|
MEKTUP YAZ, ALIŞKANLIKLARIN
TAZELENSİN /
HECE
Mektubun artık tarihe karıştığı kanaati giderek yaygınlaştı,
hatta yerleşti ve fiilî bir durum hâline geldi. Mektuplardan sözetmek,
geçmişi, hatıraları yadetmek gibi bir duyguya yol açıyor bugün. Hayatın
kendi yatağında, kendi ritmi ve debisiyle akışı ile hayatı kuşatan, daha
doğrusu sürükleyen teknik hızın arasındaki ayrımı ve bu ayrımın önemini
ne yazık ki umursamaz oldu insan. İşte bu umursamazlıkla birlikte, bazı
şeylerimizi ‘kaybetmemek’, ‘geliştirmemek’ ve ‘değiştirmemek’ gibi iradî
kararlılıklarımızın olması gerektiğini de unuttuk. Ardımıza bakmadan
yürüyoruz. Rüzgâr bize kadar ne getirmişse kabulümüz ve bizi de nerelere
sürükleyecekse razıyız. Peki, mektup yazma geleneğinin kaybolmaya yüz
tutması bu kadar mı önemli? En azından bir gösterge olarak, evet, önemli…
Çünkü insanî düzlemde her şey birbirine o denli ince ve içten bir bağla
bağlı ki, neyi kaybettiğinin bilincinde olmak, bütünün de ayrımında ve
bilincinde olmakla eş anlamlıdır. Mektup yazma geleneğinin kaybolmaya
yüz tutmaya başlamısıyla birlikte, insan ilişkilerindeki duyarlık, dil,
üslûp, incelik gibi daha birçok geleneksel erdemlerimizi de kaybettik.
Birbirimizle selâmlaşma, birbirimizi hatırlama duygusunu unuttuk. Mektup
beklemekle çetleşmek, mesajlaşmak, telefonlaşmak arasındaki duygu,
duyarlılık ve düşünce dünyasının farkı üzerine düşündüğümüzde, bu durum
bize bir ipucu verebilir sanırım.
Şeyh Galip’in sözünü de, işte bu bağlamda bir uyarı olarak
almayı ve anmayı gerekli gördük: “Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin!”
Mektubun bir edebiyat türü olup olmadığı tartışmaları bir
yana, insanlar arasında yazılı iletişimin başladığı zamanlardan beri,
çok önemli bir mektup dili ve duyarlılığı’nın oluştuğunu görebiliriz
kuşkusuz. Mektuplaşma ihtiyacının da bu dil ve duyarlılıktan doğduğunu
ya da bu dil ve duyarlılığın mektuplaşma ihtiyacından doğduğunu neden
düşünmeyelim? İşte bu dil ve duyarlılık, mektuba her zaman, diğer
edebiyat türlerinden daha içten, daha sıcak ve daha etkili bir yazınsal
mahiyet kazandırmıştır.
Mektup dilinin en belirgin özeliği, insanın en yalın hâlinden
ve anından; insanlığımızla başbaşa kaldığımızdaki ‘zayıf insan’dan sadır
olmasıdır. Elbette ‘bizzat mektup’tan sözediyoruz; içten bir selâmlaşma,
dertleşme, hâlleşme, içdökme, özleyiş ve hatırlayış dilinin tadıyla
‘yazılmış mektup’tan… Bu hâliyle mektup, diğer edebiyat türlerinden
gezi, anı, günlük, biyoğrafi gibi hayatın fiilen yaşanmışlığına, bu
yaşanmışlık içinde insanın kırılıp dökülmüşlüğüne, kafa ve kalp
sancılarının esiri olarak kıvranışlarına daha çok ‘değen’ bir yazıdır.
Şiir, roman, öykü, tiyatro gibi yapılan ve kurgulanan edebiyat
türlerinin de güçlerini, insanın hâllerine ‘değen’ bu alanda
varoluşlarıyla kazandıklarını söylemek mümkündür. ‘Her yazı bir
mektuptur.’ sözünü, yalnızca muhatabını bulmak ve okunmaklığı açısından
almak doğru olmasa gerek; her yazı bir mektup olmalıdır, diye de
okunabilir bu söz.
