-


-
| |
CAFER ÖZGÜL
KASABANIN ŞÖHRETİ
Denizli’den
Fethiye’ye doğru yapacağınız bir yolculukta, mutlaka kıyısından
geçtiğiniz bu kasabayı, hiçbiriniz hatırlamazsınız. Zaten
çoğunuzun durup şöyle bir baktığını da sanmıyorum. Baksaydınız
da bahçe içindeki birkaç evden başka bir şey de göremezdiniz.
Oysa ki kasabaya üç kilometre kala, güzel bir tarihi köprü
vardır. Belki ona dikkat etmişsinizdir. Bazı kasabalılar, bu
eserin Mimar Sinan’a ait olduğunu söylerler. Bazıları da, daha
eski. Heyhat ki, tarih kayıtlarında köprü ile ilgili hiçbir
bilgiye rastlanmaz. Tıpkı Denizli’den Fethiye’ye doğru
parmağınızı gezdirdiğinizde, hiçbir haritada kasabamızın adına
rastlamayacağınız gibi. Kasabalılar buna çok gücenirler. Hatta
geçen yıl, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğüne bir dilekçe vererek,
kasabalarının haritalarda yer almasını bile istediler. Onlar
için kasabaları küçük olabilir ancak köklü bir tarihe sahiptir.
Bundan 17.5 yıl önce, kasabada görev yapan tarih meraklısı bir
müftü, kasabanın tarihini yazarken, geçmişte o yörede
Menteşoğulları beyliğinin hüküm sürdüğünü, kasabanın o zamanlar
büyük bir şehir olduğunu iddia etmiştir. İspat olarak da üç
kilometre ötedeki tarihi köprüyü göstermiştir. Bu bilgiler,
kasabalının içinde yıllardır uyuyan bir sevdanın alevlenmesine
yol açmıştır: İl olmak. Madem tarihleri köklüdür, madem
köprüleri güzeldir, madem toprakları verimlidir, sırf nüfusları
az diye, kimse onların tıpkı Denizli gibi, Manisa gibi etrafı
kırmızı çizgilerle çevrilerek haritalara kurulma haklarını
ellerinden alamaz.Hatta bu amaç uğruna ard arda çocuk yaparak,
nüfuslarını artırmayı bile göze almışlardır. Fakat ne de olsa
Ege Bölgesi’ndeyiz. Kadınlar bir süre sonra, bu çoğalma işinde
yan çizerler, bir daha da konu açılamaz. Kasabalılar çok çocuk
yaparak nüfuslarını artıramadılar, ama başkentte kendileri adına
şehir olma mücadelesi verecek büyük adamlar, nüfuzlu bürokratlar
yetiştirmeye adadılar kendilerini. İşte hikayesini anlatacağımız
kahramanımız, bu hem büyük, hem nüfuzlu adamların en büyüğü. En
azından Türkiye çapında. Onlar da mütevazı zaten. Dünya çapında
adam yetiştirmeye henüz karar vermediler. Neyse. Girizgahımız
daha bitmedi.
Kasabalılar şehirlerini pek bir beğenirler ama, siz şöyle kuş
bakışı yukardan bakarsanız, yan yana sıralanmış birkaç dükkandan
oluşan çarşısı ve asırlık bir çınarın süslediği kocaman meydanı
dışında göze çarpan bir özellik bulamazsınız.. Haa bir de
meydanın köşesinde küçük şirin minaresi ile yüz yıllık bir cami
ile, kasabanın taa dışında kalmış üç adet eski Osmanlı evini de
listeye alabilirsiniz. Onun dışında en büyük övünç kaynağı,
şehrin üç kilometre dışındaki bahsettiğimiz köprüdür. Kasabalı,
şehirlerine dizecekleri övgülerin açılışını, bu köprü ile yapar.
Doğal olarak kasabaya giderken, tarihi köprüden geçersiniz. Ve
bindiğiniz arabada kasabalı biri varsa, mutlaka heyecanla
yerinden fırlar ve “aha bizim köprüye geldik” diye bağırır.
Sonra otobüsünüz meydana girdiğinde de, bilgiç bir edayla “bu da
asırlık çınarımız” der. Hemen her yabancının kasabaya gelişinde
tekrarlanır bu cümleler. Bazen kasabaya uzun süre bir yabancı
gelmezse, gurbetten gelen oğullar, kızlar ve tanıdıklara yabancı
muamelesi çekilir ve onların yanında tarihi köprüde
heyecanlanılır,meydana güzellemeler düzülür. Uzun kış aylarında
onlar da olmazsa, bu kez daha heyecansız, biraz daha bezgin bir
edayla, birbirlerine gösterirler “bizim köprü” ve “asırlık
çınar”larını. Tarihi evler uzakta kaldığı ve dağınık olduğu
için, sadece yabancılara onların da meraklı olanlarına
gösterilir. Şunu da belirtelim ki, 17.5 yıldır kasabada yaşayan
herkes, oradan şehir diye bahseder. Gencisi-yaşlısı, kasabada
oturanı, şehre göçeni, çok sever bu sıfatı. Eğer kasabada 15
dakikadan fazla kalırsanız, rahmetli müftünün ölmez eserini de
mutlaka gözünüze dayarlar. O andan sonra kasabaya şehir dışında,
“ilçe”, “kasaba” veya “belde” diye hitap etme nezaketsizliği
veya cesareti gösterene rastlanmamıştır. En azından orada
kaldığı müddetçe. Kasabalılar bu tarihi haklarını geri alabilmek
için, her yıl meclise akın akın dilekçeler yollar,
cumhurbaşkanına telgraf çekerler. Şehre gelen herkesten de,
kasaba meydanındaki kahvenin ortasında duran deftere imza
atmasını, haklı mücadelelerine omuz vermesini isterler. Her
nüfus sayımında, dışarıda oturan çocuklarını kasabaya
çağırırlar. Kasabanın şehir olduğunu görmeden ölen her
kasabalının, gözü açık gittiğine inanırlar. Kasabadan oy
istemeye gelen her adaydan, şehir olma vaadini alırlar. Hükümete
giren her milletvekilini de, şehir olma istekleriyle canından
bezdirirler. Kısaca, her kasabalı, şehirli olabilmek için
kanının son damlasını vermeye hazırdır.
