ERTAN ÖRGEN
KADIN ÖYKÜCÜLERİN KÖTÜ YAZGILI ÇOCUKLARI
1970’lerde
daha hızlı devam
eden
iç göç, o dönemin otobüs ve kamyonlarının arka camında yanaklarından
süzülen yaşlarla insanların duygu dünyasında önemli bir yer tutan
ağlayan çocukla yakından ilişkilidir. Yine aynı dönem Türk sineması,
ailenin veya mahallenin merkezinde Ayşecik ve Ömercik’i anlatır. Ama
asıl çocuk, edebiyatta, öykü dünyasında içli romantizmden ve
abartılmış öncelikten daha gerçek bir yerde durmaktadır. Ağlayan
çocuk geride bırakılan her şeye gözyaşı dökerken toplumun bir
resmidir. Ancak kendi gerçekleri içinde çocukların evlerde, kapı
önlerinde, sokaklarda, okullarda çekilmiş resimleri de acaba böyle
mutsuz mudur? Belli bir dönemden bakarak kadın yazarın dilinde,
çocuğun varlığı nasıl anlamlar taşımaktadır, sorusunu cevaplandırmak
amacındaki yazımızda problem kır-kent arasında gelip giden hayatın
çocuk yüzünün mutsuzluğudur.
Taşradan Gelen Çocuk/luk
Bu anlamda ilk olarak çocuğa, çocukluğa hatırı sayılır
derecede yer veren Füruzan’ın öykülerindeki dünyaya eğilelim.
Genellikle dar bir dünyaya sıkışmış, mutluluğu resimli romanlarda ve
taklit etmeyi arzuladıkları örneklerde gören kız çocukları merkezde
yer alır.
Parasız Yatılı gelecek beklentisi kalmamış mutsuz insanların
geçidine benzer. Kişileri uyumsuz kılan davranış biçimleri yazar
tarafından çocuklukla birleştirilir. Sabah Eskimişliğin isimli öykü,
burjuva bir çevrenin içinde kalmış ve yoksul çocukluğu ile
barışamamış, anne baskısı ve katı eğitimle içine dönmüş bir kadının
dilinden aktarılır. Çıkarcı bir çevrenin yapaylığı ve kadının
çocukluğundan gelen bilinç yarılmaları bize siyah bir akşamın soğuk
geceye yürüyüşü olarak aktarılır. Özellikle taş kömür, anne,
öğretmen motifi geçmiş ve bugün arasında kalan kadının dramıdır.
“her kez sobaya kömür atmak gerekir, yoksa söner” (Füruzan 1996: 9)
Şimdi sıcak bir evi olduğunu tahmin ettiğimiz kadın, çocukluğun o
bitmez ısınma telaşının zihninde taşır hep. Ev çevresinin yanı
başında okul öğretmenle ilişkilidir ve sevimsizdir. Sevgisiz, soğuk,
yorgun öğretmen ve giydiği ayakkabıdan dolayı kendisini küçümseyen
okul arkadaşları bu çevrenin asıl unsurlarıdır. Sokakta ise annenin
oğlanlarla oynamama tembihi ve boş arsalarda oynaşan çocukların
özgürlüğü bir çatışmadır.
Özgürlük Atları, silik bir resim olan anne ve küçük bir memur
olan üvey baba arasındaki küçük kızın parasız yatılı başlangıcı ve
umutsuzluğu üzerinedir. Öykünün ismindeki ‘atlar’ ise sanki daha
sahici yaşamayı ve özgür olmayı simgeler gibidir. Küçük kızın
kuşatılmış sınıf geçme dramı ekseninde bu belirginleşir. Taşralı’da
yine İstanbul’a okumaya gelen bir genç kız vardır. Osmanlı beysoylu
teyzesinin kız kardeşine bir türlü yakıştıramadığı bencil koca ve
hatırlamaları sıralanırken, genç kız, altı yaşındayken kaybettiği
babayı annenin anlatmaları dışında hatırlamaz. O taşralıdır ve
teyzesinin görgülerini benimsemek gibi bir niyeti yoktur, kendiyle
barışıktır. Üniversite öğrencisi olarak yapacağı şeyleri sıralarken,
“Ders kitaplarımı değil, en sevdiğim yazarları alıp elime, bir dolu
yeri gezeceğim. Dostoyevski’yi, İstrati’yi okuduğum kireç badanalı
çıkmadaki kayısıların sessiz karanlıklarını ve su kokusunu hep
arayacağım.”(Füruzan 1996: 31)
Füruzan’da çocukluk, evlerin bakımsız dar odaları ve üç beş
eski eşya arasında sıkışmış karanlıktır. Buna her öyküde
rastlayabileceğimiz soğuk kış geceleri ve yeterince ısıtmayan soba,
yoksulluk dekorları eşlik eder.
Su Ustası Miraç’ta hizmetçi girdiği evde ağa ile evlenip dört
çocuk doğuran kadının bitmez mal hırsı ve ikinci oğlu Vedat’a
düşkünlüğü anlatılır. Ağanın karısı yaşlanınca kendisine yaklaşmaya
başlayan ilgiyi geri çevirmemiştir. Eşinin ölümünden sonra ise
çalışanlara özellikle hizmetçi kadınlara karşı acımasız davranmıştır.
Döne isimli hizmetçi kadın çocuk düşürdüğünde herkesten farklı
olduğuna inandığı oğlu Vedat’ın ona merhametini anlayamaz. “Onlar
durmadan çocuk düşürürler. İki günde ayağa kalkarlar. Bu türlü
âdetler de neyin nesiydi? Herhalde Vedat Bey oğlumuz pek yufka
yürekli.” (Füruzan 1996: 55) yorumları gelir. Özellikle şu pasaj
anne ve Vedat arasındaki ilgiyi ve de faklılığı iyi vurgular: “biz
onu ne çok severiz...hiçbir şeyine karışmadım. Mallı mülklü bir
ailenin çocuğu gibi olmayı bilmiyor. Yayla yerini de o seçmedi mi?
