|
MEKTUBA, MEKTUPLAŞMAYA
VE KARTPOSTALA DAİR / M. ORHAN OKAY
Edebî tür dediğimiz kategorilerin epey karmaşık hale geldiği
bir dönemi yaşıyoruz. Artık şiir, hikâye, roman, tiyatro gibi klasik
türleri, daha sonra bunlara katılan hitabet, deneme, tenkit, makale,
sohbet, fıkra, hatırat, gezi, günlük, mektup hatta biyografi,
bibliyografya, tarih gibi nispeten modern sayılabilecek türleri
birbirinden ayırmak kadar tarifleri bile güçleşti (Aslında bu türlerin
çoğu neredeyse insanlık tarihi kadar eski olmakla beraber bunların
hangilerinin ‘edebî’ olma vasfını taşıyabilecekleri de zaman zaman
münakaşa konusu olmuştur. Bahsettiğim ‘modernlik’ türün ortaya çıkışı
ile değil, edebî türler arasında sayılmasıyla ilgilidir). Son yıllarda
şiir, anlatı, oyun gibi daha yalın tür adları üzerinde duruldu. Bununla
beraber bunların birçok eserde birbiri içine kaynaşmasının bu son
sınıflamayı da güçleştirdiği muhakkaktır.
Mektup konusuna girmek için bu kısa girişi yapmak zorunda
kaldım. Çünkü mektubun da ne dereceye kadar bir tür olduğu, daha doğrusu
edebî bir tür sayılıp sayılamıyacağı münakaşaya değer görünmektedir.
İnsanın çok defa kendisi için tuttuğu, bir çeşit hafıza/hatırlatma
faydasını beklediği günlük ve hatırat gibi mektup da benzer kategori
içinde kabul edilebilecek bir metin görünümündedir. Bunların ortak
özellikleri mahremiyetleridir. Günlük ve hatıratın bu bakımdan daha
mahrem yazılar olmasına mukabil, insanın bir yakınına yazdığı mektup en
azından tek bir kişi ile de olsa mahremiyetin sınırı dışına çıkmış
olmaktadır. Günlük ve hatıratın, kalıcı olması isteniyorsa bir tarafa,
prensip olarak sadece kendisi için yazıldığı, gerektiğinde yakılmak vs
yoluyla ortadan kaldırılabileceği düşünülebilir. Mektubun ise daha
kaleme alındığı andan itibaren, sınırlı da olsa bir veya birkaç kişinin
okuyacağı kabul edilmiş demektir. Bütün bu özellikler dikkate
alındığında günlük ve hatıra gibi mektubu da bir edebî tür olarak
telakki etmemek gerekir. Çünkü ne olursa olsun edebî metinlerin az-çok
bir okuyucusu vardır ve yazar şuurlu olarak veya şuuraltında, bilmediği,
tanımadığı bu okuyucularını da dikkate almış, belki bir kurmacaya doğru
genişletmiş, hiç değilse kelime seçiminde, cümlelerin tertibinde,
kompozisyonda itina ederek bir üslûp oluşturmaya dikkat etmiştir.
Halbuki günlük, hatıra ve mektuplarda yalnızlığın çerçevesinde olmanın
yahut çok dar bir muhatap/dost çevresinde bulunuşun rahatlığı, tabiiliği,
fakat bunlara bağlı olarak düzensizliği, itinasızlığı vardır.
O halde günlük ve hatıra gibi mektup da bir edebî tür
değildir. Doğru! Nitekim mektup bahsinde bizden daha erken uyanmış,
bunun önemini kavramış ve bir yığın mektubu kitap haline getirmiş olan
Batı kültürlerinde on altıncı yüzyıldan beri konuyla ilgili pek çok
yayın yapılmış olduğu halde, bunların edebî bir tür olarak telakkisi on
sekizinci yüzyıldan sonralara rastlar. O zaman bile bunlara şüpheli bir
ara-tür olarak bakıldığını zannediyorum. Çünkü bunların edebî birer
metin sayılabilmelerinin ilk şartı, tıpkı gerçek edebî türlerde olduğu
gibi, daha kaleme alınırken yayınlanma arzusunun, kararının bulunmasıdır.