Haksızlık etmeyelim. Bahçe içindeki şipşirin evleri, asırlık
çınarın altında oluk gibi su akıtan tarihi (sanırım o da yüz
yıllık) çeşmesi, sandalyelerini bütün meydana yaymış kasabanın
tek ve en büyük kahvesi ile manzara, ilk anda herkesi çarpar ve
kasabalıların yüreğini hoplatacak bir ooo çekmesine neden olur.
Ancak birkaç saat sonra, bütün yolları asırlık çınara çıkan dar
sokaklar, birbirine benzeyen evler, birbirine benzeyen hayatlar,
camlarını neredeyse yıllardır silmedikleri tozlu dükkanlarının
önünde tozlu ayakkabıları ,fıldır fıldır gözleri ile müşteri
bekleyen , sayısını bir bakışta tahmin edebileceğiniz esnaf
takımı, meydanın bir köşesinde duran belediye binası, hemen
uzağındaki hükümet konağı ve daha ötedeki karakol birdenbire
size bıkkınlık vermeye başlar. Üstelik meydana her çıkışınızda
–ki sık olur bu- yanınızdaki arkadaşınızın iltifat bekler bir
eda ile yüzünüze bakıyor olması da sinirinizi bozacaktır artık.
Bir süre sonra kasabada, muhteşem çınar ağacının altında çay ve
sigara içerek tembellik etmekten başka sevimli hiç bir şey
kalmadığını dehşetle fark edersiniz. Dehşetle, çünkü hala
iltifat bekleyen onlarca göz, size bakmaktadır.
* * *
Bu gün kasaba için hadi biz de geleneği bozmayalım, şehrimiz
için olağanüstü bir gün. Tarihi köprüden dahi baksanız,
meydandaki kalabalığı görebilirsiniz. Kahvenin, o her yeri işgal
eden , bazen yoldan geçişi bile engelleyen masaları toplanmış.
Meydanda iğne atsan yere düşmeyecek bir erkek kalabalığı.
Meydanın bitiminde kadınlar. Hepsi büyük bir saygı ile çınarın
altında kalan tek masanın üzerindeki adama bakıyorlar. Adam kısa
boylu, kısa boyunlu,-boynu o kadar kısa ki, kravatının düğümü,
konuşurken çenesinin hareketini engelliyor,- kırmızı yüzlü,
takım elbiseli, kravatlı. Adam bir şeyler söylüyor, kalabalık
huşu, hayranlık ve acı içinde dinliyor. Bütün bunları nasıl aynı
anda hissediyor, o da bu kasabada yaşamakla, hayatının tamamında
bir yere giderken bu çeşmenin önünden, bu çınarın altından
geçmekle ilgili bir şey herhalde. Şimdi adamı bırakıyoruz,
kalabalığa dönüyoruz. Öndeki belediye başkanını -ki bu büyük anı
kasabalılara yaşatmanın, böyle kusursuz organizasyonu
becerebilmenin böbürlenmesi yüzünden okunuyor- geçiyoruz.
Arkasındaki adam acılı bir yüzle duruyor, ancak dün gece hem
karısı, hem kapatması kendini terk ettiği için acısının
kaynağını anlayamıyoruz Biraz hızlanalım. Gerilere doğru
gidelim. Şu şaşı gözlüyü geçelim, şu her konuşmayı ağzı yarı
açık dinleyen adamı da- karısıyla konuşurken de aynı pozisyonu
aldığı için, evdeki bütün otoritesini kaybettiğini kolayca
tahmin edersiniz- , biraz daha ilerleyin, hah şimdi aşağı bakın.
Hayır o kısa boylu değil. O bu meşhur çınarlı kahvenin emektar
garsonu. Bakmayın boyunun cüce olduğuna, hızlı çaycıdır. Küçücük
adımlarıyla sizden üç kat hızlı yürür de şaşar kalırsınız.
Tamam. Gevezeliği kesiyorum. Onun yanındaki bulduğu taşın üstüne
oturmuş güzel yüzlü delikanlıya bakın. Gördünüz değil mi?
Meydanda oturan tek kişi o. Üstelik orada olmaktan hiç de memnun
değil. Asık bir suratla oturuyor. Şimdi bu gencin yanında biraz
oyalanacağız.
Adı Faruk N. N soyadı değil, ikinci adı. Soyadı şimdi önemli
değil. Ancak bir gariplik sezdiniz değil mi. Bizde genellikle
hem nüfusta, hem okulda insanlar ilk adlarının baş harfini
kullanır, ikinci adları ise olduğu gibi yazılır. Bu gencin
ikinci adı N nokta diye yazılmış. Çünkü Faruk ikinci adından
nefret ediyor. Taa ilkokula gittiği gün bile adını F nokta diye
yazmak isteyen öğretmeni ile sıkı bir kavgaya tutuşmuş, o günden
sonra da aslanlar gibi mücadelesini sürdürerek adını Faruk N
diye yazdırmıştır. Hadi sizleri daha fazla bekletmeyelim.