Daha yeşil daha sulak yerler vardı. ‘Yok’, dedi, ‘burası iyi.’ ‘Dağı
filan pek çıplak, tüm yeşilliği de bozu dönmüş,’ dedim. ‘İyidir,
anacım,’ dedi. ‘o eski Selçuk türbeleri, havası suyu, deli dervişi
nerede var.” (Füruzan 1996: 56-57) Abisi gibi ağa oğlu olmanın
vurdumduymazlığını taşımayan, Nazım Hikmet’ten mısralar okuyan Vedat,
parasız yatılı gittiği Ankara’da tutuklanır. Füruzan’ın genellikle
yoksulluk içinde bir türlü etrafını göremeyen çocuklarından farklı
olarak Vedat zengin bir aileden gelir. Ancak onun içinde hayata
sarılmak iştahı bir türlü kabarmaz. Yalnızlığıyla ve zora karşı
çıkışıyla belirir. “Devlete karşı” suç işlemiş tanımlaması
verilirken hizmetçi bir anne ve ağa bir babanın oğlu olarak arada
kalmıştır. Anne eskiyi birden atıp zalim kesilirken o hâlâ annenin
geldiği dünyaya merhametle bakar. Taşralı bir zengin çocuğu olarak
toplumcu bir yaklaşım sergileyerek yazarın bir çeşit alternatif
kişisi olur.
İskele Parklarında, acıklı bir sahnede kocasını on ay önce
kaybetmiş bir anne ve yedi yaşındaki kızı vardır. Kadın işsiz,
parasız ve umutsuzdur. Küçük kız etrafına büyük bir merakla bakınır.
Başlarını soktukları kiralık küçük evden her gün iskeleye inerler ve
vakit geçirirler. Şehre gelmiş ve eşini kaybetmiş bir kadın için
çocuk teselliden ziyade yaşamanın ağırlığı olmaktadır. Şehirdeki tek
yakını ablası onları uzak tutmak çabasındadır. Dolayısıyla sosyal
bir dayanakları da bulunmamaktadır. Çocuğun bir türlü büyümediğini
düşünen kadın, okul çağı gelmiş çocuğu için dertlenmekte fakat bir
önlük alacak gücünün olmaması onun mutsuzluğunu bir kat daha
koyulaştırmaktadır. Yani Füruzan’ın çocuk ve anne figürleri hep
siyah bir tozun yığıldığı bir fotoğrafın içindedir.
Parasız Yatılı’daki küçük kız yine kötü yazgısını annesiyle
paylaşmak zorunda bir çaresizdir. Kadın, kaderin sekiz yaşındaki bir
çocuğu babasız bırakmasını bir türlü anlayamamıştır. Fakat katı
gerçek böyledir. Anne-kız her şeyi paylaşırlar. Öykü kızın parasız
yatılı sınavına gireceği sabah geçmişini hatırlamasıdır. Anne börek,
tatlı yemek gibi birlikte yapmaktan zevk aldıkları şeyleri sıralar.
Kızın aklından soğuk kışlarda, kömür yakma çabalarıyla büyüdüğü
yıllar geçer. Annesi hastahanede çalışmaya başlamış ve küçük kız
evde yalnız epey bir zaman geçirmiştir. Okula dair aktardıkları
öğretmenin istekleridir. “Şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz
olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi.
(...)Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kurdele.” (Füruzan
1996: 98) Bu ağır istekler zaten kıt kanat geçinen aile için zordur.
Akıllı, uslu bir kız diye sevilen küçük için okulu pekiyi derece ile
bitirmek parasız yatılının yolunu açar. Anne, kızına sınava girmeden
mutlu ve arzulanan hayatın gereklerini aktarır. Kız okulu bitirip
hükümet onu öğretmen alınca dağ eteğinde bir Anadolu köşesinde
anne-kız, deposu odun-kömür dolu bir evde, sevdikleri pastaları
yaparak istedikleri koltukların içinde yaşayacaklardır. Kızın tek
sorusu ise şudur: “Bu okulu kazanacaklar benim gibi yoksul çocuklar
mı?” Çünkü önceki okulu, kendisi gibi olmayan öğrencilerle doludur.
Füruzan, kızın ve annenin toplumsal durumunu şu cümleyle kesinler:
“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç
gecikmezler.” (Füruzan 1996: 101) Bu ajite edilmiş bir yoksulluktur.
Merkezle bir müddet birleşip sonra tekrar var olabilecekleri taşraya
dönmektir. Yani şehirde taşra var olamayacaktır.
1970’lerde taşranın şehirdeki tutunma çabası, uzun yıllar
yerleşmiş alışkanlıklarını, terk ederek çalışma, yaşama, aile
biçimindeki durgunluklar içinde kaybolması manasına gelir.
Füruzan’ın öykülerinde okuduğumuz aslında bu taşranın şehirdeki
sabit mutsuzluğudur. Doğal olarak çocuk yoksulluğun dekorunu
tamamlar. Bunu Yaz Geldi’de cebindeki ekmek ve zeytinle iskele
kenarında akşama dek bekleyen, oyalanan kız çocuğunun öyküsü
anlatır. Anne-baba yoktur. Hala ve ninesiyle yaşar. Nine yatalaktır,
hala ise evden erkenden çıkıp işe gider. Kıza orada burada vakit
geçirmek kalır. Büyüyünce halasının kendisine verdiği ‘namus derdine
aşağılarda kalmama’ öğüdü uyarınca yükseklere yani iyi semtlere
ulaşmak derdindedir. Yanına gelen oğlanın dramı da aynı cinstendir.
Toprağı, hayvanı olmadığı için Sivas’ın köylüğünden kalkıp gelen
ailenin şehirde geçimi bozulmuş ve anne başka bir erkeğe kaçmıştır.
Oğlan suçluymuşçasına babasından dayak yemiş ve ne olup bittiğinin
hâlâ anlayamamıştır. Şehrin toplumdaki değer yitimine nasıl bir hız
kattığı bu sahipsiz kalıveren çocuklar aracılığıyla gösterilmek
istenir gibidir.
