[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   
    
     MUSTAFA ŞAHİN 
    
     SAYIN EFENDİM 
    
    Hiçbir zaman hiçbir yerde yapılmamış ve yayınlanmamış bir konuşmanın tam metni:
     - Değerli konuklar, şimdi son konuşmacımızı huzurlarınıza takdim ediyorum. Onu hiçbiriniz tanımıyorsunuz. Zira bugüne kadar etiyle kemiğiyle karşınıza çıkmamıştı. Tamamlanmamış bir romandan çıktı ve buraya geldi. Adı Kahraman, soyadı yok. Programda olmayan, mahiyetini bilmediğimiz bu konuşmaya yer vermek bizim için kolay olmadı. Umarız endişelerimiz bir musibete dönüşmez diyerek sözü sayın konuşmacıya bırakıyorum.
    -Buyurunuz Kahraman Bey.
    -Teşekkür ederim efendim,
    Değerli devlet adamları. Değerli bilim adamları. Değerli devlet sanatçıları, sermaye yazarları. Değerli sanatkâr, eleştirmen, şair ve yazarlar. Tefekkür dünyamızın mümtaz mimarları, düşünce semamızın parlak yıldızları. Değerli okuyucular, dinleyiciler ve seyirciler. Değerli dava adamları, misyon şefleri. Görsel, işitsel ve yazılı basınımızın saygın temsilcileri. Değerli araştırmacı yazarlar, haberciler ve kameramanlar. Değerli konuklar, hanımefendiler, beyefendiler. İzninizle hepinizin şahsında sayın efendime hitap etmek istiyorum.
    Sayın efendim lütfettim, sizi ve tüm konuşmacıları kemali dikkatle dinledim, izledim. İzninizle ta başta sizden ve herkesten ayrılıyorum. Hiçbirinizin durduğu yerde durmuyor, baktığı yerden bakmıyorum. Kimseye katılmıyorum. Üslubum yadırganacağını biliyorum lakin, benden önce konuşan kabile eşrafımızın tespit ve teşhislerinden hareketle kendimi ifade arzusundayım. Sürç-i lisan eder isem -ki ederim sayın efendim- ta baştan af ola. Evvelemirde şunu kaydetmeliyim ki, aidiyet itibariyle buralı, bu mahallenin çocuğuyum. Öfkeli ve uyumsuzum. Ruhsal bir çözümleme gerekirse -ki gerekir- bunu yapacak mebzul miktarda uzman aranızda vardır. Bu halim büyüklerimin çetelerinden dışlandığım ilk gençliğime kadar gider. O gün bugündür kifayetsiz yazarlar elinde çok örselendim. İşin aslı buralı, şarklı olmakla birlikte içinizden biri değilim. Bazı yeteneklerim var. Bazı yeteneklerim yok. Satranç biliyorum ama, oyun içinde oyun kuramıyor, tek kombinezonlu hamleler yapabiliyorum.
    Sayın efendim, kendime dair detaylar vermezsem yanlış anlaşılırım. Zira, lisanım aşina olduğunuz tören diline uymaz. Kağıt üzerinde o dili sökmekle ve zaman zaman çeviriler yapabilmekle birlikte pratiğim zayıftır. Bilirsiniz, dil pratik işidir. Keza, üslup bahsinde çok meselem olduğunu da itiraf ederim. Yüksek rical huzurunda patavatsızlıklardan kendimi alamıyorum. Elim kalem tutuyor, ondan güç alıyorum ama, konuşurken elimdeki kalem silgiye dönüşüyor. Sürekli maksadı aşan cümleler kuruyorum. Süreli konuşamıyorum. Bana ayrılan süreyi kendi cümlelerimi tashihle tamamlıyorum.
    Sayın efendim, heyecanlanıyor, sözü dizginleyemiyorum. Son söylemem gerekeni ta başa alıyor, ima ile geçmem gereken dilimde ısırganlaştırıyor. Düşünceyi duygudan ayrıştıramıyorum. Dimağımı denetleyemiyor, dağılıyorum. Duygu sarmalındaki düşüncenin kimse için kıymeti harbiyesi olmadığından savunmasız kalıyorum. Hâl böyle olunca akıl almaya açık hale geliyorum. Akıl çok, birikim çok, ben azım. İnsanlar birikimlerini damardan zerk ediyorlar. Hâl, bu iken –ki hâl budur- kolay tuzağa düşüyorum. Bir çift retoriğe tav oluyorum. Sinir uçlarıma basılıyor, çileden, zıvanadan çıkıyorum. Hiyerarşiyi çiğniyor, mesafeleri kaldırıyor, üslubu yitiriyorum. Taşı tam gediğine oturtacakken ben, gözümün önündeki gedik yer değiştiriyor. Söz kınından sıyrılıyor, dilim ucundaki anlamla tuz buz oluyor.
