-


-
| |
VEYSEL ÇOLAK
NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİNDE
“İNSAN MANZARALARI”
Şiirde özne sorunu Türkiye’de henüz tartışılmış değil. Şair, birinci tekil
kişi adılı kullandığında, kendinden söz ettiği sanılıyor hâlâ. “Sen”
dediğinde ise, kendi dışına çıktığı düşünülüyor şairin. Diğer adılların (zamir)
kullanılışında da bu anlamsal savrulmaların varlığı gözlenebilir. Tuhaf bir
durum bu. Elbette üzerinde düşünülmeli, örneklerden giderek Türk şiirinin bu
bağlamdaki poetik açmazlarına bir çözüm bulmak gerekiyor. Okumak ya da
yazmak için gereksinilen şiir bilgilerinin tamamlanması ve bunlara işlerlik
kazandırılması; şiirin gelişimini hızlandıracağı gibi, etkisini de
artıracaktır. Kısaca bu bağlamdan bakıldığında şiir öznelerine bakmakta
yarar var. Şiirlerdeki öznelerin ne zaman anlatıcı, ne zaman eyleyen, yapan,
kılan, oluşturan; ne zaman, nesne (anlatılan) konumda olduklarını saptamak,
sanırım, şiirlerin doğru tüketilmesini (okunmasını) ve yeniden üretilmesini
(okuyucu tarafından yazılmasını) sağlayacaktır. Bu iki uç arasında gidip
gelen, gidilen uçta kalıp donmayan bir ilişkilenme biçimidir. Şiir için
yaşamsal, kalıcı olmasını belirleyen bir nedendir ayrıca.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde ‘özne’ ya da ‘nesne’ aramak yanlış olmayabilir.
Böyle diyorum, çünkü kahramanlardan söz edildiğinde, ister istemez, us’a
romanlar, öyküler gelecektir. Modern bir şiirde, eylemli, hatta savlı bir
kahramandan söz etmek olanaksızdır denilebilir. Bu durum, öykülemeye dayalı
şiir için geçerlik değil tabi. Daha genel bir söyleyişle, dilin olgu ile
ilişkisini doğru kurabilmiş şiirlerde ‘eden, eyleyen, kılan, yapan’
kahramanlarla karşılaşmak doğaldır. Türk şiirinde bunun oldukça başarılı
örneklerini, hem de oylumlu çalışmalarla veren tek şair Nâzım Hikmet’tir.
Anlatılan durumların, olgu ve olayların öznesi ve nesnesi olan yüzlerce kişi
vardır Nâzım Hikmet’in şiirlerinde. Bu bağlamda, bir insan seliyle karşı
karşıya kalındığını söylemek, doğru bir saptama olur. Özellikle ‘İnsan
Manzaraları’, ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’, ‘Taranta Babu’ya Mektuplar’,
‘Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’, ‘Kuvâyı Milliye’, ‘Jokond ile
Si-Ya-U’ adlı kitaplarında Nâzım Hikmet; roman, öykü, halk masalları,
menkıbeler, halk hikâyeleri, efsaneler… gibi farklı sanatsal disiplinlerin
yaratılarından sonuna kadar yararlanmış, onların karakteristik
özelliklerinin şiirine girmesini bilinçli olarak hazırlamıştır. Amacı, daha
bir anlaşılır ve etkileyici olabilmektir. Bunu da başarmıştır. Adı geçen bu
yapıtların romana çok yakın bulunmasının nedeni de budur. Böylesine
yapılandırılıp biçimlendirilmiş şiir-metinlerdeki kahramanların bütününü
çıkartmak kolay değil. Ama en tipiklerini belirlemek, açıklayıcı bir
düşüncenin oluşumunu sağlamak olası. Böylesine bir yaklaşımla bakıldığında,
Nâzım Hikmet şiirinde görünen olumlu ya da olumsuz tiplemelerin (kahramanlar)
görünümü (dökümü) şöyle:
I.
KUTV ÜNİVERSİTESİNDEN BİR ARKADAŞ: Sİ-YA-U
Nâzım Hikmet, Si-Ya-u’da biraz da kendi yaşamsal serüvenini bulur.
Moskova’da Kutv Üniversitesinde, yirmili yaşlarda tanışırlar. Çinli bir
şair olan Si-Ya-U Fransa’da okumuş,, oradaki Çinli devrimci öğrencilerle
birlikte hareket etmiştir. 1924’te Moskova’dan Çine dönmüş, Çan Kay Şek’in
iktidarı ele geçirmesinden sonra tutuklanmış ama kurtulmayı başarmıştır.