Haraç’ta yedi veya on yaşında Horhor’da bir konağa evlatlık
verilmiş Servet kızın ezik hayatı, ailesinin kim olduğunu bilmemesi
ile başlar. Konağın her işine koşturur. Evin hanımının kaprislerine
katlanır. Evin beyinin tecavüzüne ses çıkaramaz. Çünkü bu konağın
dışında bir hayat bilgisine sahip değildir. Zihninde çocukluğuna ait
kısa bir hatıra kalmıştır. Saçı örgülü bir kadın irili ufaklı
çocuklar içinde onun saçını taramakta ve ‘aç çıplak da olsa ben
kızımı vermem’ demektedir. Konak ahalisi, burayı bırakıp bir
apartmana taşınınca, kendisinden epey yaşlı Fatin Bey’le
evlendirilir. Bir oğlu olur, o da Almanya’ya gider. Yaşı ilerlese
bile annesini merak eder. Konak ve Fatin Bey geri kalan ömrünü
bitirir.
Tokat Bir Bağ İçinde, iki farklı dünyadan genç kadının
çocukluk yaşantılarını batılı ve devrimci, Anadolu ve gerçekçi
vermesi bakımından dikkate değer bir öyküdür. Freud, Rimbeaud,
Guevera’dan söz eden, kendini devrimci değerlerle tanımlamaya kalkan,
serbest cinsellik düşkünü burjuva kadın için zenginlikle geçen bir
çocukluk ve taşralıları aşağılayan bir kültürde yoğrulmak temel
başlıklardır. O, annesinin hizmetçilere yemek artıklarını vermesine
karşı şıkınca azarlanmışsa da, kendi pahalı oyuncaklarının yerine
hizmetçilerden birine armağan alınmış adi tahta kayığı daha çok
sevmiş olmakla kendini bu kültürden ayrı tutmak istemişse de hayatı
sadece onların sadeliğine özenmekle kalmıştır. Son derece huzursuz
olduğunu ve hayatının değersizliğine anlam aradığını sezeriz. Bu
biraz yapaylık da içermiyor değildir. Böylesi bir yaşantıdan
çıkabilecek olan ancak günah çıkarma isteği olabilir. Yoksa cinsel
özgürlük ve evlilik, burjuva sanat eğilimi, her şeyi Freud’la izah
isteği iğreti durur. Tokatlı genç kadın Hatice ise yüceltilmiş
biridir. Taşranın yenilgisine bir çeşit cevap vermek ve merkezdekine
yani şehirli burjuva değerlere seçenek olduğunu göstermek gibi bir
yan taşır. Anadolu’daki kızların var olma çabasıyla okumaya
sarılması ve ancak bunların içinden şanslı sayılabilecek birkaçının
tahsilini tamamlaması bilinen bir gerçektir. O, babasının olumlu
bakışı ve desteği ile okumayı sürdürmüştür. Bir de Füruzan’da az
rastlanan yoksul ama mutlu bir çocukluk geçirmesi de kayda değerdir.
İstasyon hareket memuru olan babanın yurt sorunları konuştuğu masada
kendisine yer verilmiş, okuması istenmiştir. Anne okusunlar, bizim
gibi çürümesinler, diye düşünür. Sonuçta bir taşra kasabasında
dedikodular, yılgınlıklar ve geride kalanlarla birlikte okumayı
başarır. Onda da devrimci fikirler vardır. Hıçkırık romanından sol
kaynaklı teorik fikir kitaplarına gider. Yani taşralı romantizmi
bırakıp sosyal gerçekliğe gönül verir. Ama yola çıktığı kız
arkadaşları kötü yazgılarına yenik düşer, hâlâ aynı tarz kitapları
okur, erkenden evlenir ve annelerinin hayatına devam ederler.
Çaresiz anne-kız ilişkisi Füruzan’da yer yer kara bir anlatma
havasındadır. Kuşatma kenar mahalle kızlarının merkezde nasıl yok
olduklarını acı bir dille anlatır. İlk gençliğine çağına girmiş
Nazan, dikişle evin masrafını çıkaran annenin yardımına koşmak için
daha önce Beyoğlu’nda manikürcülüğe başlamış Nigâr Ablanın
yardımıyla Beyoğlu’nda bir terzi dükkânında işe başlar. Nigâr adı
çıkmış ve artık evlenme ihtimali kalmamış birisidir. Ana –kız katı
bir yoksulluk içindedirler. Füruzan, ölmüş babanın ardından annenin
gözleriyle bize bu acı hayatı sunar: “ Ölenle ölünmüyor derler ama
inanma. Seni hani leğene sokup yıkardım. Zor sığardın. (...) Her şey
kışın olmuş gibime geliyor benim. Yazlar yok mu hiç? Niye öldün?”
(Füruzan 1996: 63) Anne korkmaktadır ancak bu yoksulluğa
katlanmasının başka da çaresi kalmamıştır. Nazan orada Yahudi bir
ailenin kızı olan Raşel’le birliktedir. Raşel bir gün Filistin’e
gidecektir. Bir çıkışı vardır. Mahalledeki bütün kadınlara ve
kızlara neredeyse tek çıkış yolu fuhuş gibi gösterilmiştir. Nigâr,
Kâzibe Hanım gibi. Herkes yoksulluğundan utanmaktadır. Nazan da
okuldayken, yardımlaşma derneğinden yemek yediğini herkesten
saklamıştır. Zihninde bu durumdan kaçmak vardır. Bu sebeple
annesine büyüyünce Nigâr Abla gibi olacağını söyler. Raşel’le
birlikte eczacının oğluna hayrandırlar, ama oğlan bu kızları bir gün
olsun fark etmez. Kızların zengin birisiyle evlenmek hayalleri de bu
nedenle tükenmektedir. Fotoromanlar, mağaza vitrinleri onu ait
olduğu yerden biraz daha uzaklaştırır. En sonunda üstünden başından
utanmaya başlar. Yani bize tanıdık gelen Fatih-Harbiye’nin
1970’erdeki uzantısıdır ve buradaki kız, Neriman kadar şanslı
değildir. Nazan dükkâna sık sık gelen Haluk Beyin bir gün iş çıkışı
kendisini sinemaya götürmesine ses çıkarmaz ve Nigâr Ablasının
yolunu tercih eder. Mahalledeki küçük çocuklardan birisi ona, o
akşam Nazan Abla diye seslenir. Görüleceği üzere yoksulluğun insanı
şehirde tükettiği fikri, bütün hikâyelerde zengin ve fakir kesim
örnekleriyle nerdeyse aksatılmadan verilir. Bu çocuklar kolay kolay
gülmezler, yoksulluğa diş bileyerek yüksek yerlere çıkma hayalleri
içinde savrulurlar.