    Sayın efendim üslupsuzluğum devlet terbiyesi almamışlığımdandır. Hiç almadım, hiç. Kanaatimce bu terbiye ile değil adam, adamotu bile yetişmez. Devlet fidanlığında yeşeren bitki zinhar meyve vermez diyorum. Bir fikr-i sabit değil lakin, istisnaya rastlamadığımdan bende bu fikir bende sabitlendi. Yüce devlete ve seçkin erkânına iş bu meclisteki kadar yakınlığım olmadı. Bu zamana kadar bilgi görgü kursu almadığım gibi hizmet içi terbiyeye de tabi olmadım. Rotasyona, oryantasyona uğramadım. Turneye çıkmadım, kuryelik yapmadım, ‘gizli’ kaydı olan tek bir zarf açmadım.
    Bu yüzden ve başka nedenlerle nice sözlerim küflendi, bir üslup edinemedim. Öyle ki size nasıl seslenmem gerektiğini bile bilmiyorum. Hitap ifadesinin yerini düşünürken çoğunlukla esas diyeceğimi unutuyorum. Ben, daha ‘efendim’ der demez bendeniz oluyorum. Nutkum tutuluyor, nutkumu tutamıyorum. Flaşa, spota, salona yabancıyım. Kamera ışıkları kallavi cümlelerimi anında karbonlaştırıyor. Dilim bana dolaşıyor, duygularım muhatabıma. Aşık gibi sayın efendim. Meydan yerinde yalnızlığıma hayıflanmıyorum ama, mermer tozuna tahammül edemiyorum. Tozu dumana kattığınız meydan sizin efendim, ötedenberi ilanihaye sizin. Başarılısınız, mantığınız yekpare ve su sızdırmaz. Ben size, sizi bana göre değilsiniz.
    Sebepsiz çözülüyorum. Notlar aldığım, başlarına yıldız koyduğum, kapital yazdığım cânım cümlelerimin düğmeleri düşüyor. Lif lif sayın efendim. Menteşeler kopuyor, kirişler dökülüyor. Önce vurgu düşüyor, ardı sıra çatı çöküyor. Can çekişiyorlar sayın efendim. Nabızlarını tutamıyorum. Islak mendiller ateşimi düşürmüyor. Kan revan bir cümle, çatlak bir dudak size bir şey söylemez. Korunaklısınız. Bense roman kişisi olmaklığım hasebiyle bir cüz’i iradeden yoksunum. Bu mahrumiyet Afrika uzaklığındadır size. Siz ekvator çizgisisiniz. Servis cümleleriniz yedeklenmiştir. Pişmiş, baharatlanmış, kıvamında. Benimkilerse benim değil. Ellerim yansa birini indiremem ocaktan. İşaretle iş görür, haber beklerim. Öteden beri haber. Haber gelmez sayın efendim. Yüzüstü unutulur birikirim. Bunu niye buraya taşıdığımı, sözü nereye getirmek istediğimi sorarsanız hiçbir yere sayın efendim.
    Oyun dilini bilirim. Sahnede pür dikkat olmalı, makul mesafeden seslenmeli, yüz çizgileri denetlenmeli. Duvardan başka bir şey görmeseniz de bakışlar fizikötesine çivilenmeli. Uygun göndermeler, şık epigraflar ustalıkla serpiştirilmeli. Gizli özne tül perdeye sarılmalı, ara yere saklanmalı ki, şişirilmiş egonuz sahnede patlamasın. Ben yerine biz demelisiniz. Öyle sayın efendim. Şaşırıyorum, dilbilgisini çiğnemeden o şiirsel cümleleri nasıl inşa ettiğinize şaşıyorum. Hayretle hicap ediyorum. Hisseme düşen utançtan emaneti taşıyamıyorum. Sözleriniz üryan kılıyor beni. Karşı sözlerimi sürüklüyorum ama, sadede varamıyorum. Tensip buyurduğunuza dilim varmıyor. Buraya kadar madem geldim, son diyeceğimi diyeyim de olacak olsun. Korkarım şimdiye dek yalnız kendimden söz ettim, korkarım sürem dolacak. Dolarsa dolsun.
