[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   
FIRAT MOLLAER
 
NURETTİN TOPÇU JANUS’U ÜZERİNE
YA DA BİR ELEŞTİRİ ÜZERİNE
 
Hermeneutik’in hedefi, bir yazarı, onun kendi
kendisini anladığından daha iyi anlamaktır
Wilhelm Dilthey (‘Was ist Hermeneutik’)
 
Semavi kitapların emri: Öldürmeyeceksin. Hristiyan
Avrupa, en sefil çıkarları için dünyanın
bütün Mandarenleri’ni öldürdü ve
öldürmeye hazır. Goethe: Ya örs olacaksın,
ya çekiç diyor. Şark, Sadi’den Gandi’ye kadar
aksi kanaatte: yemin ederim ki, dünyanın
bütün toprakları bir tek insanın kanını
akıtmaya değmez. Kim haklı?
Cemil Meriç (Bu Ülke, ‘Öldürmeyeceksin’)
 
Küresel Bir Dünyada Anadolu Sosyalizmi
Öncelikle, Türkiye’nin çok bereketli sayılamayacak düşünce hayatında değerli bir maden gibi parlayan Nurettin Topçu düşüncesi için oldukça hacimli bir özel sayı düzenleyen Hece Dergisi’ne teşekkür etmek gerekir. Bu sayıya Nurettin Topçu’nun sosyalizmini ulusal sosyalizme katkı olarak değerlendiren bir makaleyle katılmıştım. Açıkçası, akademik çalışmalarımın yoğunluğu nedeniyle üç dört makale dışında okuma fırsatı bulamadım. Bu yüzden herhangi bir makalenin eleştirisi konusunda söyleyebileceğim bir şeyler yok.      
Diğer teşekkür ise bu özel sayı hakkında Hece’nin sonraki sayısında bir eleştiri yazısı yazan Mignon’a teslim edilmeli. Nurettin Topçu’nun düşüncelerinin kategorize edilmesi konusundaki dikkati gerçekten önemli bir konu. Küreselleşme çağında Topçu’nun hatırlanma biçimlerine dikkat çekmek varsayımsal bir Türkiye düşünce tarihinin hayrına olduğu gibi, politik tutum ve strateji arayışları için önemli görülebilir. Bu bakımdan sınıflandırma konusuna yapılan itiraz hayli yerinde. İnsanlığın önünde ırkçılık, evrenselcilik, yerelcilik, çokkültürcülük, kapitalizm gibi bir hayli kabarık sorun maddeleri ya da olasılıkların varolduğu bir tarihsellikte Topçu’nun insanlığın sorunları ve fırsatları listesi açısından değerlendirilmesi hem genel bir düşünce tartışması için stratejiktir hem de Nurettin Topçu’nun düşüncesini operasyon masasına yatıran bir analiz tarzının vazgeçilmezi olmalıdır.
Bunun gibi, Anadolu Sosyalizmi’nin Ortadoğu ve İslam sosyalizmi açısından değerlendirilmesine yapılan çağrı da yerindedir. İslam sosyalizmi ve üçüncü dünyacılık içinde Anadolu sosyalizminin yeri, geleceğin Nurettin Topçu araştırmaları için iyi bir rehber olarak görülebilir. Üçüncü dünya popülizmi (S. Seyfi Öğün) ve muhafazakar devrim (Tanıl Bora) çerçeveleri Topçu’nun karşılaştırılması için önemli katkılar sağlamıştır. Dahası, bazı yazarlar, Topçu’nun ulusal sosyalizmin tanıdık isimleriyle (örneğin Mehmet Ali Aybar) mukayese edilmesine karşılık Anadoluculuğun Sabahattin Eyuboğlu gibi önemli isimleriyle karşılaştırılmamasına hayıflanmaktadır (Kurtuluş Kayalı). Bir süre bakir bir düşünce alanı olarak kaldıktan sonra, Topçu’nun teorisi üzerinde artan bir spekülasyon zinciri vardır ki-hem Türkiye düşünce tarihinin hem de Topçu araştırmacılarının şansı.           
 
Yahudiler ve Sosyalizm ya da Karanlık mı
Aydınlık mı?
Biri etik-politik diğeri analitik iki kaydadeğer öneri sunmasına rağmen, Mignon’un eleştirisine hem bazı katkılar yapmak hem de eleştirilerini eleştirmek istiyorum. İlki, Nurettin Topçu’nun sosyalizmi meselesinin çözümlenme metoduyla ilgili. Anadolu Sosyalizmi’ni sosyalist düşünce için sorunlu kılmanın bir yolu, Nazizm’le göbek bağını tespit etmek olabilir. Bu etkili bir yöntemdir ve genellikle analizi sürdürmeyi gerektirmez. İkincisi, İslami bir emperatifle sosyalist bir ideolojik içerik arasındaki bağlantıları sorunsallaştırmak olabilir. Bu belki de daha etkili bir yöntemdir fakat çoğu zaman yüzeysel bir çözümleme olarak sunulmaktadır, aynı zamanda Türkiye’deki hakim sol-pozitivist yanılgıların etkisinden bağımsız değildir.