Yoksa herhangi bir insanın değil, bir edebiyatçının bile ölümünden sonra
“evrak-ı metrûke”si arasında bulunmuş günlük, hatırat, aldığı-yazdığı
mektuplar vs kalıntılar bir “post-scriptum” dizisinden yayımlanabilmişse
de edebî bir metin olmamıştır. Bunun bir istisnası yazarın,
yayımlanmasını düşünerek yazdığı günlük ve hatıra gibi meselâ “açık
mektup” yahut “okuyucuya mektup” cinsinden metinler olabilir. Tabii
bunlarda da edebî eser sayılabilmenin başka şartları bulunuyorsa.
Birçok günlük ve hatıratın bazan siyasi sebeplerle, bazan da
hayattaki kişileri yahut yakınlarını rencide edeceği endişesiyle geç
yayımlandığı veya hiç yayımlanmadığı bilinmektedir. Mektup
yayımlanmasının da şüphesiz buna benzer sınırları vardır. Ali Ekrem Rıza
Tevfik’e gönderdiği bir mektubunda diyor ki: “Artık mektubumda şahsiyat
da bulunur, ehass-ı hususiyat (özellerin en özeli) da! Siz kendinize
lazım olan mebahisi alırsınız, benim coşkunluklarımı da bittabi
mektubumda medfun (gömülü) bırakırsınız”. Ali Ekrem Bey bunu tenbih
etmiş ama onun ‘şahsiyat’ dediği, özelin özeli dediği çok özel bilgiler,
hatta sövmeler bile ‘medfun’ kalmamış, işte böyle, bir süre sonra
yayımlanavermiştir*. Günlük ve hatıralar gibi özel mektupların bile
‘daha özel’ bir dikkatle yazılması gerektiğine bu hadise bir ibret dersi
olmalıdır.
Mektuplaşmanın insanlık tarihinde, tablet üzerine
yazılanlarından başlayarak çok eski bir tarihi var. Edebî tür olarak
düşünülmesinin, münakaşa edilmesinin ise daha yakın yüzyıllarda bahis
konusu olduğunu yukarıda söyledim ve bunun için de bazı şartların
gerektiğini belirttim. Tekrar bu konuya dönersek, bu şartların başında,
öteki türlerde olduğu gibi, yazarının bir edebî eser ortaya koyma
gayreti, arzusu ve hemen yahut ileri bir tarihte yayımlanma niyeti
olmalıdır. Osmanlı basınında “muhaberât-ı aleniyye” diye başlayıp yakın
zamanlarda da tek tük görünen açık mektupların, alelâde mektuptan, daha
doğrusu asıl mektuptan (açık mektuba mukabil bunlara kapalı mektup mu
demeli?) farklı olması tabiidir. Mektupların üst köşelerine
yerleştirilen tarihler bunlarda çok defa olmadığı gibi selâm faslı da
pek bulunmaz. Dedi-kodu ve mahrem fısıltılar hiç yoktur. Ama böyle bir
yazıya da mektup demek mümkün müdür, şüpheliyim. Nurullah Ataç’ın
“Okuruma Mektuplar”ı, hele “Keziban’a Mektuplar”ı acaba ne dereceye
kadar mektup sayılabilecektir? Bunların edebî birer metin olduklarında
şüphe yok. Bence bu gibi yazılara, mektup tarzında kaleme alınmış deneme,
sohbet yahut tenkit yazıları denilmesi daha uygun olur. Ama, ısrarla
mektup diye bir edebî türden bahsedilecekse işte o, bu sonuncu örnekler
arasındadır. Yani her sanat eseri gibi biraz sun’ilik taşır, her ne
kadar tabii bir üslûba özenilmiş olsa da. Fakat önce Batı’da,
Tanzimat’tan sonra da bizde ‘mektubat’, ‘muhaverat’… adlarıyla
yayımlanan, son yıllarda örnekleri süratle çoğalan mektupların hemen
hepsi bence edebî tür denilemiyecek ‘özel’ mektuplardır.