    Sayın efendim, ilk kez dilim çözüldüğü için kaçırdığım fırsatları telafi etmek istiyorum. Peki sizden ne istiyorum. Sözün gittiği yere gelmenizi ya da burayı derhal terk etmenizi. Zira çok çekirge öldü sayın efendim. Bir cümleye can vermekten başka arzum yoktur. Biri can bulsun ki, boynum tutulmasın. Bakınız yüreğimi hayli dizginledim ama; henüz hiçbir şey demedim. Çok aşikâr oldu ki, salon adamı değilim. Yanı başınızdaki iri kıyım zevat gibi sözü ekonomik kullanamadım. Bakışlarınızdan ve kürsüden sıkıldım.
    Bendeniz toplanmaklardan, sündürmelerden nefret ederim sayın efendim. Tuzu kuru, unu, bulguru elenmiş, iri laflar eşliğinde ulu idealler meclislerinde ayağa düşürülünce mengenedeki ruhum darağacına çıkar da bir an evvel kabz olmasını dilerim. Her konuşmacı derimi yüzer, her rafine lakırdı adımı unutturur. Bir temsil adamı değilsem değilim. Bence, dere kenarındaki taşlar ve çakıllar dere kenarında kalmalı. Medeniyet vurguları beyhudedir, devlet vurguları boş. Milyon kez toplansalar bir sebil inşa edemezler. Yalnız yürüyen merdivenlere, şantiyelere, iş merkezlerine mest olurlar. Toplanır, cem olmazlar, dergi çıkarır derlenmezler. Salonları kapı kullarının, imrahor seyislerinin, yanaşmaların arzı didâr mekânlarıdır. Toplantıları öyledir. Bana inanın sayın efendim.
    Sayın efendim, siz devlet adamısınız, kurumsal bir kimliksiniz. Varlığınızı Türk varlığına armağan etmişsiniz. Börti böcek sayenizde uçuşuyor, hudutlarımız sayenizde asude, halk dahil cümle yaratılmışlar sayenizde güneşleniyor. Devlette büyüklük esas olduğu gibi devlet adamında da öyledir. Sizinle birliğimiz perçinleniyor, uygarlık çıtamız yükseliyor. Sizin vaktiniz dar, mühim işleriniz vardır. Sizin pratiğiniz çoktur, teoriye ihtiyacınız yoktur. Siz bir temsil adamısınız ben değilim. Sizce aklın yolu en kestirme olandır, o kestirmelerden buralara gelmişsiniz. Benimse ne saygın bir tecrübem ne mühim işlerim vardır. Yollarımız ta başta ayrıdır, menzilimiz de ayrı. Lakin, sesimin yankısı, geri dönüşü, baştan çıkarıyor beni. Kürsüye hakkını vermek istiyorken, istemeden dönüşüyorum. Başınızın etini yiyorum ama, haz almıyorum. Sabrınız taşırıyorum, benim de taştı. Ama, emin olun az kaldı, katlanın.
    İltifat ve teşrifat bilir, talim ve terbiye almış büyüklerimi dinlediniz, mühim notlar aldınız. Daha sonra müzakere edecek, istifadeler sağlayacaksınız o notlarla. Keşke kayda değer fikirlerim olsaydı da içlerinden birini, bir kaçını zaptetseydiniz sayın efendim. Ne var ki, kürsüye çıkmamla salona yayılan soğuk rüzgar kutuyu araladı ve yüce heyetinizi huzursuz kıldı. Oysa ben kutunun dibindeki umuttan da söz etmek istiyordum sayın efendim. Edemedim, ezberimi bozamadım. Şimdiye kadar dile getirilen o yüksek fikirlerle benim hariçten gazellerim telif edilemezdi. Edilmedi.
