlerini vitrinin pırıltılarından geri almasına yetmemişti. Sessiz bir şarkının notalarına gizlenen bilinmezlikle sıralanmıştı bütün etekler,kazaklar, pantolonlar ve adamın ayrımına varamadıkları....Yürümeliydi. Belki o zaman insanlar adamın yaşadığını anlayabilirlerdi. Yaşıyorum diyebilmek için önce adımlarını harekete geçirdi ardından parmaklarını havaya kaldırıp önünde hayal gibi duran mağazanın kapısının koluna dokundu. Kapının kolu ne kadar da soğuktu. Ya içerisi? Kapı saniyelerin soğukluğu içinde açılıverdi. Adam içeriye nasıl girdiğini daha anlayamamıştı ki kasada bekleyen kadının gözlerini kendi gözlerinde fark etti. Daha önce böyle güzel gözler hiç görmemişti. Bu düşünceler adamın üşüyen parmaklarını tam ısıtacaktı ki birden daha çok üşüdü. Kadının gözleri buz gibiydi. Kadın sığındığı buz perdesinin arkasından adama bir tebessüm uzattı.Adam tebessümüm anlamını çözmeye çalışırken her geçen saniyenin zararına olduğunu anlamaya başlamıştı. Arkasına dönüp girdiği yerden geri dönmek istedi. Ama kapının soğuğuna dayanamamaktan korktu.

Zihninde ötesine geçemediği, tek bir kelime vardı artık. Ruhunun bütün kıvrımlarını bir uçtan diğer uca savuran. Ardına sıralanan kelimeleri bulmaya çalıştı. Hazırlamıştı bütün durgun yüzlerini. Dönüp dönüp okuyor, okudukça dönüyordu içinde birşeyler. Aldanmak istemiyordu kelimelerin yalan yüzlerine. Bir kere daha okumalı mıydı? Dönmeli miydi aynı kelimenin yıldızlarına... Bu yıldızlar öyle parlayan cinsten değillerdi. Yaşları da belli değildi. Dolmuştu birşeyler, bütün dolanlar gibi boşalmayı bilmeden.

Adam hemen sağında kalan vitrindeki elbiselere baktı.Gözleri evaze eteğe takılmıştı. Eteğe dokunacak gücü kalmış mıydı? Ciğerlerini tertemiz bir havayla doldurmak istedi. Ama bunun için çok uzaklara gitmesi gerekiyordu. Belki başka bir dünya. Yine de şansını denemeliydi. Kapıya yöneldi, parmaklarını uzattı.Bilmediği bir günden, içine soğuk bir yağmur damlasının yer ettiğini fark etti. Ne zamandı bilmiyordu. Ama yüreğine oturan bir yağmur damlası vardı.Adam buz gözlere yeniden çevirdi gözlerini. “Belki” diye düşündü “Belki ısıtabilirim dünyayı.” ‘Karım’ dedi, ‘Evaze eteği çok beğenir.’Kadın tüketen gözleriyle adamın içine uzanmak için bir adım attı.Adam bir adım geri çekildi ve evaze eteğe dokundu. O an yerlere anlam veremediği paramparça birşeyler serpildi sanki. Neyin parçalarıydı yerlere serpilen? Elini çekmek istedi. Parmakları eteğin soğuğuna yapışmıştı.Kadın anlamayan ama konuşan gözleriyle adama baktı,eteğe dokundu. Bu nasıl oluyordu kadın eteğe dokunuyordu fakat hiçbir şey olmuyordu. Adam elini çekmeye çalıştıkça yapışıyordu. Adam korktu. Ya kadın anlayacak olursa bütün bunları. Ona ne söyleyebilirdi? “Yerlere dökülen parçaları toplamalı mıydı?” Ama hiç kimse yerlere bakmıyordu. Yerlerden önce parmaklarını kurtarmalıydı.Diğer elini parmaklarını kurtarmak için tam uzatıyordu ki birden irkildi. Ya o eli de eteğe yapışacak olursa. Eğilip yüreğindeki sıcaklığı parmaklarına üflemek istedi. Nefesinin yetmeyeceğini görmekten korktu bu defa da...

