-


-
| |
|
AYŞE KARA
DOKUNULMAZA DOKUNMAK
Estetiğini aşk üstüne kuran Şarktan bakıldığında, varlığın hikâyesi
bir aşk hikâyesidir. Varoluş felsefeleri içinde, en güzel tanımlanan
biçimiyle -Mutlak olan, Tanrı, ilah değilken, gizli bir hazine iken
bilinmek istemiş, kendine bir sevgili- Nur-ı Muhammedi –yaratmıştır.
Ve onun nurundan kâinatı yaratmıştır.
Klasik edebiyatımızda sevgili, şairin divânının başına kurulurdu.
Şiirin kıblesiydi. Şair sınardı kendini aşkta; bir Leyla ve Mecnun’,
Bir Yusuf ve Züleyha’ ile sanatının gücünü sunardı. Sanatını mı
sınar, ötekinin ardına sığınır da kendi aşkını mı anlatırdı?
Leyla ve Mecnun’ u Şarkın en güzel aşk hikâyesi kılan Fuzûli:
“Bende mecnundan füzun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık benem mecnunun ancak adı var.” deyip Mecnun’un adına
sığınır aslında kendi aşkını anlattığını söyler ve niyaz eder.
Edebiyat tarihi, siyasi tarihle birlikte incelendiğinde anlaşılır
kılar mı bu tutumu bilinmez; Tanzimat’la birlikte batılılaşmaya
karşı geliştirilen korunma güdüsü ile birlikte cumhuriyetin
çağdaşlaşma, değişme, muasır medeniyetler seviyesine çıkma
politikası sonucu, kadının görünürlüğü salt bedeniyle görünürlülük
olarak öne alınınca, “Müslümanca” yazan edebiyatçıların kaleminden
kadın, sevgili; dolayısıyla aşk yok oldu. Mehmet Akif’te, Necip
Fazıl’ın ikinci döneminde ve daha birçok şair ve yazarların
eserlerinde görüldüğü gibi...
Modern çağla birlikte zaten aşkın tanrısal boyutu da ölmüş, aşkı
Leyla/ Mevla denkleminde anlatan kültür kaynakları kapatılmış,
sonraki kuşaklar içinse çok daha hazini, kaynağa gidecek yollar
kesilmiş, dil koparılmış, Tanpınar’ın değimiyle zincir kırılmıştı.
İslami düşünceye ve dünya görüşüne inananlar edebiyatlarını,
kalemlerini, ‘temsile’ bağışladı.
Tâ ki Sezai Karakoç’un Mona Roza’sına kadar.
Sezai Karakoç takipçilerinin işi bir anlamda kolaydı… Zira şiir
imgelerle, sembollerle konuşmanın ve susarak anlatmanın diliydi ve
artık kendilerinden biri alevden bir dille konuşuyordu.
Müslümanca tahkiye etmek, anlatmak derdinde olan edebiyatçıların işi
hiç kolay değildi. Roman batılı bir formdu. Mahremiyeti ifşa ediyor,
zihnin bütün kirlerini ortaya koyuyordu, vs... Halit Ziya bile
romanlarına ‘roman’ demekten uzak durmuştu.
‘Bir varmış, bir yokmuş’ ile başlayan metne yazarı mesafeli tutan;
uzaklaştırılan, ötekileştiren hikâyenin, masalın da modası geçmişti.
Tam da burada ‘Müslümanca yazma’ derdinde olan edebiyatçıların
imdadına öykü yetişti.
Bu noktada gayet nitelikli ürünler verilmeye başlandı.
Onca söz kalabalığına gerek kalmadan ‘sözün kalbi’ olabiliyordu öykü.
Roman gibi atmosfer yaratabiliyor, yaşanmakta olanı, yaşanıyor olanı
anlatabiliyordu.
Müslüman yazarlar roman okuyup, öykü yazmaya başladılar. Fakat
öykülerinde sosyal yaşamı, aşkı, sevgiliyi ayıklayarak...
birbirlerini belirleyerek ve birbirlerini sınırlayarak.