Mektup, edebiyat kurallarının, kurgulama yöntemlerinin
sınırlayıcılığından en çok kurtulabilmiş yazılı metindir; tabii ki
gerçekten mektupken. Diğer edebiyat türlerinin yazım ve yayım sürecine
girdiğinde ve gerek edebiyat, gerekse edebiyat dışı kamuyu gözeterek
yazıldığında ‘bizzat mektup’ değil, artık bir mektuptur. Edebiyat
tarihinin tanımlama ve tasnif etme yöntemleriyle yazınsal bir metindir.
Sanatın ve edebiyatın, kamu ve medya ölçeğinde kurumsallaşmasıyla
birlikte oluşan yazınsal değerlerin zihinlerini kuşattığı sanatçı ve
yazarlar, mektuplarını, artık birer ‘mektup’ olarak değil, ‘metin’
olarak yazarlar. Böylece mektup, ‘irticalî yazı’ olmaktan çıkar. Oysa
mektup, insanın birisine, daha çok da mahremiyetini paylaşabileceği
birisine yazıyla ama irticalen içini dökmesinden ibaret bir dil hâli
değil mi? Mektuplarda, yazılanlarla birlikte mektubu yazan insanın
kişiliği de en çıplak hâliyle görülür ve okunur.
Klasik edebiyatımızda mektup karşılığında kullanılan
sözcüklerin zenginliği, aynı zamanda bu alandaki dil ve anlam
zenginliğinin ulaştığı ayrıntıları da göstermesi bakımından önemlidir:
İnşâ, münşî, münşeat, arîza, kâime, şukka, uhuvvetnâme, muhabbetnâme,
tezkire, varakpâre, kâğıt; arz-ı hâl, tebriknâme, tehniyenâme,
taziyenâme, cevapnâme, emirnâme, beyannâme, târifnâme, şahnâme, teşekkür,
takriz, davetnâme, niyaznâme, müzekkere… Aşk mektuplarına ‘nâme’ denmesi
ve dilimizde bu sözcükle çok sayıda deyimler oluşması, bunların
türkülere girip birer dize hâlini alması apayrı bir dil ve kültür
zenginliğini göstermesi bakımından dikkate değer:
“Acem şâhı bize nâme gönderdi/ Gam leşkerin üstümüze
gönderdi”; “Karacoğlan der ki yalandır yalan/ Aldatıp yârimi elimden
alan/ Gözyaşın mürekkep, kirpiğin kalem/ Ayrılık nâmesin yaz uğrun
uğrun”; “O yâr bize yine nâme yollamış/ Ârif olan sözlerinden
anlamış/Alyanaklar domur domur terlemiş/Rahmetin güllere yağdığı gibi”…
‘Ucu yanık mektup yollamak’ söyleyişi ise özellikle Türk
kültürünün duygu dokusu açısından bakıldığında ciltler dolusu anlam
ifade eder. Hatta mektup kâğıdının bir ucu yakılır, içine bir gül
yaprağı, bir saç teli konur, çeşitli kokular sürülür mektuplara. Okur
yazarlığın yaygın olmadığı köy ve kasabalarda, özel adların ve
haberlerin dışında neredeyse bütün bölümlerin kalıplarını ezberlemiş
mektup yazıcıları vardır. Mektubu alan kişinin mektubunu okutarak
başkasının ağzından dinlediği de olur. Böyle bir gelenek içinde oluşan
ayrıntı ve anlam çeşitliliği, mektup kültürümüzü ve birikimimizi
gösterir.