Mignon, daha çok birinci izleği kullanmış. Bunlara bir bakalım. İlki Topçu’nun iflah olmaz antisemitizminin sosyalist bir hümanizmi zedelediği görüşü. Buna göre, Topçu’nun teorisi, bir yüzünde insancıl çağrışımlar taşıyan diğer yüzünde ise insanlığın belirli bir bölümüne karşı düşmanlığı körükleyen bir janus figürünü andırmaktadır. Topçu’daki antisemitizime referans yapan pasajlara bakıldığında ilk düzeyde bir haklılık payı var gibi görünüyor. O halde,  yaşadığımız ırkçılık çağında Topçu’nun bu pasajları gerçekten büyük bir karanlığa işaret ediyor ya da en hoşgörülü bir yorumla talihsizliğe...
Mignon, ilk düzeydeki bu yorumunu güçlendirmek için antisemitik düşünce tarzına düşünürün özcü kültürel kategorilere duyduğu ilgiyi ekliyor ve tartışmayı genişletiyor. Ancak tam da bu düzeyde metodolojik bir sorun var gibi görünüyor. Birincisi, Topçu’nun özcü kültürel referanslara başvurduğu tezi, kanaatimce okuma eksikliğine dayanan bir yanılgının sonucudur. Topçu’nun II. Meşrutiyet dönemi düşünce akımlarından İslamcılığa ve Turancılığa yönelttiği eleştiriler bilinmektedir. Topçu, ırka dayalı bir milliyetçiliği hararetli bir biçimde eleştirmiştir. O’na göre, Turancılar, milleti maddi yaşamın koşullarından soyutlayarak biyolojik ve kültürel olarak özcü bir şekilde tanımlamışlardır. ‘Bizde Milliyet Hareketleri’nde bu konuyu değerlendirirken şöyle yazmıştır:
‘Bu insanları (Türkler) Küçük Asya’da bir millet halinde birleştiren büyük zaruret, toprakla iktisadın bir arada yarattıkları zarurettir. Toprak ve emek birlikleri, dilek birliğini yaratıyor. Bu manada tabiat, insan yaratıcı oluyor. Bu milletin halkını bu toprak yaratmıştır. Bu hakikatten gafil olan memleket çocuğu, zaman zaman soydan ve vatandan ayrı İslamcılık yine vatan toprağından kaçan Turancılık gibi bedenden ve kalpten ayrılmış sevdalar peşinde koşmaktan yorulmuş, aldanmış ve memleket mukadderatını her biri bir devirde aldatmıştır. İslamcılar, bu memleket çocuğunu yetiştiren emek ve toprağın hakkını inkar ettiler...Turancılara gelince, bu ülkünün daha hareket noktası çürüktü: Turancılar, soyu milletle karıştırıyorlardı...Gökalp hayalci idi gerçeği tanımıyordu. İnsanın yaşayışında o kadar kuvvetle hakim olan vatan kıymetinin ve iktisadi değerlerin gözünde yeri yoktu. Cemiyet olaylarının doğuşunda sebep olma rolünü bu unsurlara vermedi’.       
Özcülük, politik topluluğun gerekçesiz ve tek bir tarih ötesi öze veya cevhere dayandığını iddia eder. Bunların kendinde nesnel olduklarını varsayar. Topçu’da ise kolektivitenin varoluş koşulları çoğu zaman tarihsiz bir cevher teorisiyle açıklanmaz. ‘Benliğimiz’ makalesi, tam bu konuya dokunduğu için uzun bir alıntıyı hakediyor: 
‘Bir milletin ruh yapısını açıklayan sebepler bir değil, çoktur. Bunlar, o milletin kaynaklarından millet halinde kuruluşuna kadar geçirdiği tarihi olaylar, coğrafi ve iktisadi etmenlerdir....Anadolu milletinin soy birliğini kısaca şu ana şema ile ifade edebiliriz: Ta Milat’tan 3, 4, 5 bin yıl evvelinde Orta Asya’dan gelip Basra Körfezi’yle Karadeniz arasında yerleşenler. Sonra da bin yıl evvelden başlayarak ve birçok yollarla zaman zaman Anadolu’ya gelip eski kavimlerle Etilerin yanında yerleşen Müslüman Türkmenler. Bu gelen Türkmenler, Anadolu’da medeniyetlerini kurmuş olan Etilerin çocuklarıyla kaynaşmışlar, onların tekniklerini temsil etmişlerdir. Orta Asya’da yaşayan Türkmen, göçebe iken bir toprak üzerinde durmuş, köy kurmuş, tüccar iken çiftçi olmuş. Demek ki bugün Anadolu’nun kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asya’daki Türkmenin çocuğu demekten ziyade, Anadolu’da yaşamış olan ve Anadolu’yu kurmuş, ilerletmiş olan kavimlerin çocuğu, Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur...Hakikatte Müslüman Anadolu’nun devam ettirip bize bıraktığı tarihin köklerini, milli tarihimizin ilk temellerini ve başlangıçlarını İslam’dan evvelki Anadolu’da aramak lazımdır’.