     “Devlet adamı gazel dinlememeli” dediniz açılış konuşmanızda. El hak doğrudur devletin gazele, devlet adamının güzele vakti yoktur. Demir leblebi çiğnemekle vazifeli olanın çekirdeksiz üzüm yemesi doğru olmaz, yakışık almaz. Devletin koridorunda uygun adımı, nizami tefekkürü bozmak, kravatı çözmek işleyen çarkı kırar. Benimse gazel özel ihtisasımdır. Bilirim, gazel temaları irrasyoneldir, aşka dairdir. Yazık ki, ben gazellerle büyümüşüm. Duygu ile düşünce bende sarmaşıktır. Beslendiğim gazeller şimdi zaman dışı. Muhtemelen siz de genç oldunuz sayın efendim. Devletin çekirdeği gazele kulak vermez ama, ben sonsuz yararlı olduklarına inanırım. Gazeller hayal sunar, düş gördürür, hayat yükünü indirir, hafifletir. Kuş gibi, dağ gibi özgür sayın efendim. “Kuş dili, devlete uymaz, modern devlet adamı saydam olmalı” dedi, “devlet terbiyesi” başlıklı tebliğini sunan son konuşmacı. Doğrudur. İbretle dinledim. Devlet terbiyesi haya burucu özelliğini bir kez daha gösterdi. Burukluğumuz bundandır sayın efendim.
    Siz devletsiniz sayın efendim, zamanla yarışıyor, kendi rekorlarınızı kırıyorsunuz. Bu yüzden vaktiniz zayi edilmemelidir. Zira yalnız ve biriciksiniz. Bence de memleketin asli sorunu kahtı ricaldir sayın efendim. Tekerleğe tümseği aşırtacak kalifiye insanımız azdır. Kapı gibi, tokmak gibi, tuttuğunu koparacak adama duyduğunuz ihtiyacı dile getirmekle yerden göğe haklısınız. Bu hengamede vakit ayırmanız, bunları anlatmanız yeter. Bunlar bize büyük lütuf, büyük ihsan efendim. Siperlerde yanı başınızda olmadığımız için bilmediklerimizden dem vuruşunuzu da anlıyorum. Kuşkusuz bu ağır yükü paylaşacak kadrolara ihtiyaç var. Onlar olmasa hangi ufka yürüyeceğiz. Onlar olmasa destansı kavganızı, rüyalarınızı kim cemiyet katına taşıyacak, projelerinizi kim realize edecek.
    Sizi anlıyorum ama, ben size göre değilim sayın efendim. Hiç değilim. Bu halde bana kulak, sesime ses vermenizi beklemem akla ziyandır. Beni dinleseniz, size harici gazeller dinleyin derim. Türlü taksimlerde, size yararsız fuzuli gazeller: Gerçi cânândan dil-i şeyda için kâm isterem/ sorsa cânan bilmezem kâm-ı dil-i şeyda nedir gibi hiçbir sosyal tema içermeyen gazeller. Biliyorum bu lisan, bu temasız dil size göre değil, evet. Sizin dilinizde yakışık almaz sulu sepken tedailer. Devletin gözü ıslanırsa olmaz. Siz göz önündesiniz. Gazel dinleseniz acz olur size. İdam gömleğiyle cenk meydanındayken siz, acz bizi de yaralar. Siz kelle koltuktasınız. Bense bir gazel duysam boynum tutulur, salıveririm kollarımı sayın efendim.
    Sayın efendim toplantınızın başından beri tüm konuşmacılar hukukun üstünlüğüne yaslandı. Bu teraneyle birlikte mahkemenin meşruiyetini reddediyorum. Önce yürütme durdurulsun, ardı sıra mahkeme lağvolsun. İvedilikle sayın efendim. Oturduğunuz maşeri vicdan postunun uzağındayım. Onu daha fazla sürüklerseniz yırtılacağı muhakkaktır. Bu yol yol değil, bu devran devran değildir. Vazo parçalanmış, başka çare kalmamıştır. Bu fotoğrafa, bu ceberut sahneye cuz’i iradesiz karşı çıkıyorum. Yazık ki isabet etmediniz, tensip buyurmadınız. Hakkınız yokken sahnede teşrih ettiğiniz fotoğrafın en uç noktasındaki benim. Tekrar ediyorum, misafir değil, ev sahibiyim, bu mülkte hissem var. Kaldı ki, fotoğrafınız gövdesizdir, sağ profilden çekilmiştir.