Nâzım Hikmet Türkiye’ye döndükten sonra bu arkadaşının öldürüldüğü haberi
öğrenince, şiirini ona ithaf edecektir. Asıl adı Emi Siyao olan arkadaşını
sonraları görünce, öldüğü haberinin yanlış olduğunu da öğrenecektir.
Nâzım Hikmet Jokond ile Si-Ya-U adlı anlatısında ”anti-emperyalist, anti-kapitalist”
bir tutum koyar ortaya. Bu açıdan yapılan vurguların dikkate alınması, bu
yapıtı, sadece oldukça hoş bir aşk öyküsü olarak görmeyi engeller. Daha
geniş bir açıdan bakılması gerektiğini öne çıkartır. Çünkü öbür tarafta
keskin siyasi bir yergi vardır. Bakıldığında öne çıkartılan estetik
güzellikler, önerilen özgürlük anlayışıyla örtüşür. İnsani eşitlik
bilinciyle dengelenir. Bunların olabilmesi için de sosyalizmin gerekliliği
vurgulanır. Birçok yapıtında olduğu gibi bunda da insandan ve onun
geleceğinden yana olan ve bunların karşıtlarını oluşturan yaşam özneleri
çıkartılır okuyucunun karşısına. Tıpkı günlük yaşamda olduğu gibi. Bunların
bütününü çözümlemek sistematik bir çalışmayı gereksinir. Aşağıdaki alıntı
dizeler, belirlemelere ışık tutsun diye:
…
Ve
sarı Asyanın al kanıyla
boyanmış olan
nemrut İngiliz lisanıyla
atıldı naralar:
“-Yakalıyor
yakalıyor
yakaladı
yakala…”
Jokondun kollarına üç kadım kala
yetişti Çan-Kay-Şi’nin cellâdı.
Parladı
pala…
Kesilen bir et kırılan bir kemik sesi.
Yuvarlandı ayağının dibine
kana
bulanmış sarı bir güneş gibi
Sİ-YA-U’nun kellesi…
(Nâzım Hitmet, Jokont ile Si-Ya-U,
Tüm
Eserleri 2, s.31-32, Cem y.)
II.
BENERCİ, EVRENSEL SOSYALİST, İNSAN
“Benerci Kendini Niçin öldürdü?” adlı metinde pratik yaşantının eylemli
kahramanları var. Kadim TKP’nin 1929’da düşünsel ayrılıklar nedeniyle
yaşadığı içsel sorunların, parti militanlarının savruluşlarının
sorgulandığı, nedenlerinin bulunmaya çalışıldığı, amacın elden kaçırıldığı
noktalarından eylemle yazılmış bir metin. Kimler yok ki bu kitapta. Nâzım
Hikmet’e küsülü olan Vâlâ Nurettin (metindeki adıyla Roy Dranat). Kısaca
dünyalı, sosyalizme inanmış, birbirine benzeyen kişiler. Bireysel
ilişkilenmelerin derin açmazlarında acı çeken kahramanlar. Benerci’nin
kimliğinde saklı onlarca özne. Arkadaş, arkadaşlık için ölümü yeğlemenin
zamanlamasını çok iyi yapabilenler. Ölümün (intiharın) da insanın yaşamında
bir seçenek olduğunun düşünülmesini öneren bir şiir-roman. Bu çerçevede
açıklayıcı olacağı için Benerci’den birkaç dize:
Benerci sizi satmadı,
Benerci günlerdir yemek yemiyor,
gecelerdir yatmadı.
O
yatmıyor, ben yatabilir miyim?
Benerci sizi satmadı,
Sizi
ben satabilir miyim?
Benerci benim oğlum.
Onu
ben
kellemden, etimden, iskeletimden
sizin için doğurdum…
Dostlar!
İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.
Benerci sizin oğlunuz,
benim oğlum
(Nâzım Hikmet, Benerci Kendini Niçin öldürdü,
Tüm
Eserleri 3, s. 32, Cem y.)
Ve
Benerci’yi yücelten birkaç dize daha:
O
Büyük
bir
ışık
gibi
döğüştü
kasketli
bir
güneş
halinde düştü
(A.g.e., s. 99)
III.
SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDİN,
BÖRKLÜCE MUSTAFA, TORLAK KEMAL ve HALK
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Nâzım Hikmet’in Türk tarihinden
kendine konu seçtiği ilk çalışmadır. Bu olayı kurgulayarak, önerdiği
geleceği tanımlamaya koyulur. Kendi sözleriyle “dünü bugüne, bugünü yarına
bağlamak” için yazılmıştır bu destan. Bilimsel dünya görüşünün ışığında
başarılmıştır da bu. Kuramcı Şeyh Bedreddin ve onun düşüncelerinin
uygulayıcıları olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal elle tutulacak kodar
somut biçimde anlatılır ve yüceltilirler Destanda. Ama Destan bu
kahramanlarla sınırlanmaz. Türk köylüleri, Rum gemiciler, Yahudi esnaflar ve
halk (on binler) yapıtın ana öğelerindendir. Açık bir sosyalizm önerisidir
bu şiir. “Yarin yanağından gayrı her şeyde / her yerde / hep beraber”
diyenlerin tümünü, anlatının olumlanan kahramanı görmek gerekiyor. Destandan
açıklayıcı dizeler olsun:
Mübalâğa cenk olunda.
Aydının Türk köylüleri,
sakızlı rum gemiciler
Yahudi esnafları,
on
bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre
pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on
binler iki bin kaldı.
Hep
bir ağızdan türkü söyleyip
hep
beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep
beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her
yerde
hep
beraber!
diyebilmek
için
on
binler verdi sekiz binini…”
(Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri, s. 183, Cem y.)
IV.
KUVÂYİ MİLLİYE (DESTAN)
Nâzım Hikmet bu çalışmasında, bütün halkı toplumsal eylemliliğin öznesi
(kahramanı) olarak alır ve anlatısını kurgular. Zaten Destanın giriş
metninde, bunu açıkça ortaya koyar. Bir halkı oluşturanların özelliklerinden
söz ederek, anlattığı kişileri iyice somutlaştırır. Bu insanlar Arhaveli
İsmail’dir, Çerkez Ethem’dir, çeteci Delibaş’tır, Kartallı Kâzım’dır, şoför
Ahmet’tir, Mehmet Akif Ersoy’dur, Mustafa Kemal’dir… Hainiyle, yurtseveriyle
bir halkın destanıdır Kuvayi Milliye. Alıntı şiir, bu konuda yeterince
açıklayıcı olacaktır:
Onlar ki toprakta karınca,
suda
balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
cahil,
hakîm,
ve
çocukturlar
ve
kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardı.
Onlar ki uyup hainin iğvasına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve
düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve
onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler
ve
yeşil bir ağaç gibi gülen
ve
merasimsiz ağlayan
ve
ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onarlın mâceraları vardır.
(Nâzım Hikmet, Kuvâyı Milliye,
Tüm
Eserleri, s. 121, Cem Y.)
Destanın sonundu şu dizeleri düşürür Nâzım Hikmet: “Ve biz de burada
bitirdik destanımızı. / Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap, / Türk halkı
bağışlasın bizi…”
V.
NÂZIM HİKMET’TE BELİRLEYİCİ ÖZNE: İŞÇİ SINIFI
Nâzım Hikmet, ideolojisinin ufkunda bireyi ve onun kurtuluşunu görür. Bu
nedenle insanı önemser ve yüceltir. Ama sistem, üretim ve mülkiyet
ilişkileri değişmeden bireyin kurtuluşunun olamayacağını da görür. Üretim
araçlarını ellerinde tutanlarla, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi
olmayanların arasındaki çelişkinin giderilmesi gerekmektedir. Bu da
burjuvazi ile işçi sınıfının karşı karşıya gelmelerinden ve bir iktidar
savaşımı içerisinde bulunmalarından başka bir şey değildir. Emekten yana
olan Nâzım Hikmet ister istemez, ideolojik ve eylemlilik olarak işçinin
yanında yer alacaktır. Buradan bakınca, onun şiirlerindeki en önemli
kahraman işçi sınıfı ve o sınıfı oluşturan bireylerdir demek yanlış olmaz.
Bu konuda yazdığı “Türkiye İşçi Sınıfına Selâm” adlı şiir, amacının,
olumladığı tiplerin, ideolojisinin bir özeti sayılmak gerekir:
TÜRKİYE İŞÇİ SINIFINA SELÂM!
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selam yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
Hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.
Düşmanı yenecek işçi sınıfına selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve
yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selam yaratana!
12
Ağustos 1962
(Nâzım
Hikmet, Tüm eserleri 8, s.150, Cem y.)
