GONCA UĞUZ
ÜŞÜYEN ADAM
Elleri
bilmediği bir zamandan kalan yorgunluğun ağır heybetiyle, bildiği
zamanlardan gelen tahta döşemenin üzerine kurulu, soluk ama umutlu
kapının mütevazi koluna, yürüyen zamana inat usulca dokundu. İlk
değildi bu usul terennüm. Lâkin ilklere açılan bir kapıyı ümit etmek
suç da sayılmazdı o vakitler.
Hergünki alışkanlığıyla, birbirine uyumlu, ağır adımlarla
kendini neyin beklediğini bilmediği yollara doğru yollanmıştı.
Yaşanmışlığın tekrarından korkup yine yaşama sarılmak tek tesellisi
olsa da adımlarını saymaktan alamadı kendisini. Zamana tahammülü
olmadığı vakitlerde olduğu gibi ağır aksak adımlarını teker teker
sayarak,her zamanki küçük oyununa başladı, kimseciklere belli
etmeden. Bazen oturup düşündüğü olurdu tabi: “Yalnız kendi mi
oynamaktaydı bu oyunu?” Her köşe başına geldiği vakit sırtını dönüp,
attığı adımları görebilmek umuduyla bakardı yürüdüğü yollara. Yollar
bir başına yürünmezdi hiçbir vakit,hiçbir vakit konuşmazdı adımlara
inat. Başka bir oyunu vardı ki adamın, gülerdi çoğu kez kendi
kendine. İşe ilk giden olmaya çalışır,kendisinden sonra gelenlerin
söyleyecekleri ilk sözleri zihnine hapseder, herkes işe geldikten
sonra bir önceki gün söyledikleri sözleri teker teker hatırlar o gün
daha başka hülyalarla başlardı işine. Öyle ya her kapının bir
anahtarı vardı. Mühim olan doğru anahtarı bulabilmekti. Daha bir
sürü oyunu vardı adamın. Hiç aksatmadan bindiği otobüste hergünki
diğer insanların hareketlerini gözleyip onlarla ilgili kendilerinin
bile hayal edemeyeceği küçük hikâyeler uydurmak, hayatının farklı
bir tadı oluvermişti..Hani geçen gün otobüsün en önünde oturan yaşlı
adam vardı. Herkesi çileden çıkarırken onu nasıl da güldürmüştü.
Yaşlı adam sanki etrafındakileri duruma alıştırmak istiyormuş gibi
önce küçük hapşırmalarla başlamış, hafif hafif burun çekmelerinden
sonra en arkadakilerin bile midesindekileri çıkarmaya yetecek kadar
yüksek sesle burnunu çekmeye devam etmişti. Otobüsteki insanlar
oflayıp duruyorlardı ama hiçkimse yaşlı adamın yanına gidip
rahatsızlığını dile getirme cesaretini kendinde bulamıyordu.
Kaldırımın sonundaki yoldan köşeyi döndü adam.. Bir çok defa
bu sokaktan geçmişti ama daha önce bu ışıkları hiç görmemişti. Gece
herkes uykudayken birileri gelip bir nefes hızıyla mı oturtmuştu bu
pırıltıları meydanın ortasına. Ama başka birileri nasıl oldu da bunu
görememişti. Yani herşey nasıl böyle birdenbire yani nasıl kimse
bilmeden....Birileri birşeyleri açıklamalıydı.Çakılı kaldığı yerden
bulutların ardına takılan martılara gözleri ilişti. Kimse adamın
farkında değildi sanki. Halbuki oradaydı ve hala nefes alabiliyordu.
Zemin adamın ayaklarının altından kayıp gidecek gibiydi. Hergün
bıkmadan usanmadan üzerinde yürüdüğü yollar adamı inkâr ediyordu. Bu
düşünceler gözlerini vitrinin pırıltılarından geri almasına
yetmemişti. Sessiz bir şarkının notalarına gizlenen bilinmezlikle
sıralanmıştı bütün etekler,kazaklar, pantolonlar ve adamın ayrımına
varamadıkları....Yürümeliydi. Belki o zaman insanlar adamın
yaşadığını anlayabilirlerdi. Yaşıyorum diyebilmek için önce
adımlarını harekete geçirdi ardından parmaklarını havaya kaldırıp
önünde hayal gibi duran mağazanın kapısının koluna dokundu. Kapının
kolu ne kadar da soğuktu. Ya içerisi? Kapı saniyelerin soğukluğu
içinde açılıverdi. Adam içeriye nasıl girdiğini daha anlayamamıştı
ki kasada bekleyen kadının gözlerini kendi gözlerinde fark etti.
