[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   
ALİ AYÇİL
 
HÂLÂ EŞYAMIZ YUMUŞAK
 
1
Yunan seyyah Nukios Nikandros, tarih açısından “aydınlanma çağı”nın hemen öncesi sayılabilecek bir zamanda, XVI. yy’da ziyaret ettiği Kuzey Fransa ve Belçika’da, kömür madenlerinin bulunuşuna ait efsaneyi şöyle anlatır: “Saygıdeğer bir yaşlı kılığında görünen melek, o güne kadar fırınını odunla besleyen bir demirciye maden galerisinin ağzını göstermiştir.” Bu bilgiyi bize aktaran Mircea Eliade, metalleri eriterek birbiriyle kaynaştırmayı ilk bulan kişinin de, madenlerin koruyucu azizi Peran olduğuna inanıldığını söyler. Bütün kadim kültürlerde, insan, tabiat ve evren büyük bir beden gibi düşünülmüş ve ona, her birisinden başka bir efsanenin aktığı sayısız mistik/mitolojik damar tarafından can verilmiştir. Ahilerin, ustalığa geçen kalfalar için yaptıkları törenlerde, mesleklerin silsilesini bir bir sayıp, nihayet bir baş ustaya/pire dayandırmaları da, insanın eşyayı biçimlendirme serüvenin salt dünyevi bir ameliye olmadığını, bunun aynı zamanda manevi bir erişkinleşmeyi de içine aldığını gösterir. Yine kadim kültürlerde, insanla eşya arasındaki ilişki, canlı/biçimleyen ile cansız/biçimlenen arasında kurulmuş bir ilişki değildir. Cevherlerin de birer cinsiyeti ve ruhu olduğuna inanılmıştır.
 
2
Descartes’in zihin – beden ayrımı, düşünce tarihinde, dünyayı “eski” ve “yeni” dünya diye ikiye ayıracak kadar etkili oldu. Eski dünya, insan, tabiat ve kâinat arasında kartezyen düşüncenin sebep olduğu türden bir ayrıştırmaya yabancıydı. Zihin – beden ya da ruh - madde birbirinden ayrışmadığı için, örneklerimden de anlaşılacağı gibi, fiziki olan aynı zamanda fiziki olmayandı. Yalnızca kadim kültürler değil, kadim düşünceler de, şu ya da bu oranda, eski dünyanın âlem tasavvuru etrafında şekillendiler. Eflatun’un “ideler kuramı” şeyleri kendi asıllarının birer görüntüsüne dönüştürmekle, dünyayı bir anlamda dünyasızlaştırmış, onu asıl yurt olmaktan çıkarmıştır. Öğrencisi Andronikos’un, eserlerini “fizik” ve “metafizik” başlıklarıyla tasnif ettiği Aristoteles, gerçekte ikiye ayrılmış, parçalanmış bir âlem tasavvuruna sahip değildi. Bu ayrıştırma, filozofun, doğal ve algılanabilir dünyada varolanların tabiatını konu edindiği eserleriyle, “varlığın varlık olmak bakımından” karakterini açıkladığı eserleri arasında yapılmış bir ayrıştırmaydı ve “metafizik,” sonradan ona yüklenen manalardan uzaktı. Kelime, bir sıralamayı vurgulamak için, “fizikten sonra” anlamında kullanılmıştı.   
 