VI.
POLEMİK ŞİİRLERİNDE DÜŞÜNCELERİN KARŞITLIĞI
VE
KARŞIT KİMLİKLER
Nâzım Hikmet, özellikle polemik şiirlerinde ideolojik, felsefi ve sanat
anlayışının kavgasını verir. Bunu yaparken nesneye adıyla seslenmekten geri
kalmaz. Bu nedenle konu edindiği kimlikler çok net olarak tanınır
şiirlerinde. Bunlardan biri Piyer Loti’dir. Onun yazdığı Aziade adlı romanda
Türkiye’nin kötülenmesi, önce Tevfik Fikret’i rahatsız etmiş ve bu nedenle
ilk karşı çıkan da o olmuştur. Aynı toplumcu damardan gelen Nâzım Hikmet de
bu tepkinin öznesi olmuş ve “Piyer Loti” adlı şiirinde, alıntılayacağım
birkaç dizeden de anlaşılacağı üzere, düşüncesini, karşı çıkışını, ideolojik
kavrayışını net olarak ortaya koymuştur. Bu dizelerde, ticari kapitalizmin
işleyişini, burjuvazinin ahlâkını, idealizmi yadsıyışını, diyalektik
maddeciliği önemseyişini bütünsel bir kavrayışla ortaya koymuştur Nâzım
Hikmet. Bu arada, Doğuya, Doğu insanına bakışı nedeniyle, oldukça öfke
duyduğu Piyer Loti’ye ‘şarlatan, domuz’ gibi sıfatlarla seslenecektir. Nâzım
Hikmet’in şiire giren, onun sonuna kadar olumsuzladığı karakterlerden
biridir Piyer Loti. Örnek:
…
Sen
bir şarlatandan başka bir şey değilsin!
Şarlatan!
Çünkü Fransız kumaşlarını
Yüzde beş yüz ihtikârla şarka satan:
Piyer Loti
Ne
domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer,
Şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprübaşında çarmıha gerer
Karşında cigara içerdim!
(Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri 1, s.176, Cem y.)
Nâzım Hikmet’in büyük tepki gösterdiği bir başka karakter Georges
Berkley’dir. ‘Berkley’ adıyla yazdığı uzunca şiirinde dini, felsefi, ticari,
hümanizm açısından ağır eleştiriler getirir G. Berkley’e. Özellikle idealist
felsefe, diyalektik maddeci bir görüşle bütünsel bir eleştirinin konusu
edinilir. Bu yapılırken de polemik türünün gereksindiği bütün incelikler
şiirde uygulanır. G. Berkley de olumsuzlanan bir tiptir Nâzım Hikmet
şiirinde:
Behey
Berkley!
Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,
Kıralın şövalyesi,
sermayenin altın sesi,
ve
Allahın peskoposu!
Felsefeden tüten günlük kokusu
başımızı döndürmek içindir.
Hayat kavgasında bizi
Diz
üstü süründürmek içindir!
(Nâzım Hikmet,, Tüm Eserler 1, s. 208, Cem y.)
Nâzım Hikmet ideolojik ve düşünsel değerlerinin kavgasını yazılarından çok
şiirlerinde vermiştir. Bunu yaparken güncel politikayla da doğrudan
ilişkilendirmiştir şiirini. Bu nedenle iktidarı elinde tutanların ekonomik,
politik, ulusal yanılgılarına karşı sert polemik şiirler yazmış ve onları
olumsuzlamıştır. Bu şiirlerden biri “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın
Menderes’e Söyledikleri” adını taşıyor. Sovyetler Birliği ile ABD arasında o
ürkütücü soğuk savaşın yaşandığı yıllardır 1950’liler. 1945’te Kore Kuzey
ve Güney olmak üzere iki devlete bölünmüştür. Kuzeyde, Kore Demokratik Halk
Cumhuriyeti’nin kurulması ABD’nin işine gelmeyeceği için, sosyalizmin
güçlenmesini engellemek için Güney Kore’nin Kuzey’e saldırması
gerçekleştirilir. Bu yetmezmiş gibi General Mac Arthur yönetimindeki
Birleşmiş Milletler gücü Kore’ye girecektir. Sonra gönüllü Çinlilerin
savaşa katılması emperyalistleri şaşkınlığa uğratacaktır. Bu sırada yapılan
pazarlıklar sonucu Türkiye de Kore savaşına sokulmuş oldu. Amerika’ın
çıkarları uğruna girilen Kore savaşında 717 ölü, 229 esir, 167 kayıp
verildi. Türkiye’nin kazancı da bu oldu sadece (!) Bunun üzerine Nâzım
Hikmet, Adnan Bey dediği, o günlerin başbakanı Adnan Menderes’e bir teğmenin
ağzıyla bu şiiri yazar. Bu şiirde de polemiğin gerektirdiği bütün
incelikleri, ağır sözleri, olumsuzlamaları bulmak olanaklıdır:
Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan bey,
iki
gözünüzle bakarsınız,
iki
kurnaz,
iki
hayın,
ve
zeytin yağlı iki gözünüzle
bakarsınız kürsüden Meclis’e kibirli kibirli
ve
topraklarına çiftliklerinizin
ve
çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan bey,
iki
elinizle okşarsınız
iki
tombul
iki
ak,
vıcık vıcık terli iki elinizle
okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerini,
ve
memelerini metreslerinizin.