Delikanlının ikinci adı Nafiz. Yani adı Faruk Nafiz. Hani şu
ünlü şairimizin adı. Ancak Faruk adının Nafiz’inden nefret
ettiği gibi, adını aldığı şairinden, daha da önemlisi şiirden de
nefret ediyor. Sebebini şimdilik bilmiyoruz. Faruk N. 16
yaşında. Meydanda kısa boynu, gevşek gıdısı ve kravatı
tarafından konuşması sabote edilen kırmızı yüzlü adamın oğlu.
Belki babasının konuşmasını bu güne kadar defalarca duyduğundan,
belki de bu yaşlarda her erkek çocuğunda görülen baba
nefretinden dolayı, gıdı, boyun ve kravatla birlik olup
babasının yalnızca çenesini değil, gırtlağını da sıkarak
susturma hayalleri kuruyor gibi oturuyor orada. Nafiz’i pardon
Faruk’u - bu arada Faruk 18 yaşına gelir gelmez adındaki N
noktayı attırmayı düşünüyor- orada bırakıp, köşedeki camiye
doğru kayarsak, orada musalla taşında bir cenaze görürüz. Bu da
hadi biz adındaki N noktayı şimdiden atalım, Faruk’un dedesi,
artık adını vermemiz farz olan Emin Kutsi’nin –çift isim
bağımlılığı bu aileye mi, bu kasabaya mı özgü bilemiyorum-
babası. Adı da çift: Fazıl Kerim. Madem sinema diline sardırdık,
Fazıl Kerim’in olduğu yerden kadınların olduğu köşeye doğru bir
pan yapıp, hafif bir zoomla kalabalığın ortasına yaklaşırsak,
uzunca boylu solgun yüzlü bir kadında netlik ayarı yapmamız
gerekecek. Adı sadece Cevriye. Bu da Emin Kutsi’nin karısı.
Güzelce bir kadın ve Faruk’un uzun boynu ve güzel yüzünü nereden
aldığının da açık göstergesi. O da bezgin duruyor, kocasının
konuşmasını dinlemekten ziyade, oğlunu arıyor gibi etrafı
gözetliyor. Kadınlar kalabalığının en ilgisizi de o. Bunun
nedeni kocasını daha önce defalarca dinlemesi olamaz. Bu
ikisindeki gariplik dikkatinizi çekmiştir. Ama biz bunları
bırakıp konuşmaya dönelim isterseniz –istemeseniz de döneceğiz,
konuşma neredeyse bitecek çünkü.-
Mecburen bir flash- back yapıp konuşmayı başından alacağız.
-Sözlerime bir şairin mısralarıyla başlamak istiyorum. Acılar
paylaşıldıkça azalır demiş değerli şairimiz. Sizler,beni bu acı
günümde yalnız bırakmayan,değerli hemşerilerim. Şehrimizin
mümtaz evlatları.Biliyorum ki bu meydana benim için değil,
canımdan çok sevdiğim, değerli insan, şehrimizin örnek
şahsiyeti, beni ve kardeşlerimi vatan sevgisi ve millet aşkıyla
yetiştirip bu topluma kazandırdığı gibi, şehrimizden bir çok
gence de emeği geçen, değerli şahsiyet, kalbime vatan ve
edebiyat sevgi tohumlarını eken babam için toplanmış
bulunuyorsunuz. O insan ki, bir gün beni çağırdı. Dizlerine
oturttu. O zaman daha iyi ile kötüyü ayırt edemeyen küçücük bir
çocuktum. Oğlum, her ne yaparsan yap, önce milletin, sonra
devletin, sonra şehrin, sonra ailen, sonra kendin için
yapacaksın diyerek , kalbime ilk memleket ve millet sevgi
tohumlarını ekmiştir. O insan ki, gırtlağından artırdığı
kuruşlarla, hem beni, hem bacımı okutmak için malının son
kuruşuna kadar harcamaktan çekinmemiştir. O insan ki…
Görüyorsunuz. Konuşma ağdalı bir üslupla devam ediyor.Adamımız
kederinden olacak, hem aynı temanın etrafında dolanıyor, hem de
cümlelerin ucunu kaçırıyor. Üstelik uzun ve edebi cümleleri
seviyor. İçinizden bazılarının edebi cümle kısmında dudak büker
gibi olduğunu görüyorum. Bu hareketinize ben alınmam, ancak
görürse Emin Kutsi çok alınır, bilmiş olun. Onun hayatı bu tür
alınganlıklarla geçmiş zaten. Nerden mi biliyorum. Bir yakın
arkadaşı ile konuştum. Ne sandınız. Ben buraya hazırlıksız
gelmedim. Emin Kutsi hakkında daha çok bilgi var bende.
Sabrederseniz hepsine ulaşabilirsiniz. Neyse. Konuya dönüyorum.
Konuşma uzadıkça uzadı.Öyle ki ağırlığını sağ ayağının üstüne
vermiş olanlar sol ayağına, sola vermiş olanlar sağ ayağına
yöneldi. Konuşma uzadıkça ayak değiştirmeler hızlandı, kalabalık
ırgalanmaya başladı.Emin Kutsi uyanık adamdır. Her ne kadar
karşısında yakaladığı kalabalığın etkisi ile şehvetle konuşmaya
kaptırdıysa da kendini, insanların ilgisinin tavsamaya
başladığını biraz gecikerek de olsa fark etti ve hemen kısa bir
manevrayla konuşmasını bağlayıverdi:
-Hasılı kelam, hepimizin başı sağolsun.