Böylesine bir yazılı (ve de sözlü) kültür zenginliği elbette
kendi biçim, dil ve üslûp geleneğini de oluşturacaktır. Mektubun
kâğıdından kalemine ve mürekkebinin rengine, zarfına, hitap ve bitiş
cümlelerine kadar, özellikle de mektup yazan ve yazılan kişilerin yaş,
eğitim, mevki, makam, toplumsal, dinî konumları, kadın, erkek, anne,
baba, eş, kardeş, dost, arkadaş, sevgili… olmaları açısından ince
ayrıntılarla örülmüş bir mektup geleneğinden sözetmek yanlış olmaz:
“Önce kâğıdın baş-orta yerine ‘Hû’ yazılır, buna ‘Beduh’ denir. ‘Hû’
(O), ism-i âzam, yani Allah’ın en büyük adıdır…. ‘Elkap’ denilen kısımda
gönderilen kişinin sosyal statüsüne göre birtakım sıfatlara yer verilir.
‘Elkap’ bir gelenek olduğu kadar, her işin bir düzene bağlı olduğu
oturmuş toplumlarda herkesin yerini, toplumdaki durumunu belirtmeye
yarayan bir yöntemdir. (Kimin kime hangi unvanlarla hitap edebileceğini
göstermek için Elkap kitapları da yazılmıştır.) ‘Dibace’ bölümünde ise
asıl konuya girilmeden önce mektubun gönderildiği kişiye dualar edilip
hâl hatır sorulur. Bundan sonra asıl konuya gelinir. Nihayet mektup,
kalıplaşmış dualar ve saygı bildiren ifadeler ile son bulur.”1
Mektuplardaki içtenlik, yalınlık ve sıcaklık, sanat, edebiyat,
siyaset gibi toplumsal konumları olmayan ve bu konumlarının gereği
olarak yazmayan kişilerin elinden çıkan mektuplarda daha sahih olarak
vardır. Yazarların mektuplarında gördüğümüz sanat ve edebiyat görüşleri,
eleştirileri, kendi eserlerini ve görüşlerini savunmak için
mektuplarında dile getirdikleri düşünceleri, çevreleri ve kişilikleri,
içinde bulundukları siyasal, sosyal ve sanat ortamları, bilinmeyen ama
eserlerine ve sanat anlayışlarına yön veren, etki eden birtakım
ilişkileri, tutkuları, kıskançlıkları, bazı yazarların, sanatçıların bir
başkasının doğuşunu hazırlayan öncülükleri… ile ilgili bulduğumuz
bilgiler, bu mektuplarda bir içtenlik, sıcaklık eksikliği doğursa da,
onların eserlerinin ve edebiyat tarihinin arka planına ışık tutmaları
açısından ayrıca önemlidir. Bu açıdan bakıldığında mektup, edebiyat
tarihinin en önemli kaynaklarından biri sayılabilir. Siyaset ve devlet
adamlarının mektupları, filozofların, düşünce ve bilim adamlarının
mektupları da siyaset, düşünce ve bilim tarihi açısından önemlidir ve bu
disiplinlere birinci dereceden kaynaklık eder. Özellikle edebiyat dışı
siyaset, ekonomi, bilim… ortamlarında mektubun bir propaganda ve
yalnızca ‘iletişim aracı’na dönüştüğü durumlar da olmuştur. Diplomatik
mektuplar, açık mektuplar böyle durumların doğmasına daha teşne
biçimlerdir: “Bütün insanlığa hitaben, onlara mesajlar gönderen
mektuplara II. Dünya Savaşından sonra rastlarız. Bunlar arasında
Bernanos’un İngilizlere Mektuplar, Camus’ün Bir Alman Dosta Mektuplar,
Saint-Exupéry’nin Bir Tutsak’a Mektuplar, Cocteau’nun Amerikalılara
Mektuplar gibi eserleri sayılabilir. Birer açık Mektup havasını taşıyan,
yazarlarının duygu ve düşüncelerini okuyucularıyla paylaşma imkânını
veren bu eserlerin sayılarının 21. yüzyıl edebiyatında daha da artması
beklenebilir. Zira mektup, yazarın samimi itirafları olma özelliğini
taşıyan ve okur ile doğrudan, sıcak bir ilişki kurma fırsatını veren bir
tür olarak edebiyat dünyasındaki yerini hâlâ korumaktadır.”2
Şüphesiz en yakıcı mektuplar ise aşk mektuplarıyla asker
mektuplarıdır. Asker mektuplarının baskın duygusu gurbet ve hasrettir.