    Mahkeme lağvoluncaya kadar yürütmenin muhakkak durdurulması gerekir efendim. Sizin için, toplum için ya da can emniyetimiz için değil su içebilmemiz, yalnızca su içebilmemiz için yürütmenin durması, suyun membaına dönmesi gerekir. Bunu şimdilik yalnızca size söylüyorum ama, biliyorum ki, sağ profilden fotoğraf çektirenler buna muktedir olamaz. Gölde döne döne yıkananlar arınamazlar. Efendisiyle göz göze gelemediği için dara düşenler uzun menzile nişan alamazlar. Kimden söz ettiğimi iyi biliyorsunuz. Her dem göz bebeğinizin içinde, esas duruştalar. Sizden öncekilerin de gözlerinde kayboldular. Cüzdan bulurum diye sağdan gittiklerini biliyorum. Onların piştovu patlamaz sayın efendim. Bir yürek titreşimleri yoktur. Heybetli, haşmetli duruşları beyhudedir. Kılıçlarını arşa asmış da ardına yaslanmış havaları havadır. Ne meçhul ne kurşun askerler. Yazık ki, kılıç artığı bile değiller. Torba gibi sallanan başlarından hiç bir şeye müdrik olmadıklarını anlarsınız, anlamak isterseniz sayın efendim. Gözlerini kapar vazifelerini yaparlar. Yıllardır bu kaldırımları arşınlıyor, gözlerine bakıyor, sözlerini dinliyorum. Onları en iyi ben bilirim. Ağızları kalabalıktır ama, ruhlarını rehin bırakmışlardır.
    Parlak önerilerini zapta geçirdiğiniz bu büyüklerim kabilemizin ileri gelenleridir evet. Otuz, kırk yıl aynı ayakkabı boyasıyla boyadıkları saçları, süslü, ebruli cümleleri ezberdir. Her danışma, yayın, yönetim kurulunda onlar var. Zabıtlar şahittir, her yerde en öndedirler, ilk ve son söz onların. Vaktiyle mahallemize yararlar sağlamışlar ama, artık aşk olsun. Ok yaydan çıktı, tutamıyorum sayın efendim. Bu amcalarımın kurtuluş reçetelerinin, ilaçlarının tedavül dışı olduğunu, son kullanma tarihlerinin geçtiğini söylüyorum. Elbet gönüllerini hoş tutmak isterdim lakin kalp ritmi düzene girmemiş aramızdaki sayılı genç için böyle konuşmaya mecburum. Zira can güvenliğimiz, neslin emniyeti onların korunmalarına bağlı sayın efendim. Sözü aşındıranların biz vurgularına, cephelerine, mevzilerine bakmasınlar, eski siperlere yatmasınlar ki çürümeye kalmasınlar. Kalmasınlar ki bir menzile yol tutsunlar. Zira kahramanlarımızın çoğu kaçkın, çoğu tebdili havalı.
    Orta yerde bir taş var sayın efendim, bir değirmen taşı. Bu taşın kalkması gerek ama, bu zevat ile olmaz. Taş bir yana manivelanın ucundaki ağırlığın bizatihi onlar. Bir damla yaş silmemiş, bir çığlığa yönelmemişlerdir. Sesleri, telleri, nefesleri devlet koridorlarından bir defacık olsun havalandırmaya çıkmamıştır. Kamaralardan başlarını çıkarmamış, zamanın yürüyüşüne kendilerini bırakmamışlardır. Derin dondurucu zamansız bir tarihe tutunarak bir kök, bir asalet inşa etmiş, hayatı evcilleştirmişlerdir.
    Bu kafa nato mermer sayın efendim. Anlatmalıyım ki, anlatmış olayım. Millet omurgasına yaslanarak poz verir, ayaküstü miras yerler sayın efendim. Cemaat, cemiyet, dil, devlet, millet, milliyet, tarih, töre redifleriyle adanmış roller alırlar. Din dahi müteal bir hakikat değil, çok katlı sosyoloji iş merkezinin çimentosudur, yürüyen merdivenidir. Bizatihi ilahi, uhrevi, lahuti değil. Hâşâ sayın efendim. Yanılıyorsam, yanılıyorsun desin biri. Gözümün içine baksın ve hayır desin. Cennet pasajlarının bütün katlarını, sırlı mistisizmlerini, restorasyonlarını, raylarını, yaylarını biliyorum. Keşke bu kadarını bilmeseydim sayın efendim.Göllerde dinamitle balık avlayıp bana kül kedisi tüyü yutturmasalardı ben de beş para etmez bu bilgileri biriktirmezdim.