Kalabalık şöyle bir silkindi. Ağırlıklar ayaklara eşit
dağıtıldı. Sonra sırasını bekleyen Fazıl Kerim’e yönelindi. Onun
nutuk atmayacağından herkes emindi tabii.
Şimdi biraz zaman sıçraması yapalım. Cenaze namazı kılınırken
biz mezarlığa yollanalım. Uzaktan dua sesleri geldiğine göre
Fazıl Kerim defnedilmiş, hoca son duasını okuyor. Burnumuza
gelen mis gibi kokuya ve ağaçlarda kızaran iri şeftalilere
bakılırsa, güzel bir yaz gününün tadını çıkarabiliriz
Şeftalilerden istediğiniz kadar alabilirsiniz. Kasabalı bu
konuda cömerttir. Mezarlık biraz kasabanın dışında, küçük bir
tepeciğe kurulu. Hakikaten manzarası da çok güzel. Eyvah. Fazla
oyalandık galiba. Kalabalık dağılmaya başlamış bile. Acele
etmeliyiz. Ama, şansımız var. Emin Kutsi hala mezarın başında.
Ellerini hafifçe taze toprağa daldırmış, yüzünde mahzun ancak
vakur bir ifade, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyor. Dua mı
okuyor, babası ile son bir kez dertleşiyor mu, bilinmez. Bu
arada mezarlığın uhreviyatını bozmadan, uzaktan uzağa Emin
Kutsi’yi çeken yerel televizyonumuzun kamerasına dikkat ettiniz
mi? Emin Kutsi kamerayı görmemiş anlaşılan. Ancak ellerini
toprağa sürerkenki teatral edası, başını hafif yana eğerek
kameraya doğru verdiği sol profili, tesadüfe bakın ki onun güzel
bir şekilde kaydedilmesini sağlayacak. Yarın gece yerel
televizyonda bir söyleşisi var zaten:”Edebiyat ve Gençliğin
Terbiyevi Eğitimindeki Tesirleri” üzerine. Söyleşi sırasında bu
görüntüler çok çok işe yarayacak.
Neyse. Biz kasabayı bırakalım ve şimdi Ankara’ya, Emin Kutsi’nin
yıllardır oturduğu şehre uzanalım. Zaman olarak iki ay öncesine,
ya da iki yıl öncesine gitmemiz fark etmez. Çünkü gideceğimiz
mekanda, her zaman aynı kişileri aynı yerde, aynı şekilde
bulabilirsiniz. Yalnız ölüm durumlarında –yakınlarının
cenazesine gitmişlerse- müdavimlerin sayısı değişebilir. Ya da
aralarından birilerinin ölmesi ile, bazı masaların manzarası
dönüşümsüz bir şekilde değişir, ki yaş ortalaması yüksek
olduğundan son yıllarda bu tür vakalar gittikçe artmaktadır.
Evet. Şimdi sağdaki dar sokağı sonuna kadar yürürseniz, köşeyi
dönmeden mazgallarda ışık görürsünüz. Biraz dikkatle etrafınıza
bakarsanız, kaldırımın dibinden aşağı inen, dar, adeta gizli bir
merdiven göze çarpar. Korkmayın, tinercilerin ya da şarapçıların
zula yeri değil burası. Basamaklardan aşağı inerseniz, basık
kapının üzerinde bir levha görürsünüz. Kenarları yaldızlı
çerçeve içine alınmış, hat taklidi altın sarısı harflerle
yazılmış levhada EDİPLER MEYHANESİ yazar. Etrafın köhneliğine
inat, şatafatlı bir levha değil mi? Üzerindeki lamba da iyi
düşünülmüş, gözü rahatsız etmeden yazının bütün görkemini fark
etmenizi sağlıyor. Evet. Artık rahatladınızsa içeri girebiliriz.
İçerde kesif bir sigara dumanı karşılıyor bizi. Merak etmeyin.
Birazdan gözleriniz ve ciğerleriniz alışır. Şimdi etrafımıza
bakalım. Yaş ortalaması oldukça yüksek. En gençleri ellinin
üzerinde. Yalnız sağda solda, bir iki tane gence
rastlanabiliyor. Mahcup mahcup oturup, üstatların esprilerine
gülümsemelerine, üzerlerinde eski montlara ve solgun yüzlerine
bakılırsa bunların üniversite öğrencisi oldukları kolayca
anlaşılabilir. Emektar meyhanecinin deyimiyle “hayatını kaydırma
gönüllüleri”. Neyse. Oyalanmayalım. Gözümüz artık dumana alıştı.
İşte köşedeki masada dört şair ve bir “hayatını kaydırma” adayı
oturuyor. Yaşlılar koyu bir sohbette, öğrencimiz ise gözlerini
dört açarak feyizlenmeye çalışıyor. Duvara yakın oturanı hemen
tanıdınız değil mi:Emin Kutsi. Yaklaşalım bakalım ne
konuşuyorlar. Evet, anlaşıldığı kadarıyla, konu şiirde ölçü ve
ahenk. En yaşlı şairimiz, Orhan Veli’nin serbest şiir ile
şiirimizi yozlaştırdığını anlatıyor galiba. Hepsi canı gönülden
katılıyorlar ona. Şiir dediğin ya aruz ya da hece vezniyle
yazılmalı, yoksa koy iki cümleyi alt alta, şiir diye pazarla.
