|
LAURENT MİGNON
ORTADOĞU: YIKINTILARDA İNŞA
Lübnan... Aslında binbir kere görülmüş resimlerdi onlar.
Parçalanmış vücutlar, yıkıntı halindeki evler, korku ve acılar.
Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta ve Ortadoğu’nun ötesinde. Çok ötesinde...
Şu anda dünyada otuz beşten fazla savaş vardır. Çoğu savaş
medyada yansıtılmıyor bile. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri 250’den fazla
savaş yaşanmıştır. Onların sonucunda, yüzde doksanı sivil nüfustan
oluşan yirmi üç milyon insan ölmüştür. Savaşları başlatanlar erkek
olmalarına rağmen ve onları yürütenler asker olmalarına rağmen, 1945’den
sonraki savaşlarda ölenlerin dörtte üçü kadındır ve askerlerden çok daha
fazla çocuk ölmüştür.
Çoğu savaşın asıl nedeni -zülmün asıl nedeni olduğu gibi -
emperyalizm ve onun çeşitli şekilleri. Emperyalizm, yani yayılmacı
kapitalizm ve milliyetçilik. İsrail’in Lübnan’a saldırısını-ve buna
paralel olarak yürütülen, ama aynı derecede medyaların dikkatini
çekmeyen kanlı Gazze operasyonunu- bu bağlamda değerlendirmek
gerekmektedir. İsrail, herşeyden önce, Avrupa kökenli milliyetçi bir
ideoloji olan siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in sözleriyle, “batı
medeniyetinin bir öncü kalesidir”. Siyonizm, Avrupa kökenli
antisemitizme ve Hristyan kökenli Yahudi düşmanlığına tepkisel yönleri
varsa da, ondokuzuncu yüzyıl sömürgeci ruhunun bir taşıyıcısıdır. Kırk
yıl önce Les Temps Modernes adlı dergide, önemi bugün bile
azımsanamayacak “Israël, fait colonial?” (İsrail, bir sömürge gerçeği
mi?) adlı makalesinde Marksçı şarkiyatçı Maxime Rodinson, İsrail
devletinin temelindeki sömürgeci özün altını çizmiştir. Yani Filistin ve
Lübnan’daki olayları kavramak için başvurulması gereken kuramlar sömürge
karşıtı ve anti-emperyalist kuramlardır, gizemcilik ve ırkçılık karışımı
olan Yahudi-Mason komplo teorileri değil.
Amerika’nın Ortadoğu’ya yönelik yeni sömürgeci
politikalarında İsrail bir piyon olarak kullanılmaktadır. Israel,
Ortadoğu’ya entegre olmayı reddettiği sürece bu şekilde kullanılmaya
devam edecektir. Fakat, başka bir dünya mümkün olduğu gibi, başka bir
İsrail de mümkün ve bu imkanı gerçekleştirmek için mücadele edenler de
vardır. Her yerde olduğu gibi, İsrail’de de barış yanlıların girişimleri
hainlik olarak değerlendirilse de... Bu bağlamda, bütün “Ya sev, ya terk
et”çilerin ötekiyi şeytanlaştırmalarına karşı koymak, barışçıl
alternatifler geliştirmek ve uygulamak özgürlük, eşitlik ve kardeşlik
yanlısı olan herkesin uğraşı olmalı. Dünyanın her kıtasında olduğu gibi,
Ortadoğu’da da düşman belli bir halk değildir, düşman, insanı
insandışılaştıran ideolojilerdir.
Aslında Ortadoğu’da durum göründüğü veya sanıldığı kadar
umutsuz değildir. Bir çözüm başlangıcı, bütün sınırları aşmayı göze alan,
tarihin bir savaş silsilesinden ibaret olmadığını, daha çok kültürel
anlamda bir alış veriş tarihi olduğunu vurgulayan bir diyalogta aranmalı.
Ortadoğu tarihinde çokkültürlülükten çok daha anlamlı bir kavram olan
kültürlerarasılık bir anahtar kelimedir, son yarım yüzyıl için bile.