Şu ‘edebî tür’ olup olmamaları dışında, işin başka bir yanı
mektupların edebî bir değer taşıyıp taşımadıklarıdır. Bu da ayrı bir
konudur. Açık mektup, yani ‘tür’ tarifine girip de edebî olmayan,
olamayan, siyasi makale seviyesinde yahut alelâde bilgiler ihtiva eden
mektuplar olduğu gibi, bu türe girmiyeceğini ileri sürdüğümüz özel
mektupların bazılarının da edebî değer taşıyabileceğini nasıl
reddedebiliriz? Sanatkârların, sanatkâr ruhlu insanların, her biri birer
lirik şiir değerinde olan nice aşk mektupları, dost mektupları vardır.
Görüldüğü gibi mektup meselesi epey karışık. Bütün zengin
örneklerine rağmen net bir edebî tür olamıyor. İşi biraz daha
karıştırmak için manzum mektupların, mektup gibi yazılmış şiirlerin,
mektup halinde yazılmış hikâye ve romanların hatta seyahat yazılarının
varlığından bahsedecek olursak mektubun öteki türlerle nasıl iç içe
girmiş olduğunu görürüz. Şehzade Bayezid’in babası Kanunî Sultan
Süleyman’a gönderdiği “Ey serâser âleme sultan Süleymanım baba” diye
başlayan hazin mektubu ile Kanuni’nin ona cevap olarak yazdığı “Ey
demâdem mazhar-ı tuğyân u isyanım oğul” mısraıyla başlayan aynı
uzunluktaki mektubu, Kemalettin Kamu’nun, alt adı “Son Mektup” olan
“İzmir Yollarında” adlı şiiri, Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed’e
Mektup”u, Bedri Rahmi’nin “Yaradana Mektuplar”ı, Nazım Hikmet’in “Karıma
Mektup”u pek çok örnekleri bulunabilecek manzum mektupların yahut mektup
tarzında yazılmış şiirlerin en güzellerindendir. Şeyh Galib’in manzum
hikâye çerçevesinde düşünülebilecek olan Hüsn ü Aşk’ındaki Hüsn’ün ve
Aşk’ın birbirine mektupları da manzum mektuplar arasında sayılır. Halide
Edib’in Handan’ı tamamen mektuplardan meydana gelmiş bir romandır.
Edebiyatçılar arasında belli bir konu üzerinde ve
yayımlanması niyetiyle yazılmış mektuplar ise ayrı bir kategori
oluşturur. Muallim Naci ile Beşir Fuad’ın Victor Hugo, romantizm-realizm
ve dil konularında, yayımlamak kararıyla başlattıkları
mektuplaşmalarının İntikad adıyla kitaplaşması bunlardandır.