Hiç olur mu? Emin Kutsi söz aldı. Gençlerin aslında tembellikten
ve yanlış eğitim politikaları yüzünden geleneğimizden
uzaklaştığını ve basit bir “batı mukallitliğine” yöneldiğini
anlatıyor. Aslında muhatabı genç öğrenci. Daha çok ona
konuşuyor. Belli ki Faruk Nafiz’in – o her daim oğlunu çift
adıyla çağırır- o gencin yerinde olmasını istiyor gönlü. Sonra
da dayanamayıp sözü, kendi üstadı Faruk Nafiz’e getiriyor. Onun
Han Duvarları şiiri ile Anadolu’nun ilk defa şiirimize girdiğini
söylüyor. Yaşlı üstat buna itiraz etmek için mırıldanıyor:
Yürüyordum: sararmıştı yaylalar
Yürüyorum: ekilmişti tarlalar
Emin Kutsi hemen Mehmet Emin’e olan saygılarını belirtiyor.
Ancak Faruk Nafiz’in şiiri bir zirvedir. Üstad hemen onun Necip
Fazıl’ın gölgesinde kaldığını söylüyor. Emin Kutsi Necip Fazıl’ı
fazla ferdiyetçi olmakla suçluyor…v.s.
Aslında bu tür tartışmalar, her gün yaşanıyormuş burada. Ancak
emektar meyhaneci, bu tartışmaların daha çok hayatını kaydırma
adaylarının yanında yapıldığını çıtlattı geçenlerde. Yoksa onlar
yokken, varsa yoksa edebiyat dünyasından dedikodular
yapılıyormuş. Şair dostlarımız kendilerinden başka kimseyi
beğenmiyor, piyasada sivrilen ve kitabı satılan ne kadar isim
varsa, onların torpille veya ülkeyi küçük düşürecek eserler
yazıp Türkiye düşmanlarının uluslar arası desteğini alarak
şöhret olduklarına inanıyorlarmış. Kendilerinin kimseye eyvallah
etmeyip, sadece milli edebiyat mefkuresi peşinden gittikleri
için horlandıkları ve edebiyatın çilesine talip oldukları, sahte
ediplerin ise sefasını istedikleri gün gibi aşikarmış. Sohbet
ilerleyip, kadehler yuvarlandıkça, mesele de yuvarlaklaşıyor, en
yaşlısından en gencine –öğrencileri saymazsan meclisin en genci
38 yaşında- hepsi de kadın meselesine sardırıyorlarmış. Hepsinin
cinsel performansıyla ilgili abartılı hikayeler anlatması ve
etrafındakilerin de onlara takılarak gülmesi adettenmiş.
Özellikle de bitmez tükenmez çapkınlık anıları, askerlik anıları
gibi uzadıkça uzuyormuş. Muhabbet gece yarılarına kadar sürer,
sonunda hepsi sokağa çıkınca, geldiklerinden daha mutsuz,
evlerine yollanırmış.
Bakın Emin Kutsi’de asık bir suratla evine doğru ilerliyor. Hadi
gelin gecenin devamını tahmin edelim. Eve gelince, anahtarı ile
açar kapısını Emin Kutsi. Banyoya koşar, yüzünü yıkar, hacetini
görür. Sonra kitaplığa gider. Faruk Nafiz’in:
Başka san’at bilmeyiz, karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.
mısralarını bir kez daha okur ve üstadın Mehmet Emin’i
hatırlatmasına sinirlenir. Faruk Nafiz- Necip Fazıl
kıyaslamasının saçmalığına güler kendi kendine. Çoban Çeşmesi’ne
benzer bir şiiri, kendi şehrindeki tarihi köprü için yazmaya
karar verir. Kararından hoşlanır. Sonra yatmaya gider. Aslında
anahtar kapıda döndüğü anda uyanan karısı, o odaya girince hiç
istifini bozmaz, uyuyor görünür. Emin Kutsi karanlıkta soyunur,
yatağa girer. Birkaç dakika kafasında dolanan son mısraları
düzene sokmaya çalışırsa da, çok geçmeden horlamaya başlar.
Uykusu kaçan Cevriye hanım, mutfağa gider, bir su içer. Emin
Kutsi’nin sehpaya bıraktığı kitabı alır, kitaplıktaki yerine
koyar. Bazen televizyonu açıp anlamsız bir program seyrederken
kanepede uyuyakalır, bazen da televizyonu açmadan kanepeye
uzanır….
Şimdi bir kamu kurumundayız Emin Kutsi müdürünün odasında. Bir
yazı imzalatıyor. Önünü iliklemiş. Yüzünde yayvan bir gülümseme.
Başını sağa eğmiş, daha doğrusu boynu olmadığından sağa
ittiriyormuş gibi duruyor. Bu durum onu ister istemez komik
gösteriyor. Kartonu aldı. Çıkmakta acele etmiyor. Sonunda
kravatını çenesi ile aşağı iterek, -Emin Kutsi’nin bütün
kravatlarının düğüm yerinden eskidiğini tahmin edebilirsiniz-
kravatın izin verdiği ölçüde konuşuyor.
-Efendim, biliyorum çok yoğunsunuz ama, ben gene de bir
hatırlatayım dedim…
Müdür aceleyle cevaplıyor. Sesinden bu konuşmanın daha önce
birkaç defa tekrarlandığın anlıyoruz.
-Tamam. Yönetim kuruluyla konuştum. Senin kitabı basacağız.
