|
ÖYKÜ GÜNDEMİ /
CEMAL ŞAKAR
ÖYKÜNÜN DEĞERİ
Ömer Lekesiz, Hece’nin Mayıs/2006 sayısında Desem Ki adlı
yazısında İslami edebiyat tartışmasını yeniden açmış gibi görünüyor.
Aslında bu tartışmaya ‘yeniden’ demek biraz yanlış, çünkü Türkiye’de
müslümanlar bu konuyu enikonu tartışmış değiller. Zaten o da yazısında
Sezai Karakoç dışında konuya kuramsal düzeyde başkalarının ciddi
katkılarının olmadığını belirtmektedir. Hele öykü özelinden baktığımızda;
sanatçıların birkaç denemesinden, söyleşilerindeki kırık dökük
cümlelerinden başka, ‘mesele’nin ele alındığını görmek pek olası değil.
İslami edebiyatın bir mesele olarak tartışılmamasında birçok
neden bulunabilir. Ancak yüzelli yıllık öykü tarihimiz açısından
bakıldığında, Batı’dan ithal edilen bu türün sanki genel-geçer bir
‘yapısı’ varmışçasına, ‘olduğu gibi’ kabullenilmesinin payı büyüktür. Bu
sessiz kabullenişte; estetiği ‘bağımsız’ bilimsel bir disiplin olarak
düşünmemiz; buna bağlı olarak da sanatın değişmez, şaşmaz ölçüleri,
ölçütleri varmış gibi bir kanıyı peşinen kabullenmemiz oldukça etkili
olmuştur. Oysa gerek kuramsal, gerekse eleştirel çalışmalarda, ‘şaşmaz’
bir ortak paydada buluşulamadığını gözlemlemek hiç de zor değil. En
basitinden öykünün uzunluğu-kısalığı gibi ‘ele avuca gelir’ bir konuda
bile ölçüler; bir, iki sayfadan; otuz, kırk sayfaya kadar; bin, ikibin
sözcükten; otuz, kırkbin sözcüğe kadar -hatta kimileri üst sınırlamayı
reddetmektedir- genişleyebilmektedir. Ya da öyküdeki şu meşhur ‘tüfek’
kimilerine göre mutlaka patlamalı, kimilerine göreyse patlamasa da olur.
Örnekler çoğaltılabilir; insansız öykü olur diyenlerde var, olmaz
diyenlerde; zaman, mekan, sosyal çevre de bu anlamda tartışmaya açıktır.
Kısacası öykünün bileşenlerinin öyküde ne şekilde ‘bileşeceği’ konusu,
değişmez, şaşmaz ölçülere göre bir türlü belirlenememektedir.
Bileşenlerin ne şekilde bileşeceği gibi teknik sorun bir yana;
ortaya konmuş eserlerde de benzer tartışmalar eleştirmenler arasında
sürüp gitmektedir. Kimi eleştirmenlerin yere göğe sığdıramadığı bir
öykücü, diğer eleştirmenlerce yerin dibine batırılabilmektedir. Elbette
bir ürünü, öykü yapan nesnel ölçütler yoktur demek istemiyoruz. Tek
malzemesi dil olan bir öyküden, en azından Türkçe’yi gramer düzeyinde
kusursuz kullanması beklenir. Kurgu, olay örgüsü, bakış açısı gibi işin
teknik tarafında da mantık hatası yapılmamalı. Yoksa ‘malzeme’ heder
edilmiş olur.
Tekniğin hatasız olarak kullanılması, sadece malzemenin iyi
kullanıldığına delalettir. Ancak malzemenin iyi kullanılması her zaman
bir metni öykü yapmaya yetmez. Zaten sorun da bu ‘yetmeyiş’le başlar.
Metinden daha fazlası beklenir; özü insanı, insanın ilişkilerini anlama
ve anlatma çabası olan edebiyattan bunu layıkıyla yerine getirmesi gibi.