Ah Güzel İstanbul, Sarı Kâmil’in genelevden çıkardığı
Cevahir’in ta çocukluğundan gelen kötü yazgısının değişmemesini
anlatır. Adı verilmemiş bir köyden gelmiştir. Analığının ‘git bir
boğaz eksik olsun’ deyişi ve şehirdeki içler acısı durumu aynıdır.
Kendisini o kötü dünyadan çıkaran adam gelmemiştir ve yine sahipsiz
kalmıştır. Mutsuz çocukluk, fahişelik ve yaşlanınca aşağı sokaklarda
sürünme mecburiyeti, sefalet manzaraları onu iyice yıkar ve intihar
eder.
Benim Sinemalarım yine varoşlara sığınmış, dar odalarda
yaşayan yoksul bir ailenin Nesibe isimli on altısındaki kızının
evden kaçmasını anlatır. Mekânın daraltıcı etkisini Nesibe, Yavuz
Sineması’ndaki filmlerle genişletmeye çalışır sanki. Sinemalardaki
Afrika manzaraları ile Cumartesileri gezdiği delikanlının bir gün
kaptan olup oralara gideceği düşüncesi bu kaçışı perçinler.
Nesibe’ninki tam bir kaçıştır. Kendisine sahip olan yaşlı adamlara
zihninde hiç yer vermez. Çalıştığı yerden aldığı paranın daha
fazlasını ailesine vermektedir. Anne paranın nasıl geldiğini sormaz,
ancak kızının genç çocuklarla gezmesine dayanamaz. Bu sebeple babaya
böylesi bir şüpheyi çıtlatır ve kız ağır bir dayak yer. Kız, akşamın
karanlığında sokağa karışır ve bir sinema bileti alarak hayallerine
gider. Tıpkı diğer öykülerdeki kızlar gibi aşağı semtlerde oturur ve
bundan da kaçar. “Nesibe her odasından bir başın uzandığı, günboyu
kapısının önünde burnu akan çocukların oynadığı evini düşündü.
İstanbul’un en alçak toprak parçasına kurulmuş, denizden bile
aşağıda kalıyormuş sanısını verirdi mahalleleri. Fabrika
dumanlarının, Haliç’in sislerinin hiç kalkmadığı sabahlarda, kırık,
zor duyulur arar vapurlarının seslerini duyardı. Gün doğarken
Haliç’ten açık denize doğru yol alan onarılmış gemilerin tok, dolu
sesleri hüzünlü çağrışımlar yapardı.” (Füruzan 1996: 25) Anne-kız
çatışmasındaki cinsel yan da gözden kaçmayacak derecededir. Anne ve
dişilik, kızın genç erkeklerle birlikteliğini çekemez, fakat
yaşlılıkla beraberliğini sorgulamaz.
Büyük şehre göçün bir çocuğun dünyasını nasıl değiştirdiğini
Seyyid öyküsünde psikolojik derinliğiyle okuruz. Abi, anne ve Seyyid
şehre gelirler. Abi, Almanya’ya işçi gidecektir. Seyyid bir handa
çay dağıtmaya başlar. İstanbul’u yabancı bulur ve fakat on yaşının
çelimsizliği içerisinde de olsa işine sarılır. İnsan kalabalığı ve
yabansılığı, davranışların ve giysilerin farklılığı Seyyid için
uzaklıktır. Abisinin Almanya işi olduğunda, annesinin de hizmetçi
duracağını öğrenir ve asıl yıkımı bu olur. “Yüzünü açmaktan sakınan
anası, kimlerin evinde, hangi bilinmez töreyi öğrenip de hizmetçi
duracaktı?” (70) Şehir ve insan yabancılaşması annenin yüzü,
konuşması ve yaşlılığı ile birden göçün ne olduğunu somutlaştırır.
Yabancılık, merhamete ve artık dönülmez eski yaşantıya bir duvar
çeker. Öykünün sonunda Seyyid, kendisine kapıyı çalmadan girdiği
için hep kızılan dükkânın kapısını vurur ve uzaktaki banliyö
trenlerinin sesini duyar. Taşradan gelen bir erkek çocuğu da olsa
artık şehre ve umutsuzluğa mahpustur.
Bir Evin Dıştan Görünüşü namuslu bir memurun İkinci Dünya
Savaşı yılları Ankara’sında yaşantısının eşi tarafından
anlatılmasına dayanır. Kadın etraflarındaki memurların zengin
olurken kendilerinin hep kıt kanaat geçinmelerinin intikamını
kocasından alırcasına oğlu Sedat’ın zihnini paranın önemi ile
doldurur. “- Sedat oğlum, büyü, açıkgöz ol, bari sen anneni rahat
ettir.
– Sedat oğlum, baban rahatını bozup bizi varlıklı yaşatacak kişi
değil.” (99)
Sedat mühendis olur, İstanbul’a yerleşir ve ailesine haber
vermeden zengin bir ailenin kızıyla evlenir. Ailesine bir kat satın
alır. Öykü memur çocuklarının okuma, gördükleri zenginlik
örneklerine erişme çabasını ve bu arada geleneksel duyarlığı
bırakmalarını çarpıcı bir zamanlama ile sunar.