Kadın hiç durmadan, yorulmadan ve ellerini görmeden eteğin ne kadar harika olduğunu anlatıp duruyordu. Adam bir an için kadının başka bir şeyden bahsettiğini düşündü. Düşüncelerinde kaybolmak üzereydi ki kadının sesini artık duymadığını fark etti. Yürek baştan ayağa yanarken beden nasıl böylesi duyarsız kalır? Birileri gelse adamı oracıkta ortadan ikiye ayırsa adamın yüreğindeki ateş gözler önüne serilecekti. Bunu görmek için ille de birileri adamı ortadan ikiye ayırmalı mıydı?...

Adam bir defa daha elini geri çekmeye yeltenmişti... Artık parmaklarını hisstmediğini anladı. (Parmaklarını hep sevmişti oysa) Sanki elini geri çekecek olsa parmakları eteğin üzerinde kalacaktı. Parmaklarının eteğe alışmış olduğu düşüncesi onu yordu. Öyle ya alışmaya müptela olmayan ne vardı şu dünyada?.. “Ama parmaklarım beni terk etmez.” Sözcükleri adamın dudaklarının arasından usulca soluduğu havaya karıştı ve aynı havayı kimseler duymasın diye yine usulca içine aldı.Usulca başlayan, usulca biten kısacık bir hikayeydi onun ki. Parmaklarının eteğe temas eden kısmı artık kadının gözlerine benziyordu. Bütün bunlar kötü bir rüya gibiydi. Birileri gelse, uyandırsa biter miydi acaba ‘adam’ın hikâyesi. Gözlerini kapadı.Nefesini içine hapsetti ve bekledi. Evet birisi gelecekti.(Gelmeliydi.) “Uyan” diyecekti. “İşe geç kaldın.” Oysa nefret ederdi bu sinir bozan cümlecikten. Kimse gelmedi. Nefret de edemedi. Adam uyanık olduğunu anladı.

“Peki ya parmaklarım... Onlarsız olmaz.”

Adam donan parmaklarında, dağları ne kadar çok özlediğini hatırladı. Yok olmak üzereyken dağları hatırlamak ona garip bir hüzün verdi.. Kederin gölgesine sığınıp, ilk sevgilinin hıçkırıklarında kaybolurken, dudağının kenarında acı bir tebessüm belirmişti. Koşmak istedi özlemine. “Güneşe yaklaşırsam ısınabilirim belki.” Belkilerde kalmıştı adamın düşünceleri. Düşünmek yeter miydi? Yanağına düşen sıcaklık adamın geriye dönmesine yetti. “Hala sıcak kalan bir şey”

 Etrafında bir sürü insan vardı ve herşey hareket halindeydi. Herşey yürüyordu. Uzak bir yürüyüşün geçtiği yol gibiydi herşey. Zaman ilerliyordu. Artık adam hiçkimsenin umurunda değildi. Gözlerini yere çevirdi. Ayaklarına baktı.Bakışını yavaş yavaş yukarıya doğru kaydırdı.Evet herşey tamamdı,yerindeydi. Peki ya yüzü... Onu göremiyordu. Gözleri bir ayna aradı. Karşısındaki camekanı fark etti. Bu farkediş adamı mutlu etmişti. Çünkü yüzünü görebilirdi. En önemlisi gözlerini... Gören bir çift göze hasret kalmıştı.Bu gözler buzları eritebirdi. Başını kaldırdı,camekanın en parlak yüzeyine gözlerini çevirdi. Pırıl pırıl parlayan bir yüzeyden başka hiçbir şey yoktu camın yüzeyinde. Elini kaldırdı,yüzüne dokunmak istedi .

Göremediği gözlerini tekrar yere çevirdi. Adam parıltıların içinde ne kadar soluk kaldığını anlamıştı. Mağazanın içinde bir dekor bile olamayacağını düşündü. Platin rengi askılara asılmış pembe-kırmızı blüzler, insanı çıldırtan yemyeşil pantolonlar,yakası kürklü mantolar hepsi ne kadar yalnızdı yerlerinde. Adam etrafı seyre daldığının ayrımında değildi ki kendini birden eteğine dokunduğu cansız mankenin yanında buldu. Nasıl olmuştu da aradaki engeli aşıp mankenin yanına geçivermişti? O gün üzerinde eflatun bir gömlek ve siyah bir pantolon vardı. Evden çıkarken ne giydiğine pek dikkat etmezdi... Ama karısıyla arasında ki vazgeçilmez tartışma konularından bir tanesiydi bu. Gözleri gömleğinin soluk rengine takılmıştı. Belki de ilk defa karısının haklı olduğunu düşündü.