-Çok teşekkür ederim efendim. Sizin ve yönetim kurulu
üyelerimizin ne kadar sanat hamisi olduğunuzu ben hep
söylemişimdir.
Müdür sıkılmış, başka bir dosya alıyor. Emin Kutsi, cıvımadan,
sevinç gösterisi yapmadan, saygıyla geri geri çekiliyor ve
odadan çıkıyor. Koridorda ciddiyetini ve güleç tavrını bozmadan
herkese başı ile selamlar veriyor. Bazılarını görünce, ceketinin
tek düğmesini ilikler gibi yapıyor, geçince bırakıyor. Kendi
odasına gelince, adımları güvenli bir hal alıyor, başını yukarı
kaldırıyor. Çenesi ile kravatı arasına biraz hava giriyor.
Dosyayı, kırkını geçmiş, dul memureye uzatırken sesi tok ve
bilemediğimiz tınılar taşıyor.
-Vakfın yönetim kurulu kitabımı istedi. Yakında basılacak. Bu on
beşinci eserim, öbürlerine göre daha tematik oldu.
Dul memure hayran ona bakıyor.
-Ay sizin bu sanat aşkınıza hayran oluyorum Kutsi Bey. Ne kadar
azimlisiniz. Durmadan kendinizi geliştiriyorsunuz. Ay, ben bir
açık öğretimi bile bitiremedim, baksanıza.
Emin Kutsi’nin eli farkında olmadan bıyıklarına gidiyor. Yüzünde
muzaffer bir ifade, odacıya sesleniyor:
-Oğlum, iki kahve. Okkalı olsun..
Emin Kutsi bu odada şef. Büro şefi. Maiyetinde iki memur var.
Erkek olan şu anda ona küçümseyerek bakıyor. Emin Kutsi ona ters
bakarken, “kıskandı eşşoğlueşşek” diye mırıldanıyor.
Sonrasını hızlı geçelim. Emin Kutsi’nin iki ay sonra kitabı
çıktı. İç kapağında müdürüne ve vakfının yönetim kuruluna
teşekkürlerini bildiren sıcak bir yazıyla. Vakıf, aslında her
kamu kurumunda bulunan personelin dayanışma ve yardımlaşma
vakıflarından biri. Ancak gelirini personelden çok vatandaştan
alınan bağışlar oluşturuyor. Emin Kutsi’nin müdürü de yıllardır
vakıf başkanı. -Vakıf başkanı olduktan altı ay sonra kırmızı BMV
aldığı söyleniyor.- Neyse. Kitapta, meyhanede gördüğümüz yaşlı
üstadın bir önsözü var. Milli Mefkuremize hizmet eden eserlerin
onu ne kadar mutlu ettiğinden bahsetmiş. Şiirlere bakıyoruz. Bir
tanesi vatan sevgisi, biri yerli malı kullanmanın erdemleri,
biri yaşmağı başında orak sallayan köylü kızlarının güzelliği
üstüne. Tabii Emin Kutsi’nin kasabasının güzelliğini anlatan bir
şiir de mevcut. Bu şiirinde, Emin Kutsi güzel bir tespit yapmış.
Ulu şair Faruk Nafiz’in Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya
gittikten sonra, Isparta, Manisa ,Denizli üzerinden Ege’yi
gezmediğine ve tabii Ege’nin incisi kendi şehrine uğramadığına
hayıflanmış. Emin Kutsi bu durumu “tarihin ve talihin kaçırılmış
en büyük fırsatı” olarak nitelemiş. Eee, şairlerin bazen biraz
abarttığını biliyoruz. Emin Kutsi de mübala sanatını seviyor
galiba. Şiirin adı “Kaçan Bir Fırsata Hayıflanma.” İhracatın
önemine ilişkin bir şiir de var kitapta. Bu arada belirtelim,
kitaptaki şiirlerden biri, “orak sallayan güzel yaşmaklı köylü
kızları”, ilkokul birinci sınıf ders kitaplarına girdi bir yıl
sonra. Bunun için de, Emin Kutsi’nin bir hemşerisinin tanıdığı
Milli Eğitim Bakanı’nın basın danışmanı aracı oldu. Az
aşındırmadı milli eğitimin koridorlarını Emin Kutsi. Sonunda
emeline nail oldu. Helal olsun. .
Şimdiki sahne tek plan. Herhangi bir hafta sonu. Emin Kutsi daha
önce görmediğimiz bir evden çıkıyor. Yüzü daha çok kızarmış,
kravatı da gevşek bağlı. Yürürken üçüncü kata kaçamak bir bakış
fırlatıyor. Pencerede maiyetinde çalışan dul kadın.Sırtında
çiçekli bir sabahlık. Onu bırakıp sağa dönüyoruz. Köşede
bekleyen Cevriye hanım. Yüzünde hiçbir kımıltı yok. Heykel gibi
duruyor. Diğer tarafa yürüyen kocasına da bakmıyor, dul kadına
da.
