|
ERDALÇAKIR
BİLGİLİ ŞİİRİN BİLGELİĞİ
“Şiir, bilgi ve zeka ile değil; coşkuyla yazılır” diyor
Eliot. Bu söz, şiirin kaynağına işaret eden bir içerik taşımaktadır.
Bundan, şiirde, bilgi ve zekanın etkiyen iki faktör olarak dışlandığı
anlamı da çıkarılmamalıdır. Eliot’un sözündeki coşkuyu ise, şiire has
Allah vergisi bir yetenek olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü, coşku
sadece şiire özgü bir taşma hali değildir.
Bilginin, kaynağı, neliği, edinimi, işe
yararlığı ve neye tekabül ettiğine dair bugüne kadar yazılan ve
söylenenlere baktığımızda, birbirini tekzip eden, çelişen ya da teyit
eden materyallerle dolu çok kabarık bir arşive sahip olduğumuzu görürüz.
Ama bu, öyle içinden bir kalemde çıkılacak bir arşiv değildir. Sayısız
hipotezler ve temellendirmelerin her birerinin neye istinad ettiğini
araştırmak, işin en zor tarafı; ancak istediğimiz şeye ulaşmanın da en
can alıcı noktasını teşkil eder. Bir filozofun bilgi felsefesini
anlamaya çalışırken, öncelikle o filozofun kaynaklarını, hangi düşünce
iklimini teneffüs ettiğini, yetiştiği muhiti, çağını ve yaslandığı
değerleri tespit etmek gerekir. Bu bir filozof için olduğu kadar, bir
bilgeyi ve bilim adamını anlamak için de önemlidir. Ancak bütün bunların,
konumuzla yani şiirle bilginin yan yanalığı ya da iç içeliği ile ilgisi
nedir veya ne kadardır? En işe yarar soruyu bulup sormaktır asıl olan.
Bunun içinse, konuyu başka bir boyuttan ele alıp derinleştirmeye ihtiyaç
vardır.
Epistemik yaklaşımların her biri bilgiyi kendi anlayışı
doğrultusunda inşa etmeye çalışmaktadır. Sezgici,
şüpheci,deneysel,doğuştan duysal ve daha çoğaltabileceğimiz
epistemolojik yaklaşımlar çerçevesinde bilgi problematiğini irdelemeye
çalıştığımızda, her bir anlayışın, bilginin kaynağını ağırlıklı bir
biçimde birim alan içinde aradığını görmekteyiz. Vahyî bilgiyi, ilhamı,
keşfi, nakil ve akıl bilgisini de bunlara eklediğimizde durum daha da
karmaşıklaşmaktadır. Sorularımızı sormaya başlayalım: Bilgi edinilen
midir, verilen midir? Edinilenin, verili olanı anlamaya çalışmasından
doğan bir total midir? Bilginin yaratı özelliği var mıdır?
Soruları çoğalttıkça demirden bir kafes içine girdiğimiz ve
her şeyi giderek çetrefil bir hale getirdiğimiz derhal fark edilecektir.
Dolayısıyla, üzerinde düşünmek isteyenlere havale etmek suretiyle her
bir soruya birer mim koyup geçelim ve daha ağdalı bir noktaya temas
edelim: DOGMA: Tartışma ve tenkit kabul etmeyen bilgi. Kısaca böyle
tanımlanır sözlüklerde.
Tartışma kabul etmezliği ile dogma,
anlamı itibarıyla neredeyse epistemolojik yaklaşımların bütününün
“dogmatik” bir biçimde kendisinden kaçındığı ve eleştiri oklarını
yönelttiği bir kavramdır. İlginçtir; dogma olarak nitelenenin de
kendisini bu sıfattan sıyırmaya çalıştığı talihsiz bir kavramdır dogma.