Ayrıntılı tiplemeler ve tanımlar istemeyen öykünün imkânları da
anlatılamayanı -insanlık hallerinin alışılmadık hallerinden bir hal
olan aşkın dillendirilmesinin zor, mahrem ve sır oluşu da- anlatmayı
mümkün kılamadı. Zira ten giriyordu araya. Can teni algılıyor, Yunus
gibi diyesi geliyordu canın: “Ete kemiğe büründüm.”
“Alevden bir dille” konuşan Mevlana’nın, hayatın tüm yüzlerini
anlattığı Mesnevisi de örnek alınamadı.
Ayinler, kârlar, şarkıların; Gülnihal’in bestecisi Dede Efendi’nin
bir Mevlevi şeyhi, sarayın müezzini olduğunu da unutturdu bize kopan
dil ve kırılan zincir.
Toprağımızdan onca türkünün yükseldiğini de. Bu arada seksenli
yıllarda müzik yapan Müslüman gençlerin de şarkılar yapamadığını
yalnızca, marşlar, ilahiler bestelediğini de hatırlamak gerek.
Müslümanca duyuş adına, bize, hayatımıza ait onca güzelliğin; çiçek
kültürünün mesela –yine Batının öne çıkardığı bir estetik duyuşa
protesto olarak – uzun zaman yok olduğunu, yeni yeni geri dönmeye
yüz tuttuğunu da güdükleşen, körelen duyuşa örnek göstermek gerek.
Yalnızca bedene ait olan aşk sathi… Peki, varlığın evi, ruhun mekânı
olan bedeni yok saymak, bu ne denli sağlıklı bir anlayış olurdu.
Kâinatı ve aşkı yaratan, bazı sûfilerce de bir ismi aşk olan, seven
sevilen sevgi duygusu yaratan Vedud Allah, Yusuf’un hikayesinde aşkı,
en insani halleri ile beden yüzüyle de anlatmıştır.
Yusuf’un kıssası dikkatli birine “aşkın ne çok yüzü var” dedirtir.
Öncelikle kıskanılan bir sevgi; bir kalptir Yusuf’u kuyuya attıran.
Babalarının kalbini kıskanan kardeşlerinin aşırılıkları.
Çeşitli tefsirlere göre Yakub’un oğlu Yusuf’u çok sevmesi… ve
Yusuf’un kendini sevmesi…
Rivayete göre güzelliğini beğenen, “Ben köle olsam kim bilir sayısız
altınlar karşılığında satılırdım” diye kendine baha biçen Yusuf’un,
Kur’anın haberine göre “sayılı birkaç dirheme” satılmasına neden
olan kendini sevmesi.
Ve Züleyha, aşkın ten olan, beden olan yüzü; “gelsene” sözü ile
kapıları Yusuf’un üzerine kapatan kadın!
Hükümle kınanmaz Züleyha bu hikâyede. Şehir kadınlarının diliyle
kınanır. “Azizin karısı kölesine âşık olmuş, aşkının şiddetinden
ciğerinin zarı delinmiş.” Fakat Yusuf’un güzelliği karşısında
ellerini kestiklerinin gösterilmesi mazereti ile birlikte gelir bu
kınama.
Elbette , ”az kaldı Yusuf da ona meyledecekti” ihtarını görmemezlik
etmiyoruz. Öyle de anlatılır ki… Müslüman muhayyilesinde Yusuf, bir
peygamber değil de bizden birinin yakınlığında, güzel vasfında
tanıdık biridir. Fakat aşk yine kendi içinde dönüşlülük göstermiş,
Yusuf ‘güzel’ sureti, ‘güzel’ sıfatı ile aşkı aşkınlaştırmış, ilahi
olana gönderme yapılmıştır.
Fert kendini topluma bağışladı diyen Tanpınar, Yirminci Asır
edebiyatını yazabilseydi, Müslümanlar, estetiği ‘temsile’ bağışladı
derdi.
Fakat bu temsili onlardan isteyen kim? İslam dininin hiçbir zaman
aşkla, cinsellikle kadınla derdi, kavgası, ruhbanlıkla alakası
olmamıştır.
Hiç kimse İslam peygamberinin kadını tanımladığı gibi
tanımlamamıştır. O kadını ibadet ve güzel koku ile birlikte
anmıştır.
|
|
|