Daha önce böyle güzel gözler hiç görmemişti. Bu düşünceler adamın
üşüyen parmaklarını tam ısıtacaktı ki birden daha çok üşüdü. Kadının
gözleri buz gibiydi. Kadın sığındığı buz perdesinin arkasından adama
bir tebessüm uzattı.Adam tebessümüm anlamını çözmeye çalışırken her
geçen saniyenin zararına olduğunu anlamaya başlamıştı. Arkasına
dönüp girdiği yerden geri dönmek istedi. Ama kapının soğuğuna
dayanamamaktan korktu.
Zihninde ötesine geçemediği, tek bir kelime vardı artık.
Ruhunun bütün kıvrımlarını bir uçtan diğer uca savuran. Ardına
sıralanan kelimeleri bulmaya çalıştı. Hazırlamıştı bütün durgun
yüzlerini. Dönüp dönüp okuyor, okudukça dönüyordu içinde birşeyler.
Aldanmak istemiyordu kelimelerin yalan yüzlerine. Bir kere daha
okumalı mıydı? Dönmeli miydi aynı kelimenin yıldızlarına... Bu
yıldızlar öyle parlayan cinsten değillerdi. Yaşları da belli
değildi. Dolmuştu birşeyler, bütün dolanlar gibi boşalmayı bilmeden.
Adam hemen sağında kalan vitrindeki elbiselere baktı.Gözleri
evaze eteğe takılmıştı. Eteğe dokunacak gücü kalmış mıydı?
Ciğerlerini tertemiz bir havayla doldurmak istedi. Ama bunun için
çok uzaklara gitmesi gerekiyordu. Belki başka bir dünya. Yine de
şansını denemeliydi. Kapıya yöneldi, parmaklarını uzattı.Bilmediği
bir günden, içine soğuk bir yağmur damlasının yer ettiğini fark
etti. Ne zamandı bilmiyordu. Ama yüreğine oturan bir yağmur damlası
vardı.Adam buz gözlere yeniden çevirdi gözlerini. “Belki” diye
düşündü “Belki ısıtabilirim dünyayı.” ‘Karım’ dedi, ‘Evaze eteği çok
beğenir.’Kadın tüketen gözleriyle adamın içine uzanmak için bir adım
attı.Adam bir adım geri çekildi ve evaze eteğe dokundu. O an yerlere
anlam veremediği paramparça birşeyler serpildi sanki. Neyin
parçalarıydı yerlere serpilen? Elini çekmek istedi. Parmakları
eteğin soğuğuna yapışmıştı.Kadın anlamayan ama konuşan gözleriyle
adama baktı,eteğe dokundu. Bu nasıl oluyordu kadın eteğe dokunuyordu
fakat hiçbir şey olmuyordu. Adam elini çekmeye çalıştıkça
yapışıyordu. Adam korktu. Ya kadın anlayacak olursa bütün bunları.
Ona ne söyleyebilirdi? “Yerlere dökülen parçaları toplamalı mıydı?”
Ama hiç kimse yerlere bakmıyordu. Yerlerden önce parmaklarını
kurtarmalıydı.Diğer elini parmaklarını kurtarmak için tam uzatıyordu
ki birden irkildi. Ya o eli de eteğe yapışacak olursa. Eğilip
yüreğindeki sıcaklığı parmaklarına üflemek istedi. Nefesinin
yetmeyeceğini görmekten korktu bu defa da...
Kadın hiç durmadan, yorulmadan ve ellerini görmeden eteğin ne
kadar harika olduğunu anlatıp duruyordu. Adam bir an için kadının
başka bir şeyden bahsettiğini düşündü. Düşüncelerinde kaybolmak
üzereydi ki kadının sesini artık duymadığını fark etti. Yürek baştan
ayağa yanarken beden nasıl böylesi duyarsız kalır? Birileri gelse
adamı oracıkta ortadan ikiye ayırsa adamın yüreğindeki ateş gözler
önüne serilecekti. Bunu görmek için ille de birileri adamı ortadan
ikiye ayırmalı mıydı?...