     Birliktelik vurgularını kayda değer buluyor, kulak kesiliyorsunuz efendim. Birlik vurgusu her yerde kayda değerdir ve taraftar bulur. Ne var ki, toplanmaları, birlikleri hakikate yürümek için değil, güç devşirmek, odak olmak içindir. Beraberliklerinin yarısı dövünmekle, yarısı ağıtla geçer. Dostluk bahusus dillerine doladıkları bir tema olarak ön plana çıkar ama, dostluklarına güvenilemez. “İmaret kapısı kuyruğu”ndan ne çıkarsa o sayın efendim. Ödünç zarafetleri zor zamanlarda hiç test edilmemiştir. “Kazan ya da kepçe” kifayetsiz gelmeye görsün, neler olur, neler. Hır çıkarır, gırtlak gırtlağa gelirler efendim. İtimadınız yoksa deneyin efendim: Gırtlak gırtlağa, hır efendim.
Bir de su ve derinlik bahsi var. Erinmeden yerinmeden ibrikte, güğümde, sahanda, havanda su döverler. Suları taşıma terkos suyu ama, ab-ı hayat derler. Derinlik numaralarından usanmazlar. Bugün değilse yarın kabul göreceklerini bilirler. Hummaya tutulmuşlardır, humma, sayın efendim. Vesikalık fotoğraf çeker, düşünceli, kaygılı görünmeye özen gösterirler. Cüzdanlarında en az on iki vesikalık fotoğraf olur, ne olmaz ne olmaz diye sayın efendim. Zengin biyografilerinde hangi kışlada vatani görevlerini ifa ettikleri mutlaka kayıtlıdır. elleri şakaklarındadır. Toplantı sapığıdırlar. Cümleleri hep aynı kapıya çıkar. Kapı bütün zamanlar kapalıdır.
    Mirî malı yerler, müktesep hak diye sayın efendim. Tufeyli, parazit. Sizin anlayacağınız, süne sayın efendim. Grev, lokavt, konkordato ilanlarını, borsa dalgalanmalarını sıkı takip eder stok yaparlar. Sık sık anma törenleri düzenlerler, geleneğe dahil olmak için. Işıksız gözleri hem aç hem memnun ve razı. Eğilseniz bir kölenin ruh fotoğrafını çekersiniz. Sorusuz, cevapsız, itirazsız, kıvılcımsız. Tutuşmaz, yalım almazlar. Bin okuru varsa bu ülkenin o bin arasında biri yoktur. Birikimleri yol üstü bir kitabeyi sökmeye yetmez. Hâl, bu iken, - ki, hâl budur - kültür mahfillerinde, kitapçılarda, künyelerde, fuarlarda, akademik koridorlarda, açık kapalı oturumların ön saflarında keyiflerince kurulurlar. Afişlerde, ekranlarda karşınıza çıkarlar. Dinler, haya edersiniz sayın efendim.
    Sayın efendim, bendeniz fazlaca ayak altında dolaşmıştım. Oralarda biriktirdim bu gözlemleri. Öteden beri bu mahallenin her hali kulağıma gelir. Binlerce gencin ciğerlerini zatüre ettiklerine iki gözüm ikişer şahittir. Dilleri devlet dili kadar kötüdür. Hiyerarşiye mest olur, sıfatları isimlerinden önde yürür. Sinirleri alınmış, dişleri dolgudur. Bunları niye anlatıyorum belki siz çıplaksınız demek için sayın efendim. Bile bile aldanmıyorsanız seremonileri, gerdan kırmaları sizi aldatmasın. Yunus der, bir hastaya bir tas su taşımazlar. Merhamet der bir yaraya eğilmezler. ‘Korkma sönmez’ der, gölgelerinden korkarlar. Mecnun’a Bağdat’ın yolunu sorarlar; gidiş-dönüş biletlerini Kûfe’ye keserler. Sponsorsuz, rezervasyonsuz adım atmazlar. Yani efendim beytülmal ve vicdanlar üzerinde yüktür bunlar. Hüseyin’in “attan düşüşünü” temaşa etmişlerdir. Hasan’ın matarasındaki suyu çalmışlardır, Hazreti Hasan’ın sayın efendim. Seyyal görünür, seferî süsü verirler. Esasında hangi süvarinin terkisinde ovaya insem derdindedirler, Pabuçlarındaki çamurun hangi bataklıktan olduğunu kendileri bilmez. Öyleyken Suveyş kanalını geçmiş de gelmiş pozundadırlar. Ukbe bin Nafi’nin askeri, el Hamra mimarı, Süleymaniye kalfası, Yesevi müridi havasında medeniyetten dem vurur, ucube kooperatiflere şeref üyesi olurlar. Sırtlarındaki kürk kim bilir hangi forsanındır. Tezleri intihal, cüppeleri bilimler akademisinden çalıntıdır. Dedesinin mezar taşını okuyamaz Kazan’a, Yemen’e Trablus’a iç geçirirler. Esas yangınları, hüzünleri kaçırdıkları sofralardır. En uzak menzilleri de menzilin harcırâhı kadar.