(Nazım Hikmet, Tüm Eserleri 8, s.14, cem y.)
Gene
politik nedenlerle; liberalist Amerikancı görüşleri, Kore savaşını ve DP’yi
desteklemesi nedeniyle Ahmet Emin Yalman’a; Nâzım Hikmet’in politik,
ideolojik, yurtsever ölçütlerine göre olumsuzladığı Refik Koraltan’a, İsmet
İnönü’ye ağır eleştiriler getiren şiirler yazacaktır. Bu sözleri karşılayan
dizeler şöyle:
Biliyoruz, biliyoruz,
bu
vatanın anasını ağlatan
bir
ismet, bir Adnan, bir de Koraltan.
(Nazım Hikmet, Tüm Eserleri 8, s.36, Cem y.
A
dostlar, bu adam
güneş batınca bir akşam
sattı arkadaşına;
Sattı altın bir tepside arkadaşının
kanlı kesik başına…
(Nâzım Hikmet,Tüm Eserleri, s.71, Cem y.)
Benzer gerekçelerle yazılmış başka şiirleri de var Nâzım Hikmet’in. Halka,
halkın çıkarlarına, insani değerlere, demokratik yapılanmaya… karşı çıkan
her kimse, Nâzım Hikmet’ten yanıtını almıştır diyebiliriz. İdeolojik
karşıtlık içerisinde olmasına karşın dürüst, yurtsever insanları da
olumlamıştır daima. Örneğin Mehmet Akif Ersoy dürüstlüğü ve inanmışlığı
nedeniyle Nâzım Hikmet’in takdirini kazanmıştır.
Nâzım Hikmet’in bunların dışında olumsuzladığı karakterlerin edebiyat
dünyasından olduğunu görüyoruz. Özellikle eski şiire savaş açtığı, “Putları
yıkıyoruz!” kalkışmasıyla birçok edebiyatçıyı karşısına aldı. Bu süreçte
Abdülhak Hamid Tahran, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Abdülbâkî
Gölpınarlı… ile ciddi polemikler yaşandı. Nâzım Hikmet polemik şiirler yazdı
bu öznelere ilişkin. Basında büyük kavgalar olarak yaşandı bu. Çoğunlukla
edebiyatın dışına bile çıkıldığı oldu.
Yakup Kadri, “Gençler mütereddidir, çünkü samanla karışık hamur yediler.”
derken; Abdülhak Hamid, eleştirenlere, “Biz ki şair-i Eşber-ü Tezer’iz, /
Münekkidini hatâmızla çiğner geçeriz.” diye yanıt veriyordu. Karşıtlık
oluşturanların Nâzım’ın yazdığı şiirlerle ilgilenmeyerek, onun
komünistliğini dünyanın sonu gibi algılayıp kıyameti koparanlara karşı, “Ben
Marksizmin ve komünizmin yalnız ve bilhassa edebiyattaki tezahüratıyla
alâkadarım. Rusya’da sırf edebiyatla meşgul oldum.” demesindeki içtenlik de
anlaşılmayacaktır. Bunun üzerine, kendine karşı söylenenlere Nâzım Hikmet,
“İt ürür, kervan yürür” adlı yazısıyla yanıt vermekle yetinecektir.
VII.
AŞK ÖZNELERİ: KADINLAR!