Bu pasaj dikkatle okunduğunda, Topçu’nun Mavi Anadolucularla karşılaştırılmamasına hayıflanan yazarın kaygısı anlaşılabilir hale geliyor. Anadoluculuğun mümeyyiz vasfı, özcülüğe karşıt bir çizgide gelişmiş olmasıdır. Anadolucular, ne İslamcılar gibi tarihselliği yok sayarak asrı saadet cevherlerinin arayışına giderler, ne de Türk’ün unutulmuş vasfının veya cevherlerinin tarih ötesi bir fanustan kotarılabileceğini düşünürler. Değişmez bir çekirdeği olduğu varsayılan bir ırk değil, özellikle ekonomik ve coğrafi şartlar önemlidir onlara göre. Topçu, bir Türk milletinden değil Anadolu milletinden bahsederken kelime oyunu yapmıyor. Bir Türk ırkçısı, Türk olup olmadığı dahi belli olmayan Etilerle ‘kaynaşma’yı bozulmanın miladı olarak algılardı ya da Etilerin Türk olduğunu sözde bilimsel gerekçelerle, biçimsel bir şekilde kanıtlama uğraşına girerdi. Topçu, ideal yurttaş olarak gördüğü, ‘benliğimizin yapıcısı ve temsilcisi’ olarak övgüler sıraladığı köylü hakkında bakınız neler söylemektedir:
‘Köylü ne bütün faziletleri nefsinde toplamış bir varlıktır, ne de o bir melektir...Biz köylüyü ne yalnız meziyetleri ne de sade zaafları tarafından tanıtmak istiyoruz...Tarihten ve cemiyeti yaşatan içtimai kuvvetlerden gafil durarak kavimleri dışarıdan sadece vasıflandıran adetler ilmi (ethologie)nin yalnız başına nasıl yanıltabileceğini gösterdik’.
Topçu, tüccar Türkleri anlatırken kalemi yine keskinleşmektedir. Keza çiftçi köylü de gerekçesiz bir üstünlüğe sahip değildir. Doğayla kaynaşarak üretim yapması, emek yoğun bir üretim tarzının öznesi olmasıdır onu üstün yapan. Köylü-kentli, çiftçi-tüccar diyalektiğinde ilkine değer vermesi emeğin yaratıcı bir değer olarak görülmesiyle çok ilgilidir. Şehirli tüccar tipi Topçu’nun teorisinde bir tür -ahlakla üretim seviyeleri arasında aşılmaz fark bulunduğundan- işsiz, aylak ya da parazit konumundadır. Sadece kendisi için aylak değil, çalışanların emeğini sömüren bir aylak olduğundan tehlikeli sınıflar buradan çıkar. Böyle bakıldığında, köylü-kentli, çiftçi-tüccar ve emekçi-parazit milletlere tekabül etmemektedir. Topçu, tarıma dayanan bir medeniyetin mirasçısı olan Çinli çocuğunun meziyetlerini anarken Doğuya karşı koşullanmış irrasyonel bir hayranlık saikiyle hareket etmez, ekonomi ve ahlakın optimum bir seviyesini bulur. Tao’nun çocukları Etilerin evlatları gibi büyük bir hikmet ve ahlak geleneğine sahiptir bunun nedeni ise toprağa bağlı, doğayı seven ve kaynaşarak üretim yapan insanlar olmalarıdır. Bu analize göre, hipotetik olarak köylü-çiftçi-emekçi Yahudiler de insanlığın ideal gruplarından birini oluşturur. Topçu’nun eleştirilmesi gereken yer, popüler ve baskın bir Yahudi tipinden hareket ederek Yahudiyi karikatürleştirmesidir. Asıl burada bir iç tutarsızlık var gibi. Çünkü Topçu’nun teorisi bu yoruma tamamen açık sayılmaz. Teorik olarak çiftçi-köylü-emekçi Yahudiler varolabileceği gibi bunlar iyi insanlar da olabilirdi Topçu’nun terosine göre..
Bundan sonra, Mignon’un ‘Millet ve Medeniyet’ten mülhem bir biçimde geliştirdiği yorumlar üzerine düşünebiliriz. Alıntılanan pasajda, milletin ‘ana soyuna dışarıdan karışanların onun geçmişine ve geleceğine ait mesuliyetler sahip olmadıkları için’ millet hayatı açısından bozucu etkide bulundukları söyleniyor. Mignon’un analizi yine yüzeyde kalıyor. Çünkü Topçu, beklediğinin aksine ‘ana soy’ derken ırkçılığın lügatına başvuruyor belki ama bir ırkçının tercih etmeyeceği bir biçimde. Bununla kastettiği, belirli bir üretim tarzını paylaşan insanlar, ortak sallanan kazmalar ve parazitlerin bulunmadığı üretken bir emekçiler topluluğu. Topçu, köylü-şehirli, tarım-sanayi diyalektiğini çoğu zaman bir sınıf mücadelesinin türevi olarak okumaktadır. Mignon’un referans yaptığı paragrafın hemen altında buna benzer ifadeler yazıyordu. Topçu, yabancıların milleti bozucu etkisine Osmanlı Devleti’nden örnek veriyor.
‘Bu yabancılar köylü olmadıklarından ve yalnız devlet mevkileri için büyük şehirlere barınmış bulunduklarından kolaylıkla devlet idaresini aldılar’
‘Bizde Milliyet Hareketleri’ndeki şu pasaj tamamlıyor konuyu. Köylü, toprağa bağlı insan, bağlı bulunduğu maddi şartların sorumluluğunu taşıyan ve değer yaratıcı bir varlıktır.