Adam bir defa daha elini geri çekmeye yeltenmişti... Artık
parmaklarını hisstmediğini anladı. (Parmaklarını hep sevmişti oysa)
Sanki elini geri çekecek olsa parmakları eteğin üzerinde kalacaktı.
Parmaklarının eteğe alışmış olduğu düşüncesi onu yordu. Öyle ya
alışmaya müptela olmayan ne vardı şu dünyada?.. “Ama parmaklarım
beni terk etmez.” Sözcükleri adamın dudaklarının arasından usulca
soluduğu havaya karıştı ve aynı havayı kimseler duymasın diye yine
usulca içine aldı.Usulca başlayan, usulca biten kısacık bir
hikayeydi onun ki. Parmaklarının eteğe temas eden kısmı artık
kadının gözlerine benziyordu. Bütün bunlar kötü bir rüya gibiydi.
Birileri gelse, uyandırsa biter miydi acaba ‘adam’ın hikâyesi.
Gözlerini kapadı.Nefesini içine hapsetti ve bekledi. Evet birisi
gelecekti.(Gelmeliydi.) “Uyan” diyecekti. “İşe geç kaldın.” Oysa
nefret ederdi bu sinir bozan cümlecikten. Kimse gelmedi. Nefret de
edemedi. Adam uyanık olduğunu anladı.
“Peki ya parmaklarım... Onlarsız olmaz.”
Adam donan parmaklarında, dağları ne kadar çok özlediğini
hatırladı. Yok olmak üzereyken dağları hatırlamak ona garip bir
hüzün verdi.. Kederin gölgesine sığınıp, ilk sevgilinin
hıçkırıklarında kaybolurken, dudağının kenarında acı bir tebessüm
belirmişti. Koşmak istedi özlemine. “Güneşe yaklaşırsam ısınabilirim
belki.” Belkilerde kalmıştı adamın düşünceleri. Düşünmek yeter
miydi? Yanağına düşen sıcaklık adamın geriye dönmesine yetti. “Hala
sıcak kalan bir şey”
Etrafında bir sürü insan vardı ve herşey hareket halindeydi.
Herşey yürüyordu. Uzak bir yürüyüşün geçtiği yol gibiydi herşey.
Zaman ilerliyordu. Artık adam hiçkimsenin umurunda değildi.
Gözlerini yere çevirdi. Ayaklarına baktı.Bakışını yavaş yavaş
yukarıya doğru kaydırdı.Evet herşey tamamdı,yerindeydi. Peki ya
yüzü... Onu göremiyordu. Gözleri bir ayna aradı. Karşısındaki
camekanı fark etti. Bu farkediş adamı mutlu etmişti. Çünkü yüzünü
görebilirdi. En önemlisi gözlerini... Gören bir çift göze hasret
kalmıştı.Bu gözler buzları eritebirdi. Başını kaldırdı,camekanın en
parlak yüzeyine gözlerini çevirdi. Pırıl pırıl parlayan bir yüzeyden
başka hiçbir şey yoktu camın yüzeyinde. Elini kaldırdı,yüzüne
dokunmak istedi .
Göremediği gözlerini tekrar yere çevirdi. Adam parıltıların
içinde ne kadar soluk kaldığını anlamıştı. Mağazanın içinde bir
dekor bile olamayacağını düşündü. Platin rengi askılara asılmış
pembe-kırmızı blüzler, insanı çıldırtan yemyeşil pantolonlar,yakası
kürklü mantolar hepsi ne kadar yalnızdı yerlerinde. Adam etrafı
seyre daldığının ayrımında değildi ki kendini birden eteğine
dokunduğu cansız mankenin yanında buldu. Nasıl olmuştu da aradaki
engeli aşıp mankenin yanına geçivermişti? O gün üzerinde eflatun bir
gömlek ve siyah bir pantolon vardı. Evden çıkarken ne giydiğine pek
dikkat etmezdi... Ama karısıyla arasında ki vazgeçilmez tartışma
konularından bir tanesiydi bu. Gözleri gömleğinin soluk rengine
takılmıştı. Belki de ilk defa karısının haklı olduğunu düşündü.
“Keşke mavi gömleğimi giyseydim.”