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde kadın kimliği önemli bir yer tutar. Divan
şiirinde düşsel bir varlık olan kadın, Tanzimat’ta uzaktan gözlenen, mendil
atılan bir özne konumundadır. Hececilerde ise Anadolu kadınıyla hiçbir
ilişkisi olmayan bir betimlemeyle şiire taşınır. Nâzım Hikmet, bu
yanılgıların dışına çıkarak ideolojik bir öneri de getirir kadının konumuna.
Türk şiirinde, ilk kez kadın erkeğe eşitlenir. Artık o, ana, bacı, sevgili,
kavga arkadaşı, emekçi biridir. Kadın, somutlaştırılmıştır; toplumsal
öznelerden biridir. Bu açılardan, Nâzım Hikmet’in duygusal ilişkilenmelere
girdiği kadınlara bakılabilir. Bir sıra izleyerek bu kadın kahramanlara
anılabilir. Bunlardan ilki “gözleri siyah kadın, o kadar güzelsin ki”
dizesini içeren şiir yazdığı Sabiha Hanım’dır. Bunu, “Azize, gözleri nurdan
Azize” diye biten şiirde anlattığı Azize Hanım izleyecektir. Bu çocukluk
aşkları sonrasında Nâzım Hikmet, Nüzhet Hanım’la (Nüzhet Berkin)
evlenecektir. Büyük kıskançlıklar yaşanacaktır bu evlilik sırasında.
Açmazları olduğu için de bu evlilik sona erecektir doğal olarak. Nüzhet
Hanım’dan sonra Nâzım Hikmet’in çok sevdiği, hep şiirlerde olan Piraye
belirleyici olacaktır artık. “Kızım, Biriciğim, Piraye’m, Karıcığım,
Nişanlım, Sevgili, Yavrum, Hatçem” seslenişleriyle başlayan mektuplar
yazacaktır ona.
Bu
dönemde, “Mavi Gözlü Dev, Minnacik Kadın ve Hanımeller” adlı şiir ortalığı
iyice karıştıracaktır.
o
mavi gizli bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini
minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve
elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin koluna
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan
eve.
(Nâzım Hikmet, Mavie Gözlü Dev, Minnacik
Kadın ve Hanımeller, Tüm Eserleri 4, Cem y.)
Kimileri bu şiirin Nüzhet Hanım’a yönelik , kimileri de Nâzım Hikmet’le
başlangıçta evlenmek istemeyen Piraye’ye tepki olarak yazıldığını
söylemektedir. Bağlamında bu denli tartışılmış başka bir şiir yoktur Türk
şiirinde. Şiirden yaptığım bu küçük alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Nâzım
Hikmet ideolojik olarak bakmaktadır ilişkiye. Sınıfsal bir sorun olarak
görmektedir. Bu şiirin dışında, kadını böyle sorgulayan başka bir örnek
yoktur onun şiirlerinde. Bu şiirdeki kadın tiplemesi, olumsuzlanan bir
kimliğin de açıklanmasıdır.
Piraye’yle evlenir Nâzım Hikmet. “Saat 21-22 Şiirleri”, savlı, diyalektik
materyalizmin uygulandığı şiirlerdir. Tümü ‘Piraye için yazılmıştır.’ Bu
şiirlerin ilkinden birkaç dize:
Ne
güzel şey hatırlamak seni:
ölüm
ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve
yaşım kırkı geçmiş iken…
Ne
güzel şey hatırlamak seni:
bir
mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elim
ve
saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın için İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni
sevmek saadeti…
(Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri 7, s. 7, Cem y.)
“Senin adını / kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım” dediği, tutkuyla
sevdiği Piraye’den de ayrılacaktır Nâzım Hikmet. Kemal Tahir’in, Balaban’ın,
Vâlâ Nurettin’in yakından tanık olduğu, ayrıntılarını bildiği yeni bir aşk
gündemdedir artık. Münevver Andaç’la evlenecektir Nâzım. O da, şiirlerdedir
çoğunlukla:
MÜNEVVER’E MEKTUP
YAZDIM, DEDİM Kİ:
Ağaçlar duruyor, eski sıralar ölmüş.
“Park Boris”, “Hürriyet Parkı” olmuş.
Sade
seni düşündüm kestanenin altında,
sade
seni, yâni Memedi
sade
seninle Memedi, yâni memleketi… (11)
(Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri 5, s. 104, Cem y.)