‘Bu insan, vatan toprağına ondan menfaat çekmek için yaklaşıp sonra onu terketmesini bilen kurnaz ve göçebe tüccar değildir. O, kutsal toprağa her gün daha kuvvetlenen bağlarla yaklaştıkça Allah’a yaklaştığını duyan çiftçi insandır’  
İkinci sorun, analitik sıçrayışlarla ilgilidir. Yazıda Topçu’nun eserlerinden bazıları tarihsel olarak değerlendirilmiş ve eleştirinin daha önemli kısmını oluşturan daha büyük bir bölümü ise tarihsiz bir biçimde ele alınmıştır. Örneğin yazar, -herhalde sitayişkâr bir tutumla değerlendirdiği- anti Amerikancı makalenin tarihini yazısının içinde veriyor (Haziran 1968). Oysa, bundan önce değindiği ve Topçu’nun antisemitizmine kanıt olarak sunduğu ‘İnsanlar ve Yahudiler’, ‘Para ve Yahudi’, ‘İslam Davası ve Yahudilik’ gibi makalelerin tarihini hem dipnotlarda veriyor hem de ilk yayın tarihlerini değil 1999 baskılarını kullanıyor-başka bir makalenin -“Sosyalim ve Şekilleri”- ilk yayın yeri ve tarihine duyarlı olmasına rağmen..
Topçu’nun ciddi bir anti semitizm izleğine sahip olan bu makaleleri tarihsel bir çözümlemeye dahil edilmiş olsaydı, daha farklı bir manzara ortaya çıkabilirdi. Sözüedilen makaleler, 1967 yılının birbirini takip eden üç ayında (Temmuz, Ağustos, Eylül) yazılmıştır. Yirminci yüzyıl siyasi tarihine ilgi duyanlar bilirler ki, bu tarihler İsrail’in Arapları bozguna uğrattığı, topraklarını dört misli daha genişlettiği, Gazze ve bütün Sina Yarımadasını ele geçirerek Süveyş Kanalı’na dayandığı ve Kudüs’ü ele geçirdiği yılın aylarına denk gelmektedir. Topçu, bu yazılarda siyasi tarihsel olaylardan bahsetmektedir. Yazar, tarihe ilgi duymasa bile değerlendirdiği düşünürün hangi zaman ve mekanda, hangi etkiler ve tepkilerle yazdığına ilgi duyabilirdi. Böylece, Topçu’nun tepkisini “hastalıklı” Yahudi düşmanlığı olarak değil, konjonktürel bir tepki olarak görebilirdi.
İşin ilginç tarafı, Topçu ve Ortadoğu sosyalizmlerinin karşılaştırılması gerekliliğine yapılan tutkulu çağrıyla ilgilidir. 1948-1968 (İsrail Devleti’nin kuruluşu tarihi şehrin işgali) yılları arasındaki Ortadoğulu sosyalistlerin yazılarının hızlı bir taraması yapılsa, büyük olasılıkla karşılaştırılabilecek bir sosyalist düşüncenin olmadığına hükmedilebilirdi. Başka deyişle, Topçu’nun eriyen sosyalizminin yanında buharlaşan bir Ortadoğulu sosyalizmler ile mukayesinin her iki birimi de kaybedilmiş olurdu.
Üçüncü sorun, bir tür ilişkisizleştirme durumuyla ilgilidir. Antisemitik makalelerden sonra, “Amerikan Vahşeti”ne değiniliyor fakat bu iki tutum arasında bir bağıntı olduğuna ilişkin hiçbir yorum yapılmıyor. Çünkü yazar Topçu’nun uslanmaz bir Yahudi düşmanı olduğu ve bunun özcü kültürel kategorilere başvurmasının kötülük saçan bir sonucu olduğu konusunda ısrarlı ve analitik sıçrayışlarda olduğu gibi ilişkisizleştirme konusunda da cesaretli. Dolayısıyla, acaba bu konunun Topçu’nun Amerikan karşıtlığıyla ilişkisi nedir gibi bir soru gereksiz görülerek geçiliyor. Oysa, Soğuk Savaş dönemindeki ABD-İsrail ittifakının sol çevrelerde nasıl bir tepki uyandırdığı düşünülürse, konjonktürel tepkinin sağcılıkla sınırlı kalmadığı yorumuna ulaşılabilir. O yıllarda, anti Amerikancı eylemciler Yaser Arafat’ı değil İsrail Başkonsolosunu kaçırmışlardı. Bazı radikaller, Filistin’de gerilla eğitimi alıyorlardı.
Nurettin Topçu’nun bütün antisemitik satırları konjonktürel gelişmelerin sonucu olarak yazdığını iddia etmiyorum. Daha önceki makalelerinde izlediği bir tema olabilir. Fakat Yahudi karşıtı düşünceler arasında bir derece, üslup, ideoloji farkı yok mudur? Nihal Atsız ile Nurettin Topçu aynı düşünce evreninin havasını mı solumaktadır?