Bölgenin edebiyatına çoğulcu ve çok dilli bir bakışın, edebî
araştırmalar bağlamında çok faydası olabilir, ama -daha da önemlisi -
insanlar ve halklar arasındaki ilişkiler bağlamında da, çünkü bu diyalog,
barışçıl bir beraberlik için ortak bir zeminin zaten var olduğunu
gösteriyor.
Sadece İsrail’in kuruluşundan sonraki Filistin edebiyatı veya
edebiyatları üzerine odaklansa bile, bu zeminin sağlamlığı belli oluyor.
İsrail radikal solunun kültür yayınlarının, Arapça baskılarında İsrail
topraklarında yaşayan Filistinli aydınlara sayfalarını açması, Mahmud
Derviş ve Semih el-Kasım gibi önemli Filistin şairleri için başka bir
yerde olmayan yayın imkanları vermiş oldu. Yani Filistinli ve İsrailli
Marksçı aydınlar arasında gelişen bu öncü diyalog, verimli sonuçlar
verdi ve modern Filistin şiirinin gelişmesine önemli katkılarda bulundu.
Bunun yanında modern İbranice ve Filistinli Arapça edebiyatlarındaki
melezlik alanları da kültürlerarası ilişkiler bağlamında önemli ve
ilginç bir araştırma alanı: Mesela Mahmud Derviş’in kimi şiirlerinde
İbranice Tevrat ve modern İbranice şiirinin öncülerinden Haim Bialik’in
eserleriyle metinlerarası ilişkilerinin olması... Yahut bazı İsrail’de
yaşayan Filistinlilerin eserlerini İbranice olarak vermeleri. Elbette,
Antun Şammas ve Said Kaşua gibilerin tutumu birçok tartışmaya neden
olmaktadır. Ancak, bu tartışmalar Filistin’e özgü değildir. Sömürgecilik
döneminde kendilerini anadilleri ile değil mesela, Fransızca, İngilizce
veya Portekizce ile yani sömürgecinin dili ile ifade etmeyi tercih eden
birçok Afrikalı aydın var. Onlar da hainlik suçlamalarına maruz
kalmışlardır, fakat olay bu kadar basit değil. Sömürgecinin dilini
sahiplenmek, onu yerlileştirerek fethetmek, sömürgecinin dilini
çoğullaştırmak da kültürel anlamda dirilmenin, siyasi anlamda direnmenin
bir yoludur. Böyle bir bağlamda İbraniceyi filistinlileştirenler gözardı
edilmemesi gereken yaratıcı mücadele ve buluşma alanları kurmuş
oluyorlar. Yani, insancıl ülküler etrafında buluşan edebiyatçılar çoktan
barışçıl birlikte yaşama alanları kurmuşlardır. Çözüm, belki de, onların
tecrübelerini toplumsal alanda yeniden yaratmak.
Tabii saf olmamak gerekiyor. Sırf edebiyatla emperiyalizme
karşı konulamaz. Edebiyat ne Angola’da, ne Cezayir’de, ne de
Hindistan’da, sömürgeci güçleri yenmiştir. Ancak, istenmeyen olsa da,
biraradalığın yarattığı kültürlerarası ilişkilerden ve edebiyattaki
yansımalarından yola çıkarak, siyasi çözümler üretmek için gerekli olan
diyaloğa insani ve insancıl bir boyut katmak mümkün. Herşeye rağmen,
kurumamış kanın doğurduğu haklı tepkilerin, yeni kan akıtarak değil,
mürekkep akıtarak barışçıl ve verimli bir eyleme çevrilebiliceğine
inanmak lazım. Bugüne kadar hiç bir silahlı mücadele kalıcı ve huzurlu
bir barış getirmemiştir. İnsancıl kalemşörler silahşörlere meydan
okumalı. Evet, başka bir dünya mümkün. Ve gerekli. Dünyanın bütün
çocukları için.
|