Bu
şiir de öyle. Bütünsel bir sevgi. Çocuk, sevgili, memleket, özlem, hep iç
içedir. Derinliğine yaşanmış bir beraberliktir bu da. Diğerlerinde olduğu
gibi, bu evlilik de bir kırgınlıkla bitecektir. Çünkü Nâzım Hikmet’in kalbi,
artık Vera Tulyakova’nın belirleyiciliğindedir. Nâzım’ın ona yazdığı “Saman
Sarısı” adlı şiir kendi yaşamının; dünyaya, toplumsal ilişkilere, aşklarına
bakışının; şiir birikiminin bir özeti gibidir. Vera’ya yazılmış başka bir
şiirde şöyle diyecektir Nâzım:
VERA’YA
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
öldüm
(Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri 8, s.194)
1963’te Vera’ya yazılmış son şiirdir bu. Öldükten sonra, Nâzım Hikmet’in
ceketinin cebinden çıktığı söyleniyor. Nâzım, Vera ile olan beraberliği
sırasında ölümü, bu şiirin bulunması duygusallığı da yoğunlaştırmaktadır
doğal olarak. Duygusal ilişkilenmelerinde hayatında belirleyici olmuş bu
kadınlardan başka Anuşka, Doktor Lena, Doktor Galina, Semiha Berksoy adlı
kadınlarla da kısa süreli ilişkileri olduğu biliniyor Nâzım’ın. “Nâzım
Hikmet’in isteyip de elde edemediği tek kadın benim.” diyen romancı Suat
Derviş’i de bu bağlamda anmak gerekiyor. Görüleceği üzere, Nâzım Hikmet,
ilişki kurduğu kadın kahramanları olumsuzlamıyor. Genellikle insani her
açıdan bakarak olumluyor onları. Yüceltiyor üstelik. “Mavi Gözlü Dev
Minnacik Kadın ve Hanımeller” adlı şiirinde ise, sadece ideolojik bir
ayrışmadan söz ediyor. Bu şiirde kendi ideolojik ve sınıfsal öfkesini de
ortaya koyuyor elbette. Onun bu aşk serüveni içinde yaşadığı koşullarla
açıklanmalıdır. Savrulma gibi görülen bu yaşantı Nâzım’ın doğasına hiç de
uygun değildir. Yakın arkadaşlarından Vâlâ Nurettin bu konuda şunları
anlatıyor: “Aslında, Nâzım monogamdı. Birini severse –iyice severse- ona
sâdık kalmak isterdi. Sevemediği sıralarda da, sevilecek birini daldan dala
arardı. Bunu bilinçli mi, içgüdüsel mi, can sıkıntısıyla mı yapardı? Daha
ziyade kadınların ayartma çabasına kurban gittiğini, tanıdığım kadınların
sözlü ve yazılı itiraflarından öğrenmiş bulunuyorum.” (1)*
VIII. VE BİR OĞUL: MEMET
Nâzım Hikmet, şiirinin odağına koyduğu önemli şiir öznelerinden bir de oğlu
Memet’tir. O hiçbir şiirinde anlattığı kişilikleri yalıtarak ele almaz.
Önemseyip içselleştirdiği, duyarlılığının açığa çıkarttığı tüm durumları bir
bütünsellik içerisinde verir. Oğluna yazdığı bu şiir de öyle. Memleketinden
ayrılığını, bunun dayattığı özlemi oğlununkiyle örtüştürerek şiire
dönüştürür. Bu adın ‘Mehmet’ değil de ‘Memet’ oluşu da, Anadolu insanıyla
buluşturur onu. Memet, Nâzım Hikmet’in Münevver Hanım’dan doğma oğludur.
“Postacı, Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor, Memet’e Son Mektubumdur, Karlı
Kayın Ormanında, İstanbul’dan Mektup, Münevvere Mektup Yazdım, Dedi ki” adlı
şiirler de, aynı zamanda Memet’e ilişkindir.
MEMET
Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,
işitiyor musun
memet, memet.
Karadeniz akıyor durmadan,
deli
hasret deli hasret,
oğlum sana sesleniyorum, işitiyor musun,
memet!... memet!
(Nâzım
Hikmet, Tüm Eserleri, s. 103, Cem y.)
IX.
VE ‘İNSAN MANZARALARI’
Nâzım Hikmet, ‘İnsan Manzaraları’nı okuyanın ‘vıcık vıcık insan kaynaşan bir
mahşerden geçmiş’ olmasını ister. Bu yapıtında öylesine insan-yoğun bir
özneler (nesneler) bütününü bir araya getirmek kararındadır. Başarmıştır da.