Topçu, Yahudi tipolojisini karikatürüze etmektedir. Bunun kültürel özcülükle yakın bir ilgisi olduğu düşünülebilir. Fakat, Öğün’ün doktora tezinde belirttiği üzere, Topçu’nun analizinde Yahudi bir tür homo economicus’tur. Topçu, yazarın yorumunun hilafına, hakkında bir doçentlik tezi hazırladığı Bergson’un etnik kökeninden herhalde haberdardı. Suçladığı düşünürler, maddeci-Yahudi düşünürler ve fakat Bergson ruhçu-Yahudi bir düşünür. Topçu’nun tez hazırlayacak kadar değerli bulması, dahası teorisinin kimi parçalarında Bergsonculuğun izlerinin bulunması Yahudilik izleğinden çok ruhçuluk-maddecilik mücadelesine odaklandığını göstermez mi acaba? Bergson’un Yahudiliğinden bahsetmemesinin nedeni filozofun metafizik felsefesi olabilir mi? Belki Topçu’ya göre Bergson, anılan makalelerinde yazdığı gibi, metafizik felsefesiyle, mutlak hakikate saldırmamasıyla, ahlak binasını varsaymasıyla Yahudilikten kurtulmuştur. Belki de Bergson emekçi, üretken (parazit olmayan), tüccar olmayan Yahudiler’in ağırlanması gereken soylu mevkide değerlendiriliyordur. O halde, Topçu için Yahudilik biyolojik bir öz olabilir mi? Ruhçulukla arınma imkanı varsa eğer, Topçu maddeciliğin kristalize olmuş bir tipini eleştirmektedir. Gerçek ırkçılar açısından, tanımlanmış bir öteki’nin sadece ruhsal kıymetlerle kategori (ulus, ırk, kültür vs.) değiştirmesi sık rastlanan bir durum değildir, çoğu zamanda gülünçtür. Onlara göre, arınma genellikle ruhsal değil genetiktir. Hitler’in Alman kökeninin tartışmalı olması dahi durumu değiştirmez. Topçu, doktora tezini yöneten Hristiyan Blondel’e olduğu gibi hakkında doçentlik tezi yazdığı Bergson’a karşı da derin bir kişisel ve teorik saygı duymuştur.   
Yazar, Topçu’nun ırkçılığı tezini farklı argümanlarla savunsaydı daha etkili olabilirdi. Irkçılığın kılık değiştirdiği, biyolojik referanslardan kültürel gösterenlere yöneldiği küreselleşme çağında farklı bir tez daha dikkate değer olabilirdi. Böyle düşünüldüğünde, Topçu’nun insancılığı bir süre daha askıda tutulabilir. Örneğin, ekonomik gösterenlere başvurulsa dahi bir adım sonrasında bunların kültürel bir kategori haline geldiği tezi düşünülmeye değerdir. Topçu’yu karanlıkta bırakacak tez, Yahudilerin ekonomik etkinliğinin sabitlenmesi nedeniyle kültürel bir bütünlüğe dönüştürüldüğü bu tezdir. Sorun, karikütarize etmenin, indirgemenin ve sabitlemenin ırkçı çağrışımlarıyla ilgilidir. Bu, Topçu’nun teorisinin kendisine rağmen yol almış bir boyutudur.
 
Metodolojik Öneri: Teorik Katmanlar
Blondel’in Fransız milliyetçiliğinin düşünürlerinden biri olarak Fransa’nın tarihsel rakibi Almanya’nın halihazırdaki siyasal sistemine muhalefet etmesi beklenirdi zaten. Ama muhalefetinin diğer kaynağı ortaya koyduğu ahlak kuramıyla ilgilidir. Bu noktada, siyasi tarihsel çözümlemeden kuramsal analize geçiyoruz. Bu analiz, Blondel’in ahlak kuramındaki ardılı sayılan Topçu’nun düşüncesini anlamak için stratejiktir. Ancak birkaç metodolojik dipnota gereksinim duymaktadır.
Yazar, Topçu’nun ırkçılığını duvarında asılı olan Hitler resmine bağlama gibi bir yöntemden de destek alıyor. Esasen böyle bir yöntemsel tarzın Türkiye’nin düşünce tarihinin yerinde saymasının nedenlerinden biri olduğu düşünülebilir. Bunlar, siyasi düşünce analizine katkı yapabilecek temalar olarak görülse bile, etraflı bir analizin yanında sadece kısmi bir öğe olarak kalırlar. Çünkü düşünceyi nesneleştirmenin önüne geçebilirler. Kant’ın düzen hastalığı ya da Hegel’in poker tutkusu, paparazziliğin entelektüel formu olarak felsefenin popülerleştirilmesine yarayabilirler ama bir düşünce analizinin en az güvenilirliğe sahip öğeleri olarak kalırlar. Sadece bir 90 Dakikada Felsefe tadı bırakırlar geride, analitik-felsefi çözümleme değil. Sözgelimi Platon Protogoras ile şarap içmiş olsun. Sofistlerin ilk tarihsel eleştirisi olan Devlet kapı gibi dururken analiz birimine dahil edilebilir mi? Topçu’nun sistemli bir Yahudi düşmanı olduğu iddiası, O’nun felsefi sisteminden veya genel ideolojik evreninden çıkarılmalıdır.