Bütün bu özelliklerini dikkate alarak mektubun edebî bir
türden çok, bir ifade vasıtası, ifade tekniği olduğu şeklinde
düşünülmesi daha doğru olacaktır (Türk roman ve hikâyesinde mektubun bu
açıdan ele alındığı bir araştırma için, bk. Emel Kefeli, Anlatım Tekniği
Olarak Mektup, İst. 2002). Bu değer yargısı kabul edildiği takdirde
kurmaca olmayan, yani gerçek mektuplar, aralarında çok güzel üslûpla,
lirik bir şiir diliyle yazılanlar ve tatlı tatlı okunanlar da dahil
olmak üzere bütün gerçek mektuplar netice olarak bana göre birer belge
değerindedirler. Tarihî, siyasi, askerî, dinî, tasavvufî, fikrî, felsefî
nihayet edebî konularda dönemlerine, kişilere, kişiler arasındaki
ilişkilere, sanat eserinin arka plânında, okuyucunun çok defa bilmediği
genèse meselesine yani eserin tekevvünü:oluşumu safhalarına ışık tutan
vazgeçilmez kaynaklardır. Mektubu böylece bir belge değerinde
düşündüğümüzde, bunlarda verilen bilgilerin her zaman doğru olup
olmadığı da akla gelebilir. Veya mektup yazarı doğru olarak telakki
etmişse bile objektif kalabilmiş midir? Hiç şüphesiz işin bu tarafı
tahkike muhtaçtır. Bilgi olarak faydalandığımız bütün öteki kaynaklar
gibi. Mektubu okuduğumuz zaman ilk vereceğimiz ihtiyatlı değer yargısı
ise şöyle olmalıdır: “Mektubu yazan kişinin filanca hakkındaki kanaati
şudur”; yahut “Şu eserini şu tarihte, şu şartlarda vücuda getirdiğini
söylüyor”. Doğruluğu ayrıca irdelenmek üzere bu kadar bir bilginin bile
önemli olduğunu biyografi yazarları iyi bilir.
Mektup ve problemleri üzerine bu kafa karıştıran bahislerden
sonra biraz daha düzenli bilgilere, mektup yayıncılığına sıra gelmiştir.
Türk divan edebiyatı geleneğinde resmî ve özel mektuplar “inşâ=nesir”
sanatı olarak kabul edilmiş, itibar görmüştür. İtinalı bir dil ve
üslûpla kaleme alınan bu gibi mektuplar derlenip ‘münşeat mecmuası’
denilen el yazmalarında bir araya getirilmiş, matbaanın
yaygınlaşmasından sonra da birçoğu kitap halinde yayımlanmıştır. Hatta
bu gibi mektupların kimlere ve nasıl bir tarz ve üslûpla yazılacağı,
kişi ve makamlara göre nasıl hitapta bulunulacağı, bir isteğin nasıl arz
edileceği ve son saygı ifadelerinin, hatta yazanın kendi adının hangi
sıfatlarla belirtileceği hakkında didaktik mahiyette ve örnekleriyle
eserler de kaleme alınmıştır. Bu gelenek Osmanlı’da Tanzimat’tan sonra
da uzun süre devam etmiştir. Şurası muhakkak ki hemen her topluma ve her
devire mahsus olmak üzere mektubun farklı yazılış âdâbı ve protokolü
vardır, ama vardır.
Münşeat mecmuaları dışında özel mektupların herhangi bir yazı
içinde veya kitapta yahut bir kişiye ait toplu olarak yayımlanması bizde
Batılılaşma süreciyle başlatılmıştır. Akif Paşa’nın Şeyh Müştak’a diye
bilinen mektubuyla, Şinasi’nin Paris’ten annesine yazdığı mektup nesir
türünde de ilk sadeleşme ve tabiileşme örnekleri arasında gösterilmiş,
aynı zamanda bunlara edebî bir değer atfedilerek yahut belge kabul
edilerek yayımlanmış ilk özel mektuplardır. Bunlara Namık Kemal’in
değişik kişilere yazdığı mektupları da ilâve ederek bir kitapta toplayan
Ebüzziya Tevfik olmuştur (Nümune-i Edebiyat-ı Osmaniye, İst. 1296/1879).
Osmanlı döneminde bir kitapta toplanmış pek az örneği bulunan özel
mektup külliyatı yayınları arasında Ahmed Midhat-Muallim Naci arasında
Muhaberat ve Muhaverat (İst. 1301/1884), Beşir Fuad-Fazlı Necip arasında
Mektubat (İst. 1305/1888) ve Abdülhak Hamid’in Mektuplar’ı (İst.