Tekrar kasabadayız. Cenaze evinde. Yas için başsağlığına gelmiş
kadınlar salonu doldurmuşlar. Fazıl Kerim’in kızının ağlamaktan
gözleri şişmiş. Herkes onu teselliye çalışıyor. Cevriye hanım
ise, kendine yakışan bir ağırbaşlılıkla ortada hizmet ediyor,
misafirlere çay veriyor, taziyeleri buruk bir gülümsemeyle kabul
ediyor. Köşede televizyon açık. Sesi kısılmış, Emin Kutsi Bey’in
konuşması bekleniyor. Bu arada erkekler, asırlık çınarın
altındaki kahvehanede toplanmışlar, hem konuşmayı, hem de Emin
Kutsi’nin aralarına katılmasını bekliyor.. Aralarında şöyle bir
dolaşıyoruz. Korkmayın. Size kasabalı tasvirleri sunacak
değiliz. Faruk’u arıyoruz. Kasabanın hemen tüm erkeklerinin
olduğu kahvede Faruk yok. Belki babasının yanına, Kasım Bey’in
depodan bozma televizyon binasına gitmiş diyoruz. Hayır. Orada
da yok. Tekrar eve dönüyoruz. Kadının biri heyecanla bahçeye
çıkıyor. Birine sesleniyor, “konuşma başladı” diye.
-Dedemi daha dün toprağa verdik. Ben konuşma dinleyemem.
Kadın anlayışla başını sallıyor. Bir an için duraklıyor. Sanki
sesin sahibine hak verir gibi… Sonra içeri giriyor. Sesin
sahibini tahmin ettiniz: Faruk. Bahçenin en karanlık köşesinde,
elindeki çakı ile bir dal parçasını yontuyor. Yüzünü çok
seçemiyoruz ancak, dedesinin ölümüne gerçekten üzülmüş bir hali
var.Şu dakika, delikanlılıktan çok, çocukluğuna yakın. Ortam
karanlık olmasa, gözlerindeki yaşları da göreceğiz. Dedesinin
onu elinden tutup, sokaklarda gezdirdiği, bir dediğini iki
etmediği günleri düşünüyor. Babasına : “Bu çocuk sana
benzemiyor, çok gururlu. Tıpkı rahmetli amcası. Onun gibi bir
delikanlı bu civara gelmedi daha.” dediğini hatırlıyor belki.
Emin Kutsi, kırık gülümsüyor. Kasabanın en önemli adamı olmasına
rağmen, babasının bunu hiç umursamamasının verdiği acıyı örtmeye
çalışıyor. Yüzü biraz daha kızarıyor, çenesi hiç çıkarmadığı
kravatının düğümünü ezmekle meşgul. Fazıl Kerim’in, gençliğinin
baharında askerde ölen oğlunu hiç unutamadığını tüm kasaba
biliyor. Boylu boslu ve yakışıklı ağabeyin tersine, kısa ve
tombul Emin Kutsi’ye de annesinin sevgisine sığınmak düşüyor.
Oğlunun ne kitaplarını, ne de her hafta yerel gazetede yazdığı
yazılarını ipliyor Fazıl Kerim. Onun bildiği bir tek muharrir
vardır, o da Burhan Felek. Onun yazdığı gazetede yazmayan kimse,
muharrir olamaz. Tıpkı köy çayırlıklarında güreş tutup,
Kırkpınar’a gidemeyenlerin pehlivan sayılamayacağı gibi. Faruk,
dedesinin kendisine rahmetli amcasının adını koymak istediğini
duymuştu defalarca: Cevat. Babası, onu dinlememiş, o lanet olası
şairin adını seçmişti. Faruk’un yıllardır en sevdiği isimdi
Cevat.
Emin Kutsi, vakur bir acıyla anlatıyor rahmetli babasını. Onu
ekrandan dinleyen tüm kasabalı, baba oğlun mükemmel ve vatan
aşkı ile harmanlanmış ilişkisini hayranlıkla onaylıyor. Belki
başkası anlatsa, belki Emin Kutsi gelse, şu çınarın altında
otursa ve babasının kendisi ile ne kadar gururlandığını anlatsa
inanmayacaklar. Ancak her şey televizyonda olunca, başka bir
inandırıcılığa bürünüyor. Emin Kutsi’nin kutsal acısı, hepsini
avucuna alıyor kısa zamanda. Spiker, büyük bir saygıyla
dinliyor. Korkarak diğer projelerini soruyor E.Kutsi’ye. O,
böyle bir acılı günde, projelerden bahsedilemeyeceğini söylüyor
ama laf arasında, yeni kitabının Milli Eğitim Bakanlığı Memur
Yazarlar Serisi’nden önümüzdeki sonbahara çıkacağını da
söylemeden edemiyor. Bu arada kasabanın matbaacısı ve
E.Kutsi’nin başyazarlığını yaptığı biricik gazetesinin sahibi
yayına telefonla bağlanarak, E.Kutsi’ye tekrar taziyelerini
sunduktan sonra, büyük şair ve yazarımızın acısını azaltacağını
umduğu bir haberi veriyor: E.Kutsi’nin gazetesinde yayınlanan
muhteşem yazıları, pek yakında üç cilt olarak kitap halinde
basılacaktır. Hatta birinci cilt baskıya verilmiştir bile.
E.Kutsi’nin gözleri öyle bir parlıyor, dudakları öyle bir
kıvrılıyor, küt boynu ceketinin içinde öyle bir kayboluyor ki,
onun acısını çoktan unuttuğunu düşünmemize yol açıyor bu
manzara. Ancak kendini çabuk toparlıyor ve halkına kendisine
gösterdikleri teveccühten dolayı teşekkürlerini sunmakla
yetiniyor, diyecektik, yetinmiyor. Bir sonraki cümlesinde, “bu
hizmetin şüphesiz tarihe düşülmüş mütevazı bir not olduğunu
belirtmeden geçemeyeceğim” , diyerek konuyu kapatıyor.
Ertesi gün, E. Kutsi’nin baba acısını anlattığı “Toprağın
Bağrında Bir Efe” adlı şiiri akşamüzeri gazetede yayınlanıyor.