Mignon’a sorulacak olsa, Topçu’nun ideolojik dünyasından çıkarımlar yaptığını iddia edecektir. Tamamen haksız sayılmaz. Daha önce belirtildiği gibi, güçlü argüman özcü kültürel kategoriler noktasından gelmekteydi. Oysa, Mignon Topçu’nun düşünce katmanlarından zayıf olan bir bölüme başvurarak tezlerini kurmuştur. Halbuki, bir düşünürün teorisinde birden fazla katman vardır. Örneğin bir uygarlık karşıtı Rousseau bir de büyük modern devrimin ideallerinin yaratıcısı bir toplum sözleşmecisi. Biri liberal burjuva iktisadının tutkulu eleştirmeni Marx bir de liberal tarih felsefelerinin ilerlemeci iyimserliğinin mirasçısı. Bu iki katmandan biri diğerinden daha hacimlidir. Örneğin, Marxizm’in içinde çoğu zaman ikinci katman etkili olmuştur. İlerlemeye karşı sistematik bir kuşku bir yana metodik bir kuşku aramak bile beyhudedir ya da en azından katmanlar arasında baskın olanı gerilemecilik olmamıştır. Kanaatimce Mignon Topçu’nun teorisinin zayıf katmanlarını baskınlaştırmakta ya da onlara doping aşısı yapmaktadır.
Topçu’nun hocasından daha fazla Yahudi karşıtı pasajları bulunabilir. Her ikisinin tarihsel bağlamları birbirinden farklıdır. Ama yazılarının bütünü okunduğunda tutarlılığı gözeten bir tutumu olduğu gözlenen Topçu, ideolojisinin temel gerektirmelerine karşı kayıtsız değildir. Başlıca iki açıdan incelenebilir: İslam tasavvufu ve İsyan ahlakı. 
Yazar, Blondel’in faşizm karşıtı mücadelesini yürütecek bir dine veya dinsel yoruma sahip bulunduğunu ima ediyor. Topçu için aynı durum geçerlidir. Tasavvufun ırkçılık karşıtı çağrışımları Katoliklikten daha aşikardır. Kuramsal-teolojik çözümlemeye girişecek değiliz ama en azından tarihsel olarak bakıldığında durum böyle görünüyor. Yazar, Blondel’in faşizm karşıtı entelektüel savaşını değerlendirirken Hristiyanlığın kendiliğinden faydalı bir araç olduğunu ima etmesine rağmen Topçu’nun tasavvufunun ırkçılığa engel olabileceğini ya da en azından düşüncenin böyle bir gerilime sahip olduğunu neden düşünmedi acaba?
İslam tasavvufu hem de İsyan ahlakı Topçu’nun düşünce evreninin demirbaşlarıdır ve her ikisi de düşüncenin hümanist ve evrenselci doğrultusunun müfettişleridir. Bu anlamıyla Topçu’nun felsefesi bir dizi düşünce hattının karşısında yer alır: Kültürlerin indirgenemez farklılığını savunan Herder; Fransız ve İngiliz gördüm ama insana rastlamadım diyen Maistre, İnsan Hakları’na soyut spekülasyonlar olduğu gerekçesiyle karşı çıkan ve insan yoktur diyen Burke vd. İsyan Ahlakı, evrensel sorumluluğa sahip bir ahlaki öznenin kuramıdır. Dokrora tezinde şöyle tanımlıyor (2002, s.210):
‘İsyan bir değişimdir, ferdin önüne kendi kurtuluşuyla aynıymışcasına alemin kurtuluşunu koyarak ondan evrensel bir sorumluluğun ağır yükünü taşımak ve bundan zorunlu olarak doğan sosyal inkılabı kendi içinde hazırlamak üzere alemin tarihi ve bugünkü sonsuzluğuna iştirak etmesini ister’
Irkçılık bencilliğin kolektif bir türü -bir budun bencilliği- olarak değerlendirilirse İsyan Ahlakı bencilliğin bu türünü de sınırlayacak bir çizgi çekmektedir (s.210).
‘Allah’a iştiraki ile kendi uluhiyetinin farkına varan mistik, kendine ve herkese yükümlülük getiren insanlık ile kendini ve herkesi kurtaran uluhiyet arasında seçim yapmak zorunda kalınca, kendisinin ve herkesin selameti için kendini kurban etmiş olarak ölmek ihtirasıyla yanıp tutuşur’   
Burada Öteki etiğiyle bir ilişki akla geliyor. İsyan Ahlakı’nı Levinasçı öteki etiğiyle karşılaştırmak gerçekten ilginç bir entelektüel etkinlik olabilir. Öteki talepkar olmadan ve Öteki’yle aramızda simetrik bir ilişkinin varlığını aramadan Öteki’ye yönelmek ortak noktalardan biri olarak görünüyor ilk bakışta. Ancak Topçu’nun Öteki algısının farkçılığa dayanıp dayanmadığı veya bir alter ego algısının varolup olmadığı tartışma konusu yapılabilir.
Evrensel sorumluluk ve insanlığın kurtuluşu gibi öğeler Topçu’nun düşüncesini sürükleyen motiflerdendir. Yazar, Topçu’nun Gandi’ye karşı ilgisini analiz etmiş olsaydı, sorgulamasını insanlık adına yürüten ve Batı’yı dahi kurtarma misyonu bulunan evrenselci Gandi ile Topçu arasındaki benzerliklerin farkına varabilirdi.