Hep söylenegeldiğince sanatçı, kendinden hareketle başladığı
yolculuğunda insana dair ‘bir problemi’, edebiyatın yöntemleriyle
soyutlayarak onu tüm insanların problemi olarak ortaya koyabilirse bir
eser vermiş sayılır. O eseri okuyanlar, eğer orada kendine ait izler
bulabilirse, esere katılmış, onu kendince yeniden inşa edip değiştirmiş
olur. Böylelikle hitap muhatabını bulur.
Ancak kendinden yola çıkarak, insanı ve ilişkilerini anlamak;
problemi saptamak ve onu insanlığın problemi olarak soyutlamak gibi
arayışların tamamen sanatçının kendini ‘konumlandırması’ ile ilgili
olduğu da açıktır. Bu konumlanış, sanatçının dünyayı gördüğü zaviyedir;
iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, doğruyu-yanlışı ancak buradan
değerlendirebilir. Değerlerin zorunlu olarak, bakılan zaviyeye göre
belirlenmesi eseri de tartışmaya açık bir hale getirir. Çünkü iyi, güzel,
değerli olanın; ne, hangisi olduğu sorusu alabildiğine özneldir ve
tamamen sanatçının ‘inanışları’na göre belirlenir. Zira sanat bizatihi
değerleri belirleyemez, tanımlayamaz; ancak sanatçının inanışları
etrafında tercih ettiği değerlere bağlanabilir, yaslanabilir. Aslında bu
kaçınılmaz bir durumdur, zira insanı anlamaya ve anlatmaya yönelen
öykücüye bu çabasında inanışlarının sunduğu verilerden gayrisi yoktur.
Hatta gerçekliğe bakışını da inanışları belirlediği için, öykü
anlayışını da buna uygun olarak kurar.
Ömer Lekesiz, andığımız yazısında: “Müslüman yazarlar,
başkalarınca yapılan adlandırmalar çerçevesinde bir edebiyat yapmaya
değil, doğrudan kendi Müslüman zihinlerinden türeyen asil bir edebiyatla
Hz. Adem’in sesini yankılandırmaya talip olmalıdırlar” diyor. Bu ancak
estetiğin pozitivist bir yöntemle bize sunduğu iyi, güzel, doğru
tanımlamalarını reddetmekle olası. Çünkü biz inanıyoruz ki; güzellik,
İlahi; çirkinlikse insani sıfatlardır. William Chittick’in de belirttiği
gibi: “Bir rahmet ve yakınlık (kurb) sıfatı olarak güzellik; birlik,
denge, uyum, nisbet, nizam ve gerçeklikle sıkı bir ilişki içindedir.
Buna karşılık, celalin de çokluk, dengesizlik ve Allah’tan uzak
olmaklıkla güçlü bir bağlantısı bulunmaktadır; ancak bu Allah’tan uzak
oluş kula yaraşan ve ona uygun düşen bir uzaklıktır. Güzelliğin zıddı,
yani çirkinlik değerli ve muteber değildir. Bu yüzden, çirkinliğin
yokluk, çözülme, tahrip, bozulma, yıkılma ve kötü ile ilgisi bulunan her
şeyle sıkı bir bağlantısı bulunmaktadır” (Varolmanın Boyutları, (çev.
Turan Koç) İnsan Yay., İstanbul 1997).
Modern öyküyle birlikte bize gelen, modern ölçütlerle
hesaplaşmadıkça, İslami edebiyat tartışmalarına katkıda bulunmamız
şimdilik zor görünüyor. Dahası: “Güzellik müslümanlar tarafından yeniden
keşfedilinceye kadar; onlar yaptıklarını Allah tarafından ortaya konan
ve eşyanın mahiyetince sergilenen ilkelerle tesbit edildiği üzere
yapmadıkça, ‘İslami’ adını almaya hakeden herhangi bir kültür ve
medeniyet canlanmasının olması asla mümkün değildir” (W. Chittick).
|