Kış Gelmeden abla ve eniştesinin yanında büyümüş Ayten ve
Alişan’ın dramını verir. Asabi mizaçlı enişte ve merhametli, silik
abla çocukların soluk alıp vermediği daracık ev yine ayndır. Ayten
şen şakrak bir genç kız olur, Alişan okulu sevmeyen, öğretmenlerin
horladığı bir çocuk. Birlikte gazeteden kese kâğıtları yaparlar ve
bakkala fındık, üzüm karşılığında satarlar. Ayten sıra dışı bir
kızdır. Erkekler gibi küfreder. Alişan futbolcu olma hevesindendir.
Eniştesinin Ayten’e kötü gözle bakmasına dayanamayıp onu bıçaklamaya
kalkışır. Evden kaçar, yıllarca futbolcu olma hevesi ile yaşar. En
sonunda sakatlanır ve ablasını görmeye gelir. Ayten kötü yola
düşmüştür. Abla, kocasının bu evde Alişan’ın kalamayacağını
söylemesiyle arada kalır. Abla, bu azıcık ve sevinçsiz hayata daha
fazla katlanamaz ve kardeşi ile beraber gece yarısı evi terk eder.
Adı umut veya umutsuzluk da olsa küçük ve katı dünyadan bir çıkış
olarak bu öykü mesajı itibarıyla farklıdır.
Adalet Ağaoğlu’nun öykülerinde ise bu kadar koyu ve karanlık
bir renk tonu yoktur. Dışardan şehre gelişin çocuk ve birey olma
arasında ilgi çekici bir örneği olan Sessizliğin İlk Sesi adlı
öyküsü, taşrada yaşamasına nerdeyse izi verilmeyen çocukluk
üzerinedir. Erkek kardeş şimdi hastanede ölümle pençeleşmekte ve
abla onun elini tutmaktadır. Çocukluklarından bu yana sesi
aradıklarını söyler durmadan. Her şey alabildiğine aynı ve
kıpırtısızdır. Abla ve kardeş, anne ve babadan her zaman aynı
şeyleri duydukları için onu ses kabul etmezler: “Sen ne zaman bir
işe yarayacaksın? Söze, sese dökmüş olması gerekmez. Her zaman hep
bunu söylüyordu babaları. Her zaman. Duruşu, bakışı, yürüyüşüyle.”
(Ağaoğlu 1981:165) Bu ses olmayan sessizlikten oğlan büyük şehre
kaçar. Bir yıl sonra da kız kardeş gelir. Tekrar başa dönüldüğünde
ise ablanın umudunun artışına şahit oluruz.
Sevinç Çokum’un öykülerine dönüp baktığımızda büyüklerin
dünyasında yeri belirlenmiş bir çocukluk görürüz. Sokaklarda ve
evlerde mazideki çocukluk, silik bir resim olarak belirir. Ancak
onda da çocuğun kötü yazgısı uzaklaştırılarak verilir. Çarmıh’ı
ailesinin ilgisizliği içindeki çocuğun vahşiliğini izleyen bir göz
anlatır. Annesi fuhşa batmış, babası alkolik ve kardeşi de ölmek
üzere olan çocuk, sokakta var olabilmek için kendinden küçük
çocukları ezer. Oysa hâlâ çocuktur. Yine Dönme Dolap’taki Nezihe
umutsuz bir çocukluk geçirmektedir. Babası hastalıklı, annesi kürtaj
olmak üzere, kendinden küçük kız kardeşi ile sınırlıdır. Babasının
eski ortağı Musevi Nesim’in kızı Viktorya’ya özenmektedir. Ondan
hiçbir iş beklenmez ve o tembel tembel uzanarak kitap okur halde
gözünün önüne gelir. Oysa Nezihe kardeşine bakmakla, evi
temizlemekle yükümlüdür. Sevinç Çokum, çocuğu ve öyküsünü ana
hatlarıyla verir. Onun iç dünyasına eğilir. Ardından acıyı ve
sefaleti çok da teşrih etmeden gözlemlerine döner.
Taşranın bir diğer uzantısı Balkan göçmeni ailelerdir.
Füruzan’ın iki öyküsünde bu ilgiye bağlı çocukluk işlenir.
Edirne’nin Köprüleri’ndeki çocuklar, bize öyküyü anlatan
küçük kız ve amcasının kızı Sabahat’tir. Aile, Şıpka’dan gelmiştir.
Yerleştikleri daracık evde titizliklerini korumak tek amaçları
gibidir. Amca ağır bir işte çalışmakta ve sabır örneği karısı Naciye
sanki önceki hayatlarından bir şey eksilmemiş gibi çabalamaktadır.
Onun özverisi, ninenin yakınmaları ve dirlik özlemi çocuğun gözünde
büyük bir gayrettir. Ailedeki sevgi ortamı, her şeyin bir gün eskisi
gibi olacağı azmi çok kuvvetlidir. Çocuklar bu yeni çevrede
göçmenlikleri nedeniyle mahalledeki çocuklar tarafından ‘çingene’
diye çağırılırlar. Küçük kız bize durumu şöyle özetler. “Mahalledeki
çocuklar, bizi ister istemez, pis göçmenliğimizi unutup aralarına
alır oldular. Gene de adımız ‘pis göçmenler’di. Oysa biz, oranın
üstü başı en temiz çocuklarıydık. Eski ve yamalıydı giysilerimiz,
ama kir olmazdı üstlerinde. Gün boyu sinemanın yanındaki arsada,
koşmaca, saklambaç oynardık da, boynumuz kararıp kirlenmezdi.
Onların çocuk boyunları zamanla yerleşmiş bir kir dalgasıyla
kaplıydı. Yıkanıyorlardı arada kuşkusuz, ama kirliydiler. Yengemin
tek tutkusu burada memleketlerinin törelerini ayakta tutmaktı.