1334-1335/1915-1916) sayılabilir.
Cumhuriyet döneminde, özellikle de 1960’lardan sonra, okuyucu
ve araştırmacılardan gördüğü ilgi üzerine hatırat türü kitaplarla
beraber mektup külliyatlarının yayımlanmasında da büyük artışlar
olmuştur. Namık Kemal’in, Abdülhak Hamid’in, Tevfik Fikret’in, Hüseyin
Rahmi’nin, Ziya Gökalp’ın, Süleyman Nazif’in, Mehmed Akif’in, Tahir
Olgun’un, Yahya Kemal’in, Ahmed Haşim’in, Nazım Hikmet’in, Memduh Şevket
Esendal’ın, Tanpınar’ın, Arif Nihat Asya’nın, Samiha Ayverdi’nin Cahit
Sıtkı’nın, Mehmet Kaplan’ın, Necatigil’in, Bedri Rahmi’nin mektup
külliyatları bunlar arasındadır*. Bazı dergiler de konu ile ilgili
araştırma, yorum ve mektup örneklerini veren oldukça hacimli özel
sayılar çıkarmışlardır. Bunlar arasında Tercüme (N. 77-80, 1964) ve Türk
Dili (N. 274, 1974) dergilerinin özel sayıları zikredilebilir. Türk Dil
Kurumu da “Güzel Yazılar” dizisinde tek ciltlik bir “Mektuplar”
antolojisi çıkarmıştır. İnci Asena, Batı dillerinde yazılmış
mektuplardan yaptığı bir antolojiyi Mektuplar (İst. 1994) adı altında
toplamıştır. 1983 yılından beri de Düşün Yayınevi tarafından yirmiden
fazla mektup külliyatı yayımlanmıştır.
* * *
İster edebî bir tür sayılsın, ister belge mahiyetinde olsun,
isterse bunların dışında tamamen özel ve mahrem olsun mektup diyince
akla kartpostallar da gelivermeli. Konumuz açısından, yani verildiği
önem, yayımlanmaları, üzerinde konuşulmaları ve yorumları bakımından
kartpostalın talihi mektuplarınki kadar parlak değil. Ben yine de
kartpostalı mektubun bir alt kategorisi olarak düşünmek istiyorum.
Kartpostal, kısa mektup ile fotoğrafın özel bir terkibidir. Dikkatli bir
yorumcu onların arka yüzlerindeki o kısa notlar kadar ön yüzlerindeki
resimleri de konuşturmasını bilir.
Kartpostal hayatımıza ne zaman girmeye başlamıştır? Mektup
kadar eski olmadığı için ilk örneklerinin yıllarını aşağı yukarı
bilmekteyiz. Şurası muhakkak ki kartpostalın tarihi fotoğrafın tarihinin
arkasından gider. Buğulu kahverengi görünüşleriyle bugün bizde nostaljik
duygular uyandıran ilk fotoğrafların, yani dagereotip’lerin Avrupa’da
1838’den sonra yapılmaya (imal edilmeye mi demeli?) başlandığı
bilinmektedir. Demek ki bizim Tanzimat fermanının okunmasına çeyrek
kala. Fotoğrafın biraz lüks ve pahalı bir fantezi olan bu ilk
özentilerine sadece seçkin bir sınıfın müşteri olduğunu ve ilk yıllarda
fazla yaygınlaşmadığını tahmin etmek zor değil. Bu yıllarda fotoğraf
âdetâ ‘elle yapılmış’ bir sanat eseri gibi tek (ünik) nüsha olarak
meraklı zenginlerin baş köşelerinin süslüyor olmalıdır. Daha 1840’lı
yıllarda bazı Avrupalı fotoğrafçıların İzmir’e, İstanbul’a gelerek
fotoğraf çekmekte oldukları kaynaklarda geçmektedir**.