    Haramîdirler, sıkılmazlar, hiç efendim. Bronz madalyalarını sergilemekten, jüri üyesi olmaktan, hiç tatmadıkları lezzetlerin gurmesi görünmekten hiç. Meclise en son gelir, en evvel giderler. Yalnız görünmemeye özen gösterir, çetelerine cemaat süsü verirler. Vakur görünür, muktedir olana gerdan kırarlar. İskeleden iskeleye koşar, bir martıya selam vermez, bir dalgaya dokunmazlar. Turnikelerden geçerken ya eğilir ya da birbirlerine sığınırlar. Bütün vasıtalar onları menzillerine götürür. Daima tanıdık arar, daima bulurlar. Kartvizit koleksiyonları iyi tasnif edilmiştir. Her davetin hasılasını iyi hesap eder, eli boş dönmezler. Randevularına sadık, dostluklarına değiller. Yağmurda şemsiye, rüzgarda kağıt yelpazedirler. Ufak bir esintide dağılırlar. Geç kalmaz, rötar yapmazlar ama, birlikte yola çıkamaz, güneşin doğuşunu seyredemezsiniz. Gurup şiirleri, gurbet türküleri mırıldanır, altın kafes, bülbül, gül derler. Bir mısra düşürseler, kazara bir mısra, Lebid’in şiirini indirir onu asarlar. Devlet, tarih, estetik adına suni sancı çekerler. Gürlerler, yağmazlar. Rahimleri kurudur. Kameralara kümülüs pozu verirler, bulutları boştur. Başkasının sancısını, hüznünü çalarlar sayın efendim.
    Kesik süt gibidirler. Çökelek sayın efendim. Yoğurt olmaz, peynir olmaz, akmaz, kokmazlar. Sıkı kapıkulu, yeminli yanaşma. Kurucu üye olurlar. Yönetim kuruluna şeref üyesi, su şebekesine, dergiye, bültene şeref abonesi. Bir de kolay organize olur, birbirlerini kolay bulurlar. Acaip efendim. Çağ, malum. Bir elin hiç sayın efendim. Kolektif akıl, pazar ve proje. Ellerini, seslerini, birlikteliklerini limited, anonim, adi şirket ortaklıklarına öyle kolay tahvil ederler ki, su gibi, yağ gibi. Belki en iyi yapı kooperatifleri inşa edebilir, arsa çevirebilir, şirket evliliklerine gidebilirsiniz. Belki en iyi soğuk depo işine girebilirsiniz. Belki daha cazibi export import işi. Zengin tedailer ulvi mânâlar yüklerler hesaplarına ve ne sosyolojik analizler ve ne sarı zarflar tırıvırı şerefiyelerine. Kafa kafaya yol bulabilirsiniz ama, istikamet asla sayın efendim. Aynı güzergâha iz süremezsiniz.
    Sayın efendim, adamlarınızı anlıyorum. Hitabım sizedir. Siz sözlerime kulak vermezseniz bu muşmulalar dinlemez beni. Onlar dedim ama, sözüm onlara değil. Nezaket gösterdiniz, dinlediniz, sahiden teşekkür ederim. Bir tek cümlemi not almayışınızdan kayda değer bir şey söylemediğim belli. Zülf-i yâre dokunmadım, kopardım. Olsun sayın efendim. Zülfi yârin bende olması bütün sevenler için bir güvencedir. Sürç-i lisan dahil ne dedimse taammüden efendim. Koruma, korunma saiki, savunma güdüsü, hayra yorma falan fistan. Bile bile ısırgan. Bile isteye muşmula değil. Tez zamanda sözlerim kırbaç olup yüzümde şaklayacak, değirmene taşıdığım su belgelenecek adım gibi eminim. Altımdaki dalı kestim. Olsun efendim. Üstümdeki dal duruyor. Yük trenine binmek istemiyorum. İsyanım gecikti ama, kanım pıhtılaşmadı.