Bunu kendisi şöyle özetler: “Bu kitapta, kimisinin ünü dünyayı tutmuş,
kimisini komşularından başkası tanımamış insanların biyografisini
okuyacaksınız.” Beş kitaptan oluşan ‘İnsan Manzaraları’nın ilkinde, küçük
memurlar, hükümlüler, sakatlar, serseriler, işsizler, jandarmalar, askerler,
köylüler, işçiler; ikincisinde, politikacılar, kapitalistler, küçük ve büyük
burjuvalar, gazeteciler; üçüncü kitapta, odakta sosyalist Halil, onun
hükümlülüğü ve hastalığı anlatılırken buna bağlı olarak diğer mahpuslar,
hastalar, hemşireler, doktorlar, köylüler; dördüncü kitapta, köylü-ağa
çelişkisi, esnaf-bürokrat ilişkilenmesinde yozlaşan bürokratlar, ekonomik
yoksunluk içerisindeki halk ve gene sosyalist Halil’in cezaevi serüveni,
Alman-Rus savaşı, Alman faşizminin Moskova’ya dayanması ve yenilgisi;
tamamlanmamış olan beşinci kitapta ise gene sosyalist Halil, onun özlemleri,
karısıyla ilişkilenmesi, savaş yılları İstanbul’u ve insanları, onların
sıkıntıları anlatılır. Yüzlerce kahraman. Sözcüğün tam anlamıyla, halkın
bütünü… Doğrularıyla ve yanlışlarıyla çırılçıplak bir halkın betimlemesi.
Asım Bezirci’nin saptamasıyla; “Dileği, bu tiplerin yardımıyla yurdunun
toplumsal görünümünü –evrimi içinde, bütün yanlarıyla- sergilemektir.
Böylece, özelden genele, bireyselden toplumsala, tekilden çoğula, kişiselden
insancıla ulaşacak; belirli bir dönemde tabaka ve sınıfların durumunu,
dolayısıyla toplumun yapısını yansıtacak; giderek Türkiye’nin konumundan
dünyanın konumuna geçecektir. Başka bir deyimle, ulusalı evrensele bağlamış
olacaktır.” (2) Bu arada, Nâzım Hikmet’in Anadolu coğrafyasını da bir roman
kahramanı gibi anlattığını belirmek yerinde olur.
X.
ÖZET:
NÂZIM HİKMET’İN ve KAHRAMANLARININ DURDUĞU NOKTA
Nâzım Hikmet, şiirlerinde olumladığı karakterleri kendi algısıyla,
ideolojisiyle somutlaştırmıştır. Onların her biri biraz Nâzım Hikmet’tir.
Tinsel bir eşitlik ya da aynılık vardır aralarında. Biri diğerine, “Ben,
senim.” diyebilecek durumdadır. Öte yandan , her şiirini kanıyla yazdığını
söylemek de doğru olur. Tamamen yaşamdan çıkan ve yine yaşama dönen
şiirlerdir bunlar. Halkın demokratik ve sosyalist kültür öğelerinden
beslenen, bir gelecek tasarımı ve önerisi getiren savlı şiirler ve kimlikler
koymuştur ortaya. Aynı zamanda, bir Nâzım Hikmet belgeselidir yazdığı
şiirler. Buradan bakınca, onun şiirlerinin başat kahramanlarından birinin de
kendisinin olduğunu saptamak gerekiyor. Üstelik, önerilen bir kahraman.
“Vatan Haini” şiiri, açıklayıcı bir özet şiirdir aslında:
VATAN HAİNİ
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz” dedi Hikmet.
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir
Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne
kapkara
haykıran puntolarla,
bir
Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66
santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerika emperyalizminin yari sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Evet, vatan hainiyim siz vatanseversiniz, siz yurtseversiniz
ben
yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa
yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerika üsleri, Amerika bombası, Amerika donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,
ben
vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
28.
07. 1962
(Nâzım
Hikmet, Tüm Eserleri 8, s. 146, Cem y.)
(1) Aktaran Emin Karaca, Sevdayım Tepeden Tırnağa, Nâzım Hikmet’in
Aşkları, s.14, Gendaş Kültür, 2. Basım, Nisan 1999, İstanbul. Ayrıca Nâzım
Hikmet’in aşkları ve bu kadın kahramanların onun şiirindeki yansımalarına
daha bir açıklık getirebilmek için bu kitaba bakılabilir. Bu konuda doyurucu
bilgiler veren bir kitap.
(2) Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri
|