Kemalizm, Doğuculuk, Batıcılık
Topçu’nun resmi ideolojinin Batıcılığından pek farkı olmadığı tezi de tartışmalıdır. Topçu’nun Ortadoğu’ya ilgili olmadığı tespiti haklı görünmektedir. Topçu’daki Şii tehdidi algısının bunu engellediği düşünülebilir-aslında resmi ideolojiyle kesiştiği nokta tam da burasıdır.
Buna karşılık, yazarın Kemalist politikalarla farkı anlamak üzere Topçu’nun Uzakdoğu kültürlerine ilgisinin üzerinde durmaması dikkat çekicidir. Topçu, Çin medeniyeti üzerine yazılarında sadece Anadolu kültürü hakkındaki yazılarında olduğu gibi övgü dolu bir üsluptadır. Taoizm’deki doğa sevgisi, tarıma dayanan Çin medeniyeti, Gandi’nin insancılığı gibi Uzakdoğulu örnekler Topçu’nun oldukça ilgisini çekmiştir. Ayrıca, Hareket Dergisi, “Işık Doğudan Yükselir” tezinin -Cemil Meriç gibi- taşıyıcılarına kapılarını sonuna kadar açmıştır.
 
Eleştirel Seçenekler
Alternatif bir çözümleme tarzı ne olabilir? Nurettin Topçu düşüncesindeki sosyalizmin yeri nasıl analitik bir sorunsal haline getirilebilir? Kanaatimce, eleştirmen şu soruları dikkate alsaydı daha analitik ve eleştirel bir içeriğe ulaşabilirdi. Birincisi, Nurettin Topçu’daki “gerilemecilik” sosyalizmle ne ölçüde bağdaşır? Bu soru gerçekten önemlidir. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda kapitalist ilerlemenin bir yanılsama olduğuna dair görüşlerinin teori içinde arızi bir konumda olduğu bilinmektedir. (Marxist) Sosyalizm Aydınlanma’nın ilerlemeci mizacının bir mirasçısı olmuştur ve kapitalizmin ilerlemeci niteliğine sosyalist toplumu doğuracağı gerekçesiyle şarkılar yazılmıştır.
İkincisi, Nurettin Topçu düşüncesinin başlıca motiflerinden olan İslam mistikliğiyle sosyalizm nasıl bağdaşır ve bu çelişkiden doğabilecek olası çelişkiler düşüncenin bütününe nasıl yansımıştır? Sezgici ve mistik felsefelere övgüler sıraladıktan sonra rasyonel planlamayla toplumsal değişimi gerçekleştirme düşüncesi nasıl uzlaştırılmaktadır? Pozitivist önyargılar geride bırakılsa bile bu soru önemini korumaktadır ve Anadolu sosyalizminin olası kırılma noktalarını aydınlatabilir.
Üçüncüsü, Nurettin Topçu’nun düşüncesi nasıl bir sosyalizme işaret eder ya da tarihsel fail sorununa nasıl yaklaşmaktadır? Millet mistikleri, Topçu’nun sosyalist topluma ulaşmak için önerebildiği tek toplumsal gruptur. Belki de Topçu’nun sosyalizmini paranteze alabilecek sorulardan en güçlüsü bu üçüncü sorudur. Topçu, tarihsel olarak Türkiye’de işçi sınıfının güçlendiği bir dönemde yaşamış ve yazmıştır. On binlerce işçinin sokaklarda yürüdüğü, grevlerin toplumsal mücadelede bir silah haline gelebildiği bir tarihsellikte (1961 tarihli) ‘Ahlak Nizamı’ makalesinde şöyle yazmıştır:
“Halk çevriliyoruz, cemaat sarhoştur, kendine gelemeyecek kadar sızmış bir halde. Kime yakaralım? Nereye çevrilelim?”
Topçu işçi sınıfının gücünü açıkça duyurduğu bir dönemde halkın politik bilinçsizliğinden bahsetmektedir. Bir bakıma, Yön Hareketi’nin de düştüğü ve fakat Mehmet Ali Aybar’ın İşçi Partisi’nin uyanık olduğu bir tuzağa düşmüştür. Bir farkla, Yön Hareketi’nin Kemalist kadrolara inancı Topçu’da yön değiştirmiş ve terimin felsefi anlamıyla idealist bir seçkinler topluluğunun kurtarıcılığına dönüşmüştür. Sosyalist literatürde sıklıkla eleştirilmiş bu stratejik “sapma”nın Kadro Hareketi’nin ana yönü olduğu bilinmektedir. Nesnel koşulların Batı Avrupalı karşılıklarına göre gelişmediği bir toplumsal durumda sosyalizm ile elitizm ve milliyetçilik arasındaki ayrımlar bulanıklaşmaktadır. Buna karşılık, toplumsal sınıfların görece gelişmediği bir dönemde yazan Kadro aydınları açısından analizde bir hoşgörü tutumu benimsenebilir. Oysa, sınıfsal mücadelelerin belirginleştiği bir dönemde yazan Topçu (ve Yön Hareketi) için aynı tutumu sürdürmek analizin değerini düşürebilir. Buna göre, Topçu Kemalist ideolojinin Batıcılığından çok seçkincililiğine ters taraftan yakalanmıştır. Bu anlamıyla teorisinin bir karşı seçkincilik olduğundan bahsedilebilir. Seçkinciliğin sosyalizmdeki yeri ise her zaman tartışılmaya değerdir.