Günümüzdeki yaygın kullanılış biçiminde de dogma, dar görüşlülüğün aklı
kızağa almanın, diyalektiksizliğin bir kapsam aracı olarak
kullanılmaktadır. Aklî, deneysel, eleştirel vs. olan üzerine bina edilen
bilginin yoksayımıdır dogma. Oysa düşünme ediminin temel erki olan akıl,
ontolojik anlamda bir dogma değil midir? İnsanın kendisi, içinde
yaşadığı alem, yaşayabilmesi için olmazsa olmaz olan gerekliliklerin
hepsi birer dogma değil midir? O halde insan, dogmanın arkasına
sığınarak neyi dışarıda bırakmak istemektedir? Dogma eleştirisi ile,
hangi sahtekarlığına reel bir kılıf aramaktadır. Bilginin kaynağını
nerede ararsak arayalım ve neyi bilgi olarak kabul edersek edelim, dogma
ile hareket etmemiz ve bir dogmayı bilgimizin hareket mihveri kılmamız,
fark edelim veya etmeyelim, kaçınılmazdır. Tanrı düşüncesi de bir
dogmadır: Öyle ki, insanlık tarihi boyunca inkar edeninin de inananının
da dogmasıdır hem de en temel dogmasıdır. Kıyasıya yapılan tartışmaların,
kılıçların, topların-tüfeklerin, bugünkü nükleer santrallerin ve yarının
ışık(ışın) savaşlarınınodağındaki biricik dogmadır tanrı fikri: Harekete
geçiren, nizam veren, savaşan, savaştıran, sükunu ve barışı sağlayan.
Fakat burada önemli bir noktayı göz ardı etmeden düşünmemiz
gerekmektedir: Tanrı düşüncesi bir dogmadır; ama Tanrı bir dogma
değildir. Çünkü, Tanrı bilginin kaynağı değil; bilginin ve dogmanın
yaratanıdır. İnsan ise ontik bir dogmadır. İnsanın varlık bilgisine
ulaşabiliriz, zatına da. Tanrı’ya bu bağlamda ulaşmak imkansızdır. Bir
tespit daha ilave etmek gerekirse, Tanrı’nın, (tartışan kişiler nezdinde)
varlığı tartışmalıdır; yokluğu değil. Bu gerçekten üzerinde çok
düşünülmesi gereken hassas bir ayraçtır.
Şiirle bilginin imtizacı meselesine döndüğümüzde şunu
söylememiz mümkün olabilir: Bilgi, eğiten yönü, aklı kullanma ve tımar
etme özelliği ile önemlidir. Her şeye lazım olduğu kadar şiire de
lazımdır. Ancak, bilgi, insan hayatının kimi noktalarında kesin bir
belirleyen faktör olarak dururken, şiir için böyle bir şeyden
bahsedemeyiz. Çünkü şiir verili bir hünerdir. Şiirin olgunlaşmasında bir
amil olarak bilgiyi var kabul edebiliriz, ama şiire ulaşma bağlamında
bilgiyi fonksiyonel kabul etmek mümkün görünmemektedir. Bu, sanatın ve
bir takım yeteneklerin doğasını dikkate alarak içerden bir bakış
açısıyla varabileceğimiz bir sonuçtur. Bilgiyi kullanmak suretiyle tenör
bir sesi eğitebiliriz, fakat tenör bir ses var edebilmemiz imkansızdır.
Bilgi, bir şeyin nasıllığını irdeleyerek bilme edimini
gerçekleştirme ve bilinen aracılığı ile sonsuz sayıdaki bilinmeyenin bir
bölgesini daha bilinene dönüştürme avantajı sağlar bize. Ancak
yaratılmış olanın doğasına müdahale etme, yaratılmamış olanı yaratma
gibi bir hak ve avantaj sağlamaz. Yaratılmış olanın bir başka
yaratılmışa müdahalesi, bugüne değin çokça denenip görüldüğü üzere
varlık nizamını ifsad etmekten öte bir şeye tekabül etmemektedir. Şiir
yaratılmıştır ve bir dogmadır: Bilgisine sahip olabiliriz, ancak
yaratılmamış bir şiiri ya da şairi bilgiyle var edemeyiz.
|