Adam ‘keşke’lerin masumiyetinde avunmaya çalışırken camekanın
önünden dört yaşlarında bir çocuk annesinin elinden tutarak
geçiyordu. Çocuğun diğer elinde rengini anlayamadığı bir su
tabancası vardı. Çocuk adama baktı (en azından adam kendisine bakmış
olmasını umut etti), annesine birşeyler söyledi. Çocuk adamın
gömleğini beğenmemiş miydi acaba? Olsun yine de adam teşekkür etmek
istedi çocuğa. İlk çocuk fark etmişti adamı.Bunun için dudaklarını
kıpırdatmaya yeltendi ama yetmiyordu nefesi konuşmaya. Adam hiçbir
şey söyleyemedi. Çocuk elindeki tabancayı havaya kaldırdı, adamın
ellerine nişan alıp tetiğe bastı. Neyse ki arada soğuk bir cam
vardı.Ne çok insan geçiyordu bu sokaktan. Bütün sokaklar böyle miydi?
Hatırlayamadı.Adam yerini sevmese de insanları seyretmek hoşuna
gidiyordu. Ketenimsi gri bir paltoya birşeylerden saklanıyormuş gibi
sarınan yaşlı kadını daha önce görmüş müydü? Çok fazla düşünmeye
gücü kalmadığı için bunu da düşünmemeyi tercih etti. Kadının yüzünde
gizlenen hüzgü görmeyi istememişti lâkin görmüştü bir kere. Kadın
kafasını kaldırıp vitrine bakmamıştı bile. Neydi onu böylesine
düşüncelere gömen? Adam kadının arkasından koşmak istedi. Elini
evaze etekten bir türlü geri alamıyordu. Kadının gözlerinin altına
yerleşen hüznün düşüncesinde kaybolacaktı ki gülümseyerek gömleğine
bakan delikanlıyı fark etti. Delikanlı,hızlı adımlarla mağazanın
kapısından içeriye girdi ve kasanın başında işi beklemek ve
konuşmaktan başka bir şey olmayan kadına yaklaştı. Kadının
gözlerinin içine girmek istermiş gibi bir hali vardı.Demek buz
gözlerin hülyasını kuran insanlar da vardı.Adam bu düşüncelerin
komedisinde gülümseyebilmeyi tekrar anımsamıştı ki delikanlı eflatun
gömleğin fiyatını sordu. Adam yüreğinin tam ortasında,daha önce hiç
bilmediği garip bir sızı hissetti.
“Sorulmayı bekleyen sorular boğazına düğümlendiğinde,
gözlerini kapayıp konuşmalı “korkmadan, utanmadan”. Kelimelerle
küçük bir dünya çizmeli ve içine yerleşmeli. Yağmurda uçabilmeyi
öğretmeli kelebeğin kanadına. Şimdiki zamana inat, yaşanan acılara
boyun eğmeden yürümeli. Taş sokakları terk eden toprak kokusunun
ardına takılmalı.Çerçevelerin içine sığınan insancıklara boyun
eğmeden yüksek sesle kendi şarkısını söylemeli ..........”Kelimelere
dökülmeyen,dökülemeyen duygularından yalnızca birkaç tanesiydi ve
hepsi yüreğinin ortasına çöreklenen garip sızının tam ortasından
akıvermişti.
Ey gören göz, ey seven kalp alışmaya hazır ruhu uykusundan
uyandırma vakti gelmedi mi?
“Kızım hala uyuyor mu acaba?”
Kızının parmaklarını avuçladığı ilk günü düşündü hiç hesapta
olmadan. Ne kadar masumdular. Kendi parmaklarının masumiyetini alıp
götüren suçlu kimdi? Zaman mı? Görünmeyen perdesiyle insanların
üzerine örttüğü sır neydi ki insanı böylesi değiştirsin?
Yıllar öncesinden kalma bir kış gecesini anımsadı. Yağan kar
tanelerinin arasından gökyüzünde annesini görebilmeyi hayal ettiği
kış gecesini. Henüz hiçbir şeyden haberi olmayan kollarını bembeyaz
pamukların arasına uzatıp, gözlerini gökyüzüne çevirdiği kış
gecesini.... Herşeyi unutup sadece bulutların üzerinde kardan adamın
resmini çizdiği kış gecesini..........ve o soğuk kış gecesinde hiç
üşümediğini..........-