Temizlik onların geldikleri yere olan bağlılıklarını kanıtlayan tek
güç olmuştu.” (Füruzan 1996: 85)
Temizlik Kolu isimli öyküde ise göçmen bir ailenin içindeki
geleneği sürdürmek arzusu çocukla ilişkilidir. Nine, anne-babası
olmayan torunu Hediye’yi ezdirmemek ve onu fakirliklerinden dolayı
okuldakilerin horlamalarından korumak ister. Sınıfta fakirlikleri
nedeniyle temizlik koluna hep Hediye ile Şahver seçilmektedir. Nine
durumu dinledikçe babasının üç ay önce öldüğünü öğretmene
söyleyememiş torununun sınıfta ezilmiş olduğunu anlar. Üstelik
kurşun rengi solmuş ve kısalmış önlükleriyle en arkada kaybolan ve
öğretmenin illa siyah saten önlük almaları ısrarıyla kalakalan kız
için her şey nerdeyse zaten siyahtır. Nine ise kendi görgüsüne bağlı
olarak kızın paltoya ihtiyacı olduğunu düşünür. Nine, torununa
herkes sırayla temizlik kolunda görev almalı diye öğretmene
söylemezse önlük almayacaktır. Kız daralır, yengesinden yardım ister
ve güç bela ninenin gönlünü yaparlar. Burada eğitim ortamının
katılığına ve sınıfta ailelerin sosyal pozisyona bağlı rol
dağılımına gönderme vardır. Ninenin şu sözleri çocuk ve toplum
ilişkisine net bir bakıştır: “- Gider, benim dediğim gibi der.
Kolayca. Hep temizlik kolu olamam, der. Kimse de kızamaz. Ne hakları
var? Şahver’in anasına da görünüp söyleriz. Mari her çocuk
çocukluğunu bilmeli.” (Füruzan 1996: 52)
Taşrada Çocukluk
Çocuğa bakışın şehir kültüründe neredeyse bir kurban olmayla
ve yanı başında sosyal gerçekliğe bağlı kalmak adına sefaletle,
merkezin eziciliğiyle anlatıldığı öyküler, kırsalda da benzer bir
tablodan uzak değildir.
Füruzan’ın kırsalı anlatan Nehir adlı öyküsü, üst tabakadan
gelen bir kadınla başlar. Vali babasının savurganlığı nedeniyle bir
köy ağasıyla evlenmek zorunda kalan burjuva İstanbul hanımı, taşraya
bir müddet sonra dayanamaz ve ayrılır. Yalnız ve yaşlı ağaya
dilencilikle geçinen bir ailenin küçük kızı, ablası aracılığıyla
odalık olarak getirilir. Küçük kızın dünyaya ait bilgisi neredeyse
yoktur ve kaderine razıdır. Füruzan, bu küçük kızları ışığa doğru
hiç götürmez. Daima yoksul, hastalıklı bir aile içerisinde
zenginliğe ulaşma yolunda veya karnını doyurma çabası uğruna kurban
eder. Bunu gerçekliğe bağlılıktan ziyade çocuk imajının 1970’ler
Türkiye’sinde köylü nüfusun henüz kurban etme, edilme kültürünü
yıkamayışıyla ilgili görmek gerekir.
Gülten Dayıoğlu’nun 1975’te yayımlanan Geride Kalanlar
kitabında ise ağırlıklı olarak Almanya’ya giden eşler ve onların
bıraktığı kadınlar ve çocuklar anlatılır. Bunların içinde Sık Dişini
adlı öykü, babasından izinsiz Almanya’ya giden Ramazan ve babası
arasındaki ilişki verilir. Baba ilkel bir makine ile haşhaş
tohumundan yağ çıkarmakta ve babadan kalan mesleği oğlunun
sürdürmesini istemektedir. Son derece otoriter ve baskıcıdır. Oğul,
ona bir türlü bu işlerin artık karın doyurmadığını söyleyemez. Şimdi
eşini ve üç çocuğunu âdeta hapsetmiştir. Oğluna zehir zemberek kin
kusar ve eşine zulmeder. Sadece erkek torununa sevgi gösterir. Çünkü
o, bu mesleği sürdürecektir. Özellikle kullanılan dil baba-oğul
ilişkisinin sağlıksızlığını daha iyi yansıtır: “Ramazan denen
hayırsız, nankör, taşyürekli, dinsiz imansız (…) Len dürzü,
gurbetçilik bize yakışır mı?” (Dayıoğlu 2004: 35) Anadolu’daki
baskın baba otoritesi, annenin çaresizliği ve kız çocuklarına
ilgisizlik, ev hâlinin çocuğun büyümesine izin vermeyişi böylelikle
gözler önüne serilir. Tükürük’te yine Almanya’ya çalışmaya giden
karı-koca ve nineye bırakılan oğul, önceki dramın tersine aşırı
serbestliğin yol açtığı bir kötülüğü ele alır. Gülnur Kızın Anı
Defterinden isimli öyküde, geride kalan iki kız çocuğunun
Almanya’daki anne-babayla yabancılaşması ve orada doğan erkek
kardeşlerinin daha çok ilgi görüşü anlatılır. O kadar beklenen
ebeveyn ve kardeş, sevgi ve şefkat yerine bir uzaklık getirir ve
giderler. Anadolu’da kız çocuğunun erken yaşta evlendirilmesini konu
edinen Gül Gelin, çocuğun psikoloji ve isteğinin dikkate
alınmayışının faciaya dönüşmesini de içerir. Henüz on dört yaşındaki
Gül’e ağırlığınca para vereceklerdir ve anne de bu kısmeti kaçırmak
istememektedir. Anne kızının hâlâ bebeklerle oynamak istemesini
kınar ve babanın fikrini de çeler. Gül bu evden gitmek istemez ve
iyi bir tokat yer. Kızı büyütmek için bol elbiseler giydirirler. Bu
kısımlardaki kara mizah, meselenin anlamsız ve gerçek dışılığını
vurgular. Gül, hamile kalır ve çocuğu bir türlü doğuramaz. Ölü
dünyaya gelen çocuğa bakarken acımasız diyebileceğimiz görgü, onu
horlar ve bir köşede kan kaybetmeye başlar. Yine köyde bir kız
çocuğu ile annesi arasındaki çatışma Elif Kız’ın Öyküsü’nde işlenir.