Her mamûl nesne gibi fotoğrafın da yayılması için ucuza mal
edilmesi, yani fabrikasyon halinde çoğaltılmasına ihtiyaç vardı.
Fotoğrafın fabrikasyonu ise kartpostal denilen nesnenin keşfedilmesiyle
ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar da haliyle aile resimlerinden değil,
herkesi ilgilendirecek konulardan seçilmeliydi. Böylece önce şehirlerin,
güzel ve muhteşem binaların fotoğraflarından başlayarak daha sonra
meşhur adamların, sanatkârların, âlimlerin portreleri, derken gördüğü
ilgi üzerine çocuk ve hayvan fotoğrafları, röprodüksiyonlar hatta
zamanla karikatürler bile kartpostalların konusu olmaya başlamıştır.
Kart postal, yani posta kartı. İşte fotoğrafın mektupla
ilgisi daha adından itibaren başlamaktadır. Aslında işin asıl ticârî
cazibesi, mektuba kıyasla daha ucuz gönderilebilecek bir haberleşme
vasıtası bulmaktı. Bu maksatla 1870’li yıllarda Avrupa ülkelerinin posta
idareleri bu “mürâselât”ı kurallara bağlamağa başladılar. Açık
göndermek, yani zarfa koymamak, kartın sadece arka yüzünün yarısına
yazmak, diğer yarısını da pul ve adres için boş bırakmak şartıyla daha
ucuz haberleşmeye imkân açıldı. Böylece çok defa çeşitli sebeplerle
seyahate çıkanlar, uzak ülkelerden dostlarına gönderdikleri ilk
kartpostallarla gezdikleri, gördükleri yerleri sevdiklerine de gösterme
arzusu taşırken, zamanla bunlar kısa mektuplar, adeta iç içe geçmiş,
sıkıştırılmış satırlarla olabildiği kadar ayrıntılı havadisler ihtiva
eden mektupçuklar halini alıyor.
Bu tarihten de bir on küsur yıl kadar sonra, 1885-1890
yıllarında Osmanlı topraklarında kartpostalın kullanılmağa başlandığı
biliniyor. Bu tatlı Şark ticaretine de, benzeri hadiselerde olduğu gibi
önce Avrupalı açıkgözler (haydi iş adamları diyelim), daha sonra da
yerli ekalliyetler el atmıştır. Daha geç tarihlerde de Türkler.
Kartpostalın bu şekilde yaygınlaşmaya başlaması zamanla
koleksiyon meraklıları için olduğu kadar araştırıcılar için de zengin
bir hazinenin kapısını aralamıştır. Çoğunu yabancı fotoğrafçıların
çektiği Osmanlı kartpostallarında yüz küsur yıldan beri değişmekte olan
sosyal hayatımızın da tarihini bulabilirsiniz. Sokaklar, binalar,
satıcılar, taşıma araçları, kıyafetleriyle hatta poz veriş tarzlarıyla
insanlar… Bütün bunlar siyasi ve sosyal tarih, mimarî, şehircilik,
eğitim, sosyoloji, etnografya gibi birbirinden çok farklı alanlarda
çalışanlar için eşi bulunmaz birer belge niteliği taşırlar. Hem de
müşahhas yani gözleme dayanan belgeler.
İnsanlarla beraber binalar, parklar, sokaklar hatta bütün bir
şehir değişiyor. Değişiyor ne kelime, bazan yok oluyor bile. İşte günlük
hayatın akışında nasılsa saklanabilmiş olan kartpostallar bir yüzünde
müşahhas bir tarihi, Yahya Kemal’in mısraıyla “en sahih aynadan
aksettiriyor” iken, öbür yüzündeki yazılarla da bu tarihin daha şahsî ve
mahrem arka planını verir. Hiç şüphesiz onları okuyabilen gözlere ve
şifrelerini çözebilen feraset sahiplerine.