Aşk mektuplarının ki ise yanan bir kalbin, ardından koştukça hep
uzaklaşan, bir türlü yakalanamayan vuslat arzusudur. Vuslat yerine
alınan cevabî mektuplar, bekleyeni daha da yakıp kavurur. Güvercin
Gerdanlığı’nda bu hâl şöyle anlatılır: “Bir âşığın sevgilisine yazdığı
mektubu gördüm. Âşık bıçağı ile elini kesmiş; kanı akmış ve bu mektubu
kanıyla yazmış; kanını mürekkep yerine kullanmış. Tabi bu mektubu
kuruduktan sonra gördüm. Yemin ederim, kırmızı Çin mürekkebiyle yazılmış
gibiydi.”3 Aşk mektupları konusunda, kadınlarla evlemek için değil de
onlara yalnızca mektup yazmak için âşık olduğu rivayet edilen Kafka da,
Milena’ya Mektuplar’ında az buz yakıcı cümleler yazmamıştır: “Öğle
vaktiydi, iki mektubun birden geldi. Okunsun diye yazılmamış bunlar…
İnsan bu mektupları önüne serer, yüzünü gözünü sürer onlara, sonra da
aklını kaçırır! Ne var ki, kişi daha önceden yitirmişse aklının yarısını,
hiç değilse geri kalanının değerini anlar da onu olsun sıkı sıkı tutmaya
çabalar…. Önceki mektubunda sözünü ettiğin tümcenin korkunçluğunu
bilmiyorum ki… Yüreğime değil de şakaklarıma mı fırlatılmış aşkın oku?”
Tasavvuf edebiyatında ise mektup bir terbiye yöntemi ve dili
olarak önemli bir işlev üstlenmiştir. Tasavvuf büyüklerinin hemen
hepsinin mektupları, Mektubât adıyla bir araya getirilir ve o dergâha
intisap edenlerin ellerinde dolaşır. Şeyhin dili ve nazarıdır bir
anlamda bu mektuplar; seyrisülûk sırasında müridin kılavuzudur.
* * *
Elbette edebiyat ve kültür açısından bakıldığında mektubun
genel çerçevesi ve bu çerçevenin içi yalnızca bunlardan ibaret değildir.
Hece dergisinin on ikinci özel sayısı olan elinizdeki Mektup
Özel Sayısı’nı bu amaçla mektup türüne ayırdık. Daha önceki on bir özel
sayımızın edebiyat, sanat, kültür, düşünce açısından bakarak dünden
bugüne mektup türünün birikimini ortaya koymaya çalıştık. Bu sayımızın
hazırlanışında da düşünce, el ve gönül birlikteliğimizin olumlu
sonuçlarını aldık. Özellikle de Mektup Seçkisi bölümünü oluştururken;
Sayın Talat S. Halman, Ayşe Kara, Necmettin Turinay, Ali Ulvi Temel, Ali
Birinci, Yusuf Turan Günaydın, Sadık Yalsızuçanlar ve Ömer Çakır’ın
büyük desteklerini gördük. Bu dostlarımıza, yayımlanmış mektuplardan
seçtiğimiz yayınevlerine ve dergilere, mektuplarını yayınladığımız
kişilere teşekkür ederiz. Bu özel sayı onların hepsinin katkısıyla
oluştu.
Hece ve Heceöykü dergilerinin aylık sayılarında, 2007
yılındaki Ocak ve Haziran Özel sayılarımızda buluşmak dileğiyle.
1 Anlatım Tekniği Olarak Mektup, Emel Kefeli, Kitabevi,
İstanbul 2002.
2 Anlatım Tekniği Olarak Mektup, Emel Kefeli, Kitabevi,
İstanbul 2002.
3 Güvercin Gerdanlığı, İbn Hazm; Türkçesi, Mahmut Kanık,
İnsan Yayınları, İstanbul 1985. |