3
Metafizik düşünce, bir ucunda “teoloji” diğer ucunda “ontoloji”nin bulunduğu bir hat üzerinde seyreder. Onun, yaratıcı ve yaratılış üzerine söyledikleri, ruhsal tecrübelerden uzaktır. O da tıpkı diğer felsefe dalları gibi, aklın yolunu takip eder ve kavramları kullanır. Başka bir deyişle “metafizik” hakikati tecrübe etmez, olsa olsa onu gösterir. Metafiziğin hem şiirle hem de mistik/tasavvufi deneyimlerle yolunun birleşip ayrıldığı yer burasıdır. İster Hıristiyan mistisizminde, ister İslam tasavvufunda olsun, metafiziğin işaret ettiği ya da tanımlamaya çalıştığı alan, ancak kalbî/ruhi bir tecrübeye döküldüğünde anlam kazanabilir. İlkinde teori ve kavram, ikincisinde duyuş ve sembol söz konusu olduğundan, dili kullanma biçimleri ve ona yükledikleri fonksiyonlar birbirinden farklıdır. Yine dili kullanma biçimleri göz önüne alındığında, şiirin,  metafizik düşüncenin değil, onun pratik bir deneyime dönüşme alanı olan mistikliğin/tasavvufun cephesine daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü tasavvuf, fiziken var olmayan ama ruhen tecrübe edilen “seyr –i süluk” aşamalarını ve eşyanın öteki hallerini dilde inşa edemedikçe, kendisi de var olamayacaktır. 
 
4
Şiirin, metafizik düşünceye değil ama onun deneyime döküldüğü mistik alana yakın olduğunu söylemekle işimiz hallolmuyor. Gerçekte şiirin metafizikle ilişkisi muğlâk bir ilişkidir. I7. yy’da, eski dünyada, henüz âlem tasavvurunun düşünce tarafından bir parçalanmaya tabi tutulmadığı bir dönemde, İngiliz şair John Donne ve arkadaşları için “metafizik şairler” denmişti. Donne ve arkadaşlarının, şiirde derin bir arayışa girdikleri bu dönemin ve şiirinin tekrar gündeme gelmesi, modernliğin inşa ettiği “yeni dünya”da bir başka şairin, Eliot’ın,  onları işaret etmesi sayesinde oldu. Eliot onlarda, kendi çağının eksiğini, “her türlü olgu, durum ve yaşam biçimini bağdaştırabilme, kavrayabilme ve değerlendirme” yeteneğini bir arada görmüştü. 17. yy İngiltere’sinin “metafizik şairler”iyle, modern şiir arasındaki akrabalık, dolaylı da olsa, modern şiirin metafizikle ilişkisini kavrayabileceğimiz kimi ipuçları taşır. Descartes’in zihin – beden ayrımı üzerinden yol alınarak inşa edilen yeni dünya/modernlik, fiziki dünyayı mekanik bir düzen halinde inşa edince, eşyanın şiiriyete kapı aralayan öteki çağrışımlarının üzerine kalın bir perde çekildi. Modern şiir, modernliğin getirdiği bir imkândan ötürü değil, modernliğin götürdüğü bir imkânı yeniden kullanmak üzere hareket etmiştir. Modern şiir tam da modernliğin parçaladığı âlem tasavvurunu tekrar bütünlemeye giriştiği için modernliğe karşı bir cephede durur. John Donne ve arkadaşları, şiirlerini metafiziğin hizmetine sunmuş değillerdi. Ancak onların şiirlerinde, sonraları modernlik tarafından saf dışı bırakılan metafizik alanın işaretleri vardı ve bu da modern şiiri birinci derecede ilgilendiriyordu.
 