Altında, bu şiirin televizyon konuşmasından sonra, babanın
manevi huzurunda uykusuz geçirilen bir gecenin eseri olduğu
belirtiliyor. Matbaacı, sırf bu şiir için, özel baskı yapıyor.
Bir saat içinde tüm gazete bitiyor zaten. İyi para kazanıyor.
Emin kutsi vakur, tebrikleri kabul etmekle meşgulken, Faruk
kendini evden dışarı atıyor. Peşinden koşan annesi ağzını
kapatmasa, söylediklerini herkes duyacak. Ancak zavallı kadın,
bir tatsızlık çıkmasından korktuğu için Faruk’un cümlesini
sadece o ve biz duyabiliyoruz:” O şiiri bir hafta boyunca
dedemin hasta yatağının başında beklerken yazmadıysa, ben de
bileklerimi keserim. Bu adam ölümü bile kullanmaktan korkmuyor.”
Cevriye hanım oğlunu sakinleştirmeye çalışıyor sadece. Niyeyse
babasına haksızlık ettiğini söylemek gelmiyor içinden.
Fazıl Kerim’in on günü doldu bile. Yemek veriliyor. Bu işi kız
kardeş üstlenmiş. Emin Kutsi civar kasabaların liselerinden
aldığı şiir okuma ve sohbet tekliflerini değerlendirmekle
meşgul. Kızkardeşin adı Maide. Bundan fazla bir şey bilmemizin
bize bir yararı yok. Çünkü bizim hikayemizde, Maide Hanım’ın
belirleyici hiçbir etkisi yok. İki gün önce hastalanan Cevriye
Hanım, evine dönmüş. Faruk burada. Annesiyle gitmek istedi ama
engellediler. O da bu kasabada sıkılmamak için, yemek
organizasyonunda, halasına yardım etmeye karar verdi. Deliler
gibi çalıştı. Hala da çalışıyor.
Şimdi dönüş yolundayız. E. Kutsi ve Faruk yan yana otobüsteler.
E.Kutsi, kasaba topraklarından çıkınca, acısını üzerinden atmış,
başarılı ve kazançlı- makaleleri basılacak- geçen bir seyahatin
tadını çıkarıyor. Vücudu iyice gevşemiş, yüzüne tatlı bir
kızıllık oturmuş. Mutluluğunu paylaşmak için oğluna kaçamak
bakışlar atıyor. Faruk başka alemlerde. Babasının değil, karşı
koltuktakilerin camından dışarıyı seyretmeyi seçmiş. E. Kutsi,
dayanamıyor. Sohbete bir vasiyetle girmenin daha doğru olacağını
düşünüyor:
-Ölürsem, beni babamın yattığı mezarlığa göm, olur mu oğlum.
Sonra başını Faruk’a yaklaştırıp:
-Efendim, diyor.
Faruk’un sesi sert ve sohbete hiç de hevesli olmadığını belirtir
tonda:
-Yok bir şey.
Oysa önceden ağzında bir cümle geveledi Faruk: “Çok beklersin…”
Hikayemiz burada bitebilir. Ama biz bir süre daha uzatmayı
seçiyoruz. Şimdi Faruk’un ne düşündüğünü tahmin etmeye
çalışalım. Dedesi de ölünce, bu kasabaya artık asla
gelmeyeceğini ve babasının cenazesini görmek dahi istemediğini
mi? Geçen yıl, oğlunu bahane edip, günlerce okula gelen
babasının, nihayet müdürden izin koparıp okulunda düzenlediği
şiir gününün, hayatının en utanç verici günü olduğunu mu?
Babasının, parayı bahane edip birinci yılın sonunda, çok
başarılı olmasına rağmen kendisini kolejden almasını ve
paralarını kimsenin okumadığı zavallı edebiyatçıların –bu
Faruk’un tahmini- peşinde meyhanelerde çar çur etmesini mi.
Kendisinin bir çocuk gibi sorumsuzca davranıp, oğluna bir oğul
gibi davranmaması, onun için en ufak bir fedakarlığa
yanaşmamasını mı? Babansın kart ve çirkin memurelerle yaşadığı
tüm maceraları bildiğini mi? Bu akılsız kadınları etkilemek için
salak kitaplarını kullandığını mı? Annesinin hala bu adamı niye
çektiğini mi? Üniversiteye mutlaka başka bir şehirde gidip,
tatillerde dahi eve dönmeme kararını mı? Yoksa on gündür
görmediği sevgilisini mi?Belki sırayla hepsini düşündü Faruk.
Belki de hiçbirini…
Bu arada gelecek yıl Emin Kutsi’nin kasaba adına seçimlerde aday
olacağını ve seçilirse edebiyata ara verip kasabasını şehir
yapmak gibi ulvi bir amaç peşinde koşmak niyetinde olduğunu ve
bu niyetini de babasının kırkında tüm kasabaya açıkladığını
belirtmeden geçemeyeceğim. Kasabalı yek vücut olarak onu
destekleyeceğine dair and içti. Emin Kutsi’ye bir de sürpriz
yaptı: Müzik öğretmeni onun şiirlerinden bestelediği 4 adet
şarkıyı, sazını getirerek ilk defa asırlık çınarın altında tüm
kasabalıya dinletti. Maide hanım uzaktan kardeşinin bu
muzafferiyetleri için gözyaşı döktü. Emin Kutsi babasının bu
günleri göremediğine hayıflandı.
Cevriye Hanım ve Faruk o gün kasabaya gelmemişti.-
|
|