Otuz yaşındayken kocası bir kavgada öldürülen Elif’in annesi, kocası
ayarında adam bulamadığı için bir daha evlenmez. Ama içindeki
dişilik arzuları ile kızının büyümesi zamanla çatışma doğurur. Kızı
evde ‘saksı çiçeği’ olarak büyütür. Erkeklerden sakınması tembihi
bir azar olarak kızın daima kulağındadır. Bir fırsatta evlenme
teklifi gelir, ama gerçekleşmez. Annesinin attığı dayaklar namusun
korunmasından ziyade çekişmedir. Elif sonunda intihar eder ve doktor
raporunda namuslu çıkar. Anne kızını sağlıklı bir evliliğe değil
ölüme gönderir. Bu yönleriyle Dayıoğlu’nun öyküleri, kız
çocuklarının ebeveyn ve görgülerle ezildiğinin altını çizer
Adalet Ağaoğlu’nun öykü dünyasında
çocuk ve çocukluk sosyal gerçekçiliğin içinde canlanır. Onun
kurgusunu güçlü kılan ise kişilerin kendi dramlarının ötesinde
onları gizlice kuşatan bir dünyanın ayrık anlatılmasıdır. Çocuklar
için de aynı durum söz konusudur. Yüksek Gerilim’de Kadir Çiçek’in
küçük kardeşi Hasan, abisinin bütün karşı çıkmalarına rağmen okulu
bırakır. Kanalet işinde onun yanında çalışır. Ağaoğlu, onun çok
geniş bir ağ içerisinde sulama işinin küçük bir parçası olduğunu
aktarır. Oysa abi ve kardeşin hayatı, evin borcunu ödemek ve bir
buzdolabı alıp soğuk su içmektir. O büyük sulama projesinin içinde
bu küçük bir şeydir. Sonuçta yüksek gerilim hattının çarptığı çelik
halatın ucundaki Hasan ölür. Hayatın katılığında var olmak isteyen
çocuk, yaşını büyük göstererek girdiği işte bir mutluluk bulmuş,
ancak gerilim son olmuştur.
Siyasî bir konuya sahip Yasemin İşçileri, hapishaneye
babaları görsün diye getirilen iki küçük çocuğun anlatmalarına
dayanır. Tutuklulardan birisi şehirli ve zengin statüdedir. Babası
ona her şeyi inkâr ederek kurtulabileceğini söyler. Kaya ismindeki
kişi, babasını çocukluğundaki gibi sessizce dinler. Sonra 12 Mart
dönemi olduğunu anladığımız bir şekilde karşı çıkar. Çocuğu Cem ona
asker resmi yapıp getirmiştir. Oradan boşalan yere köylü bir aile
gelir. Musa adındaki mahpus da oğlu Duran’ı sever. Cem bir müddet
sonra kendilerini unutan büyükleri bırakıp Duran’la konuşur. Ona
ailenin kendisiyle nasıl yakın ilgilendiğini, annesini ve onun
kitaplarını askerlerin alıp gidişini anlatır. Duran ise annesinin
yasemin fabrikasında çalışmaya gittiğini, Mirza dedesinin orda bekçi
durduğunu, babasına gazoz getirdiğini. Adalet Ağaoğlu, hem bu öyküde
hem de Yüksek Gerilim’de gazoz ve çocuklara değinir. Fakir olanlar
için kapağı bile önemlidir. Ama Cem çok gazoz içtiğini fakat
kapaklarını attığını söyler. Ayrıca bu öyküdeki önemli yan, 12
Mart’ın çocuk ve baba arasına girişine çocuk gözüyle bir eleştiri
göndermesidir.
Burjuva Çevrelerinde Çocukluk
Dönemin kadın öykücüleri burjuva dünyasında çocuğu anlatırken
onu daha çok bu günün psikolojik rahatsızlığı ile değerlendirir.
Füruzan’ın Piyano Çalmak öyküsünde, sürekli talihsizliğinden
yakınan ve ilk kocasını, ondan olan kızını daha çok seven anne ile
ikinci kocasından olan küçük kızı arasında geçer. Anne varlık görmüş
konak kızı olduğunu söyler ve bu ikinci kocasının kendisine denk
olmadığını tekrarlar. Mutsuzdur ve etrafını da huzurlu görmek
istemez. Oysa küçük kız babasıyla ve ninesiyle olmaktan mutluluk
duyar. Onun tek derdi giydiği erkek ayakkabılarının ağır oluşudur.
Bu öyküdeki kızın annenin söylenmelerine aldırmayışı ve babasının
yanındaki sevinci diğer öykülerde devam etmez. Buraya şu ayrıntıyı
da ekleyelim. Baba mezbahada çalışmaya karar verince anne buna çok
bozulur. Çünkü o eski dönemindeki akrabalarıyla hâlâ görüşmekte ve
bunu onlara anlatamayacağını bilmektedir. Kavga çıkınca küçük kız
kapının önüne kaçar. Buradaki fotoğraf, kapı önlerindeki çocuk
siluetlerinin kaçış rengiyle tamamlanır.
Bir başka kadın yazar Leyla Erbil’de, burjuvanın küçük
dünyasına çıkan, zengin işlenmemiş bir çocukluk karşımıza çıkar.