5
Bir şiirin metafizik düşünüşe aracılık etmesiyle, bir şiirde metafizik gerilimlerin olması tamamen farklı durumlardır. Bizim, bir şiirin metafizikle ilişkisinden kastettiğimiz birinci değil, ikinci durumdur. Şiirin metafizik düşünüşe aracılık etmesi, başka bir deyişle ruh – beden ayrımının birinci cephesini omurga haline getirmesi, bir şiiri mümkün kılan bereketli duyuşları kısırlaştırır. Eğer Goethe kendisinden sonraki Alman şiirine bir darbe indirdiyse, bunun sebebi, Kant’ın da etkisiyle, iyi estetize edilmiş, soğuk bir zeminde yol almış olmasındandı. Hölderlin’i kurtaran ise, Goethe’ye direnmekle, şairi şiire çeken gerilimi ehlileşme tehlikesinden uzak tutmayı başarmasıydı. Birebir denk düşmeseler de, benzer bir karşılaştırmayı Mevlâna ve Yunus için de yapabiliriz. İlki, bariz bir biçimde ruh  - beden ayrımının birinci yakasında durur ve şiir, önceden düşünülmüş tasavvufi bir düzeneğin aracısı konumundadır. İkincisindeyse, tercih edilmiş bir düşünme sistematiğinin değil, her dem bir coşku olarak dile gelen bir oluş halinin şiirleşmesi söz konusudur. Şunu da eklemekte yarar var: Bir şiirdeki metafizik gerilim, her şairde, şairinin dünya görüşüne işaret etmez. Şairi mistik bir eğilim içinde olmasa da, bir şiir metafizik gerilimler barındırabilir; bu, adı konmamış varoluş durumunun şiirde tecelli edişidir.
6
Modern şiirin metafizikle ilişkisi, bizzat metafizik bir düşünüşe ya da kavrama gönderme yapmasından öte, onun doğasına mündemiç bir ilişkidir. Modern şiirin ilk inşasının gerçekleştiği XIX. yy’da, Batı kültürü ruh – beden ayrımının ikinci yakasına teslim olmuş durumdaydı. Hakikate akılla ulaşılabileceğine inanılan ve tabiatın birimlere ayrılarak deneye tabi tutulduğu bir zeminde, doğal olarak dil de şeylerin dünyeviliği üzerinden kurgulanmaya başlamıştı. Şiir, hem imge yoluyla kelimeleri çağrışıma açık hâle getirmekle, hem de yine bu yolla eşyayı yumuşatmakla, fiziksel dünyanın akıl tarafından inşasına karşı çıktı. Metafiziğin, modern şiirin doğasına mündemiç oluşu, bu karşı çıkış ya da modernliğin düzenini bozma çabası sebebiyledir. Ancak Batı dünyası, yeni düzeninin oluşum süresi boyunca bu karşı çıkışın içerisini doldurabilecek kültürel donanımını peyder per kaybettiği için, karşı çıkış da zaman içinde akamete uğradı. Batıda şiirin bugün geldiği nokta, bu serüvenin bir sonucudur. Modern Batı şiiriyle karşılaştırdığımızda, Modern Türk şiirinin, başından beri âlem tasavvuru parçalanmamış ve kültüründeki metafizik öğeleri diri tutmuş bir zeminde şekillendiğini görürüz. Bu önemlidir. Önemlidir çünkü, Türk şiiri, modernliğe karşı çıkan modern şiirin Batıda bulmakta güçlük çektiği ruhi ve kültürel tecrübelerle mücehhez bir dil içerisinde yol almıştır.
Kuşağımın şairlerinden Cevdet Karal, yakın bir zamanda yayınladığı son kitabı Hilkatin İlk Günleri’nde, bu ruhi ve kültürel tecrübeleri şiirin bir imkânı olarak başarılı bir biçimde kullandı. Hem Yunus hem de Dağlarca ile akrabalık kurmuş bu mütevazı şiir,  bir buçuk asırlık modernleşme serüvenimize rağmen âlem tasavvurumuzun bir ruh – beden ayrımına kurban gitmediğini ve kültürel zeminimizi koruduğumuzu gösteren önemli işaretler taşıyor. Hâlâ eşyamız yumuşak ve hâlâ eşyanın ruhuyla konuşabiliyoruz.
 
siz ey
gökte açılmış bekleyen ağır kanatlar
duyulmuş mu benden önce duyduğum
karda kumaş biçen makas sesleri var
kar iner alır bir ruhu, ama nereye koyar
                                                      Cevdet Karal
7
Dilin ilk ve en çıplak hâlini aradığı için, şiir, modernlik düşüncesinin yumuşak karnını oluşturur. Çünkü şiiri mümkün kılan dil, kartezyen bakışı mümkün kılan mantığı bertaraf eder. Anlatmak istediğim şu: Şiir dili, fizik ve metafizik üzerinden inşa edilen iki yakaya da ait değildir. O, varoluşun üzerine tarih, kültür, düşünce vb. tarafından giydirilen gömlekleri yırtarak, onun en saf haline ulaşmayı ister. Biz şiir vesilesiyle madde olanın aynı zamanda madde olmayan olduğunu tecrübe ederiz.
 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:20.