“Keşke mavi gömleğimi giyseydim.”

Adam ‘keşke’lerin masumiyetinde avunmaya çalışırken camekanın önünden dört yaşlarında bir çocuk annesinin elinden tutarak geçiyordu. Çocuğun diğer elinde rengini anlayamadığı bir su tabancası vardı. Çocuk adama baktı (en azından adam kendisine bakmış olmasını umut etti), annesine birşeyler söyledi. Çocuk adamın gömleğini beğenmemiş miydi acaba? Olsun yine de adam teşekkür etmek istedi çocuğa. İlk çocuk fark etmişti adamı.Bunun için dudaklarını kıpırdatmaya yeltendi ama yetmiyordu nefesi konuşmaya. Adam hiçbir şey söyleyemedi. Çocuk elindeki tabancayı havaya kaldırdı, adamın ellerine nişan alıp tetiğe bastı. Neyse ki arada soğuk bir cam vardı.Ne çok insan geçiyordu bu sokaktan. Bütün sokaklar böyle miydi? Hatırlayamadı.Adam yerini sevmese de insanları seyretmek hoşuna gidiyordu. Ketenimsi gri bir paltoya birşeylerden saklanıyormuş gibi sarınan yaşlı kadını daha önce görmüş müydü? Çok fazla düşünmeye gücü kalmadığı için bunu da düşünmemeyi tercih etti. Kadının yüzünde gizlenen hüzgü görmeyi istememişti lâkin görmüştü bir kere. Kadın kafasını kaldırıp vitrine bakmamıştı bile. Neydi onu böylesine düşüncelere gömen? Adam kadının arkasından koşmak istedi. Elini evaze etekten bir türlü geri alamıyordu. Kadının gözlerinin altına yerleşen hüznün düşüncesinde kaybolacaktı ki gülümseyerek gömleğine bakan delikanlıyı fark etti. Delikanlı,hızlı adımlarla mağazanın kapısından içeriye girdi ve kasanın başında işi beklemek ve konuşmaktan başka bir şey olmayan kadına yaklaştı. Kadının gözlerinin içine girmek istermiş gibi bir hali vardı.Demek buz gözlerin hülyasını kuran insanlar da vardı.Adam bu düşüncelerin komedisinde gülümseyebilmeyi tekrar anımsamıştı ki delikanlı eflatun gömleğin fiyatını sordu. Adam yüreğinin tam ortasında,daha önce hiç bilmediği garip bir sızı hissetti.

“Sorulmayı bekleyen sorular boğazına düğümlendiğinde, gözlerini kapayıp konuşmalı “korkmadan, utanmadan”. Kelimelerle küçük bir dünya çizmeli ve içine yerleşmeli. Yağmurda uçabilmeyi öğretmeli kelebeğin kanadına. Şimdiki zamana inat, yaşanan acılara boyun eğmeden yürümeli. Taş sokakları terk eden toprak kokusunun ardına takılmalı.Çerçevelerin içine sığınan insancıklara boyun eğmeden yüksek sesle kendi şarkısını söylemeli ..........”Kelimelere dökülmeyen,dökülemeyen duygularından yalnızca birkaç tanesiydi ve hepsi yüreğinin ortasına çöreklenen garip sızının tam ortasından akıvermişti.

Ey gören göz, ey seven kalp alışmaya hazır ruhu uykusundan uyandırma vakti gelmedi mi?

“Kızım hala uyuyor mu acaba?”

Kızının parmaklarını avuçladığı ilk günü düşündü hiç hesapta olmadan. Ne kadar masumdular. Kendi parmaklarının masumiyetini alıp götüren suçlu kimdi? Zaman mı? Görünmeyen perdesiyle insanların üzerine örttüğü sır neydi ki insanı böylesi değiştirsin?

Yıllar öncesinden kalma bir kış gecesini anımsadı. Yağan kar tanelerinin arasından gökyüzünde annesini görebilmeyi hayal ettiği kış gecesini. Henüz hiçbir şeyden haberi olmayan kollarını bembeyaz pamukların arasına uzatıp, gözlerini gökyüzüne çevirdiği kış gecesini.... Herşeyi unutup sadece bulutların üzerinde kardan adamın resmini çizdiği kış gecesini..........ve o soğuk kış gecesinde hiç üşümediğini..........-

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:20.