Bilinçli Eğinim II’de annesinin istediği gibi bir kız olmayan kadını
görürüz. Anne, arkadaşının kızı Belma’yı örnek göstererek, kendi
kızını ömür boyu içinden çıkamayacağı bir sorgulama ile baş başa
bırakır. Kutsal Aile’de nine, baba, kadın, oğul ve bebek figürleri
çocuk ve aile ilişkisinin ilginç bir açılımıdır. Devrimci olduğunu
anladığımız oğul, babaya karşı çıkar. Baba tarih ve halk ilişkisinde
halkın her şeyi bilmemesi gerektiğini düşünür. Anne aradadır. Nine
göbeğini bulamadığını söyler ve sürekli tarihin ayrıntılarını
anlatır. Öykünün sonunda bebek yere düşer. Sembolik anlatmada
yarının önemsenmediği ortaya çıkar. Oğul bebeği bir müddet tutar ve
bebek babanın elinden düşer. Şöyle bir anlama ulaşabiliriz.
Devlet-tarih-toplum ilişkisinde yarın yani çocuk göz ardı edilir.
Bir başka öyküsü Tanrı’da, Almanya’ya gidip ailesini unutan baba ve
yuvayı diriltmek azmindeki anne arasında çocuklar yok olur gider.
Füruzan’ın çıkışsız çocukları, Leyla Erbil’de öykülerini büyüklerin
elinde yitirmişlerdir.
Türk öykücülüğünün 1970’lere gelindiğinde daha kendine özgü
bir alan belirlediği söylenebilir. Özellikle sosyal gerçekliğin
kentli kişi içerisinde sıkışması, sıradan insanla birleşmesi ve
doğal olarak Türkiye gerçeğinde yaşanan dönüşümlerle var olma çabası
alanın ağırlığını belirler gibidir. İnsan ve mekân, insan ve toplum
arasındaki alış veriş birçok yönüyle birçok açıdan ele alınmıştır.
Taşranın merkezdeki mutsuzluğu ve merkezde bulunma arzusu, şehre
erken ve geç gelenler arasındaki etkileşimler, çocuk özne
aracılığıyla bu sözünü ettiğimiz ağırlığın yakalanmasında iyi bir
örnektir. Eleştirilen veya takdir edilen taraflar içerisinde bu
gerçekliğin öne çıktığını kaydetmemiz gerekir.
Ele aldığımız öykülerde, kız çocukları daha fazla yer
tutmaktadır. Füruzan’da babasız kız çocukları, denetim ve otoritenin
dışındadırlar. Babası olanlar ise karşılaştıkları şehir kültürünü
babaya karşı çıkarak yaşarlar. Baba, şehirde evden uzakta bir
yerdedir ve sertliğin dışında sadece bir figüran gibidir. Anne bazı
öykülerde silik bir durumda belirse de çocuğun yarın ve bugün
tasavvurunda neredeyse baskın rol sahibidir. Çocuğun şehre
öykünmesinde annenin bu alttan işleyen tarafı öne çıkmaktadır. Benim
Sinemalarım, Bir Evin Dıştan Görünüşü gibi. Daha yaşlı ebeveynler,
göçmen ailelerde vardır ve itirazsız otorite gibi görünürler. Ama
çocuklar için varlık ailenin yoksulluğunu aşmaktır. Bu ailelerde
sevgi ve anlayışın az da olsa bulunduğunu da ekleyelim. Parasız
Yatılı gibi. Çocuğa ad verme, geleneksel aktarmalar çocuğun
yetiştirilmesinde neredeyse hiç yer almaz. Aynı yaklaşım Gülten
Dayıoğlu’nun çocuklarında da vardır. Kız çocuklarının ezikliği,
namusla kuşatılmışlığı sert sayabileceğimiz bir perspektifle
sunulur. Sevinç Çokum, gözlemleyen bir şefkatle çocuğa bakar. Adalet
Ağaoğlu’nda kendi dışlarında bir hayatın çocukları etkileyişi
verilmiştir. Ama ortak olan ailelerin mutlak bir otoritenin dışında
kalıvermesidir. Bunu sosyal ve kültürel değerler diye de
söyleyebiliriz.
Bir ikinci çevre olarak okul, çocuğun hayat içerisinde önünde
bir örnektir. Füruzan’da okul ve öğretmenler, sevgisizlik, eski
giysiler nedeniyle hatırlatılan yoksulluktur. Merkezde taşranın
varlığı parasız yatılı ile belirlenmiş gibidir. Diğer kadın
öykücülerde okul çevresi daha arka plânda kalır.
Ele aldığımız dönemin kırsal ve şehirde belirleyen unsuru
sokaktır. Füruzan’ın çocukları evin o dar etkisini sokakta yıkarlar.
Eve karşı gelmek, yoksulluğa ve de horlanmışlığa uzak durmaktır.
Gülten Dayıoğlu’nda kız çocukları kırsalda sokağın sınırlı
çevresinde evlerde yaşarlar. Orada kendilerini ifade edemezler. Aynı
durum Sessizliğin İlk Sesi’nde de anlatılır. Dolayısıyla ev boğucu
bir yer olarak tanımlanır.
Türk öykücülüğünün kısa bir kesitinde ve birkaç kadın
öykücüde tespit etmeye çalıştığımız çocukluk, şehir ve kırsalda
kendi yazgısı içinde kaybolan bir dönem olarak aktarılmıştır.
Geleceği aydınlık birkaç çocuğun öyküsü anlatılmışsa da ağırlık kötü
yazgı üzerinedir. Bu da ağlayan çocuk resmiyle eşzamanlıdır.
KAYNAKÇA
Ağaoğlu, Adalet (1981), Sessizliğin İlk Sesi, Remzi Kitabevi,
İstanbul.
Ağaoğlu, Adalet (2004), Yüksek Gerilim, Alkım Yayınevi, İstanbul.
Çokum,
Sevim (2003), Bir Eski Sokak Sesi, Ötüken Yayınları, İstanbul.
Dayıoğlu, Gülten (2004), Geride Kalanlar, Altın Kitaplar, İstanbul.
Erbil,
Leyla (2004), Hallaç, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.
Erbil,
Leyla (1968), Gecede, Adam Yayınları, İstanbul.
Füruzan (1996), Parasız Yatılı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Füruzan (1996), Kuşatma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Füruzan (1996), Benim Sinemalarım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.