 
Hermeneutik Anlama mı Eleştirel Anlama mı?
Dilthey’in deyişine dönülecek olursa, bir yazarı onun kendi kendisini anladığından daha iyi anlamak nasıl mümkün olabilir? Düşüncenin katmanları arasındaki karşılıklı ilişkinin ve teorinin bütünlüğüne göre konumlanışının incelenmesi ile olabilir mi?
Topçu’nun ırkçı pasajları hümanist düşünce açısından kesinlikle talihsizliktir ve insanlık ideallerini gözeten hakiki bir eleştiriyi hak etmektedir. Ama bu eleştiri nasıl yapılmalıdır? Teorik baskınlık, ırkçılık yönünde mi, yoksa evrensel insanlık idealleri tarafında mıdır? Yazar, Topçu’nun ırkçılığı konusunda o kadar aceleci ki, iyi araştırıldığını söylemesine rağmen, benim makalemdeki argümanlara ya da Topçu’nun hümanizmini vurgulayan diğer kaydadeğer yorumlara pek itibar etmiyor (örneğin: Öğün, doktora tezi).
Yazarı kendisinden daha iyi tanıma gibi iddialı bir metodun bazı değerlendirme ölçütlerinin varolduğu söylenebilir. Bir teorinin nasıl katmanları varsa, felsefi merkezi ve politik stratejik bir çevresinin olduğu düşünülebilir. Örneğin, felsefi açıdan diyalektik materyalizmi ve devrimciliği merkeze alan bir teoride yeniden dağıtımın devlet aracılığıyla (reformla) yapılmasına ilişkin bir politik strateji varolabilir. Politik strateji, verili tarihsel durumdaki toplumsal ve politik güçlerin durum değerlendirmesi değerlendirilerek teorinin eğip bükülmesidir bir bakıma. Örneğin, Refah Devleti’nin neoliberal eleştirisi karşısında yeniden dağıtımcılığa sığınan sosyalist düşünürlerin konumu budur. Engels’in referans yapılan pasajı ya da reformun kabul edilebileceği tarihsel durumlara dair diğer pasajları, felsefi merkez ile politik strateji arasındaki ilişkiden kaynaklanmaktadır.
Topçu’nun ırkçı politik stratejisi, felsefi merkezinde yer alan hümanizm ile gerilim oluşturmaktadır. Çatışma, insanlığa sevgi besleyenler yaşayan insanların hepsini sevmeli midir? sorusundan kaynaklanmaktadır veya kötülük problemiyle ilgilidir. Topçu, merkezdeki tasavvufun geniş görüşlülüğüyle devrimcilik arasında bir tezada düşmüştür. Bu tezat -soyut insanlığın sevilmesi ama yaşayan insanlığın bir bölümüne karşı kurtarılmasının planlanması- ideolojilerin tarihselleşmesi sırasında yaşanan bir çelişki değil midir? Eylemci strateji belirlenmesi aşamasında her ideoloji kötülük problemiyle yüzleşmek durumundadır. İdeolojilerin sınıflandırılmasındaki ölçüt ise, kurtarılan-kurtulunan konusundaki nitelemelerdir. Topçu’nun nitelemelerinde ekonomik kategorilerin önemi tartışılmazdır. Asıl eleştiri, homo economicus’a yönelmektedir. Yahudi’de homo economicus’un örneğini bulmaktadır. ‘Bizde Milliyet Hareketleri’nde şöyle yazmıştır:
‘En güzel örneğini Yahudilerde gördüğümüz Batının tüccar milletleriyle ahlaki bir medeniyet kurulamazdı. Tüccar demek, zekanın zorbalıklarıyla istismar eden demektir. İnsanlığı kurtaracak olan ahlaki medeniyetin, toprağa yerleşmiş, kaynaşmış bir uzviyet olan ve kan dökmeyi haram sayan Asya’nın yarınki uyanışından doğacağına inanıyoruz’.
Kan dökmeyi haram sayan Asya insanlık ideallerinin gerçekleştirileceği bir düzeni hangi metodla kuracaktır? Toprağa yerleşmiş, kazma seslerinin şıkırtısını bir ilahi olarak duyan eşit insanlar cemaati nasıl kurulacaktır? Topçu, İslam tasavvufu ile devrimcilik veya ek olarak hayranı olduğu Gandici pasif devrim metodu ile aktif devrimcilik arasında sıkışmıştır. Cemil Meriç’in Arthur Koestler’dan mülhem ifadeleriyle, Yogi ile Komiser arasında ya da Gandi ile Lenin arasında. Topçu’ya içkin karanlıkların tespiti bu muhasebeyle birlikte götürülmelidir. Karanlıktan aydınlığa çıkış da bu genel ve can alıcı problemi dikkate almak veya çözmekle yakından ilgili  görünüyor...

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:20.