Bu kartpostal bahsini, bundan birkaç yıl evvel İstanbul Büyük
Şehir Belediyesi’nin yayımladığı Kartpostallarla Tevfik Fikret ve
Çevresi adlı kitap hakkında açmıştım. Orada dikkatimi çekerek
seyrettiğim kartpostallar ile onların arka yüzlerindeki yazılar (yani
asıl konumuzu ilgilendiren mektup bölümleri) arasında muhayyilemin
kurduğu bir takım ilişkiler olmuştu. Çoğu yurt dışından Tevfik Fikret’e
gönderilmiş olan bu kartpostalların, göndericiler tarafından tesadüfî
olarak satın alınıp postalandığı sanmıyorum. Bugünün kartpostal
bolluğunda bile zaman zaman bir seçme olduğuna göre o ilk Avrupa
yolcularının daha dikkatli, hesaplı ve özentili bir seçim yaptıklarını
düşünmek bana daha doğru görünüyor. En azından İstanbul’daki dostlarına,
hocalarına, aile büyüklerine onların belki de hiç görmedikleri,
göremiyecekleri ‘bir şey’leri tanıtmak, anlatmak, kendi temaşalarına,
hayranlıklarına onları da katmak istediklerine emin olmak istiyorum.
Fikret’e gönderilen kartpostallarla bir Servet-i Fünun edebiyatı adeta
sahneye konuluyor gibi. Koyunları, değirmenleri, dereleri, üzerindeki
küçük köprüleri, uzaktan görünen sakin köyleri, çağlayanlarıyla bu
kartpostallarda gizlenen hayat, bana “Ömr-i Muhayyel”i, “Ne İsterim”i,
“Bir Ân-ı Huzur”u, hele “Yeşil Yurt”u hatırlatmasın, olur mu? Zaten
Fikret’in şiirleri de Avrupa kartpostallarından mülhem değil miydi? O
kartpostalları gönderenlerden bazıları da ta Avrupa’da bile Rubab-ı
Şikeste’yi ellerinden bırakmadıklarını yazıyorlar.
Bu konunun baş tarafında kartpostalın mektup kadar talihli
olmadığını söylemiştim. Son yıllarda ne kadar çoğaldığından, ilgi
gördüğünden bahsettim mektup yayınlarına mukabil, kişilere bağlı
kartpostal yayınları pek fazla değil. Benim bildiğim bir de Yahya
Kemal’in babasına gönderdiği kartpostallar yayımlandı. Onlarda da
kartların her iki yüzünde Yahya Kemal biyografisine ışık tutacak önemli
bilgiler, ipuçları vardı. Mektup gibi kartpostalın da zamanı gelince
erbabının elinde değerini bulacağı muhakkaktır. Merhum Süheyl Ünver’in
“Her nesne bir müze” sözü kulağımıza küpe olsun.
* Edebiyat-ı Cedideye Dair Ali Ekrem’den Rıza
Tevfik’e Mektup (Hazırlayan Abdullah Uçman) İst. 1997, s. 16.
* Bu yayınlarla ilgili biraz daha geniş bilgi için
bk. Orhan Okay, “Mektup” DİA İslâm Ansiklopedisi, c. XXIX, s. 17-18;
aynı yazı Orhan Okay, Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, İst. 2005,
Dergâh yay. s. 225-227. Edebiyatçıların Kitap halinde yayımlanmış yahut
dergilerde kalmış bütün mektuplarıyla ilgili daha ayrıntılı bir çalışma:
Emine Eroğlu, Türk Edebiyatında Özel Mektuplar Bibliyografyası (Yüksek
lisans tezi, Fatih Üniversitesi, Sosyal bilimler Enstitüsü).
** İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın son eseri olan Hoş
Sada’yı ilâvelerle yayımlayan Avni Aktuç, 1845’te ölen Dede Efendi’nin
bir fotoğrafının çekilmemiş oluşuna yanar dururdu.
|