Bir kuş bir çalıya düşer mi, düşer sayın efendim. Şişe kırıldığına göre direncimin son damlasını kullanayım. Son şansım bu kürsü. Bendeniz çok bulgur kuruttum. Büyüklerim kaynattı ben kuruttum. Keza çok hoşaf soğuttum, şimdiye kadar çok hoşaf sayın efendim. Çekirdekli, çekirdeksiz üzüm, kuş. Besni, İzmir, Arapgir. Armut Malatya. Ayva Kastamonu. Kaldıysam kendimden özür için beraatimi istiyorum. Her şeylerini okudum, mecmualarını, dergilerini, bültenlerini. Tüm fotoğraflarına baktım. Bu kara deliği, bu gayyayı iyi tanıyorum ister inanın ister inanmayın sayın efendim. Işığın, müziğin, ritmin nasıl massedildiğini bilirim. Dil, tarih vurgularının nereye çıkacağını peşinen. Keza alkış cümlelerini.
    Milyonları baliğ kara yağız delikanlının kanını nasıl ılıştırdıklarını, bir o kadar genç kızın kulak memelerinin nasıl delindiğini, gönüllerinin hangi usullerle çelindiğini üç maymun sayın efendim. Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Kızıl elmadan bir dilim alabilmek için mi her şey sayın efendim. Hiç düşündünüz mü, neden ekmek arası ciğer yer bu zarif efendiler. Meğer o billur, o yoğun, o rafine, o kıldan ince edebiyat bile sayın efendim. Şiir bile. Nasıl olur efendim. Bilgiye erişimin kolaylığından mı. Herkese yetecek epigrafın mebzul miktar oluşundan mı, herkes Çiçero. İğne deliği, samanlıkta değil gayrı. Gogol demode. Yorgun mahşerde her yazar bir Sümer, bir Asur tableti. Nice devletler kurmuşlar. Asaletlerine inanmamızı bekleyen anıtlar. Bıktım, usandım. Sizce mahallemi terk etmeli, taşınmalı mıyım sayın efendim.
    Sayın efendim, lafı uzattım, mahallemizden, kendimden söz ettim. Gazel okudum, tere sattım. Bıktırdım. Alır ya da almazsınız. Kendimi vareste tuttuğum sanılırsa utanırım ama, büyük konuştum, insafı çiğnedim. Gücendi ulularımız. Karınlarından konuştuklarını. duyuyorum. Dedim ya tanıyorum, yüz hatlarını, ilk sözlerini şıp diye sayın efendim. Gidişlerini, sıvışmalarını. İkili, üçlü konuşmalarını, sözlerini, yazılarını. ‘Bir milletin’ diye söze başlar bütün metinleri, bir milletin. Çocuğu öğütlerken bile bir milletin. Mecmuaları sekiz sütun kaside. Tezlerinde, kitaplarında, oturumlarında, kaldırımlarında bir kapı aralanmaz, bir ışık sızmaz, bir umut devinmez. Kısa vadede kendilerini yürüyen merdivene, uzun vadede yük trenine bırakırlar.
    Benim adıma yeter. Kayıkçı kavgasını meydan savaşı zannedişim yeter. Bertaraf olmayım diye taraf oluşum yeter. Cenk edenler, gırtlak gırtlağa hır çıkaranlar kuzu sarması, fıstık ezmesi şimdi. Bana ayaz yeter. Bu paranın hem yazı hem tuğra yüzü kalp, tedavülden kalksın diyorum, yani mümkünse sayın efendim. Ve sözü bitiriyorum. Kuşkucular kimliğimi merak ediyorlar. Aslında ben de merak ediyorum. Tamamlanamamış bir romandan çıktığımı söylemiştim. Hırsı, öfkesi kifayetsiz bir yazarın elinden düştüğümü. İkide beni yüzüstü bıraktığından yarım kaldım. Tamamlansam Kahramandım, şimdi ucuz kahraman. Sıfatlarım sicil dosyamda, dosyam elinizde. Numaram yok, teşekkür ederim sayın efendim.
 
 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:20.