[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   
 
DOSYA
YÜZÜNCÜ HECE
 
I
TÜRK EDEBİYATINDA DERGİLER VE HECE
 
II
HECE'NİN BİRİKİMİ
 
 
I
 
TÜRK EDEBİYATINDA DERGİLER VE HECE
 
 HÜSEYİN SU
 
YÜZÜNCÜ HECE
 
Tanzimat sonrası Türk edebiyatının ve Türk düşüncesinin dergiler çevresinde geliştiği ve biçimlendiği, yakın tarihimiz üzerinde çalışan edebiyat ve düşünce tarihçilerinin, araştırmacılarının genel ve ortak bir düşüncesi, yargısıdır. Divan Edebiyatındaki Tezkirelerin, edebiyat ve düşünce dergilerinin işlevini ne denli görüp görmediği elbette ayrı bir konu. Sanat, edebiyat ve düşünce devinimlerinin, ilk önce dergilerde başlaması ve gelişerek bir manifesto, estetik ve amaç doğrultusunda bir çizgiye dönüşmesi, hem kendisine hem de kendisinden sonrakilere bir yatak açması, bazılarının da bu yatağı derinleştirebilme imkanı ve şansı bularak, edebiyatın ve düşüncenin geleceğine yön vermesi, yapılan işin, yazının ve düşüncenin doğası gereğidir.
Yazının ve düşüncenin, hem kendisinden öncekine ve sonrakine eklemlenme hem de düne, bügüne ve yarına dair doğal bir seleksiyonla dışta bırakma tavrı, tabiatının en doğal tepkesi olarak işler. Seçici, ayıklayıcı ve çoğaltıcı genler, en çok da yazınsal ve düşünsel süreçlerdeki büyümeyi ve küçülmeyi belirler. Yazı ve düşünce, hiçbir zaman unutmaz, atlamaz, inkar etmez; her zaman dinler, alır, çoğalır, çoğaltır ya da tartışır, karşı koyar, ayna tutar. Hele bir düşünce yazıya geçmişse, âdeta onun için yokluk sözkonusu değildir, geriye dönüşü olmayan bir sözleşmedir: Yazanı ve düşüneni adına bütün zamanlarda konuşur; bir amel olarak insana her iki âlemde de tanıklık eder.
Kuşkusuz, insanın hiçbir eylemini, varlık nedeninin dışında, amacını aşacak ve kendisine yabancılaşacak biçimde öteleme, küçümseme ya da yüceltmelerle saptırmamak gerekir. İnsanî her çabanın, amacına ulaşabilmesinin yolu, kendi yatağında, kendi yöntemince yola koyulması ve kendi dilince konuşmasından geçer. Kalem de, kendi yolunda işler ve kendi dilince konuşur. Elbette kılıçtan keskindir kalem, ama o, yalnızca bir kalem olarak keser. Bu dikkat ve bilinci sürekli taşımayan yazı, çoğu zaman yazı olmaktan çıkar. Dolayısıyla bir yazının yerine getirmesi gereken asıl işlevi yerine getiremez. Başka bir düzlemde ve başkasına çalışır.
Bütün bunları, elbette Hece dergisinin yüz sayısıyla, Heceöykö'yle, Hece Yayınları'yla ve bir mekan olarak insan, kültür, sanat, edebiyat, düşünce... düzlemindeki ilişkileriyle yerine getirmeye çalıştığı işlevini, yazının diline ve tabiatına uygun bir biçimde, onu hiçbir anlamda ve alanda bozmadan yapmak için çaba gösterdiğimizi belirtmek için söylüyoruz.
Kuşkusuz, yaptıklarının son hesabını insanın kendisi görmez. Ama her zaman bir bilinç dikkatini gözetmek ve korumak zorundadır. Biz de, süreç içerisinde bu dikkati koruduğumuzu, en azından korumaya çalıştığımızı düşünüyoruz.
İnsanın, kendi yaptığı işi, başkalarının üzerinde tutmaya hakkı yoktur; başkallarının altına sürmesinin de doğru olmadığı gibi. Özgüven, bir kimlik bilincinden ve dikkatinden doğar; bu durumda dil ve duruş, hem işlevsel hem de açılımlı ve açıktır. Kibirse, özgüvenin olmadığı, bilincin korkuya dönüştüğü, insanın yaptığı işe ve değerine inancını yitirdiği yerde başlar; dil ve duruş, işlevsel değildir, küçülmeye ve kendi içine kapanmaya dönüktür yüzü; bilmez de bildiğini sanır, yapmaz da yaptığını sanır ve bütün dünyayı kendisinin doldurduğu zannına boğulur. Zannın çoğu ise yalandır, aldanıştır; hakikati yalnızca kendisinin gördüğü ve bulduğu sanısıdır. İnsan, bütün eylemlerinde mutlaka bu dar kapıdan geçer. Üstelik, sırtında yaptığı işle birlikte geçer. Ne ki, işimizin çoğu bu dar kapıdan bizimle birlikte geçemez, dökülüp kalır dışarıda. Sorun da, insanın kendisiyle birlikte geçebilecek işler yapabilmesinde değil midir?
Yüz sayıda yapabildiklerimizin böyle işler olup olmadıklarının nihaî olarak değerlendirilmesi elbette tümüyle bize ait bir durum değildir. Bunun sonucundan tümüyle emin olmamız da mümkün değildir. Bizimkisi, yapabildiklerimize bir kez daha topluca bakarak yeniden sorumluluklarımızı hatırlamaktır. Uyarılmaya ihtiyacımızın olduğu bilinci ve dikkatiyle, Hece'yi yüz aydan beri izleyen, okuyan ve katkıda bulunan insanların, yazınsal ve düşünsel tarihimizi de bu açıdan gözönünde bulundurarak yapacakları değerlendirmelerinden yararlanmak ve çabamızı, dar kapının dışında kalacak iş olmaktan korumak ve kurtarmak için bir kazanıma dönüştürmektir.
Bu bağlamda kırktan fazla yazar, şair, eleştirmen, akademisyen ve okur, önce Türk edebiyatının ve Türk düşüncesinin yaklaşık yüz elli yıllık serüvenindeki dergilerin işlevini, sonra da Hece dergisinin yüz sayısının, Heceöykü'nün, Hece Yayınları'nın çabasının, bu serüven düzleminde ne anlama geldiğini değerlendirdiler. Görebildiğimiz ve göremediğimiz kimi sorunlarımıza işaret ettiler, sorular sordular, bizim sorularımızı cevapladılar. Göremediğimiz, unuttuğumuz hususlarda uyarılarda bulundular. Arkadaşlarımız da; bir dergi olarak Hece'yi, yüz sayının şiirini, yüz sayının öyküsünü, sekiz yılda yayımladığımız dokuz özel sayımızı, yüz sayının dosyalarını ve Hecetaşları'nı, yüz sayıda yayımlanan dünya edebiyatından ve düşüncesinden yapılan çevirileri ve bu çevirilerde gözetilen ya da bu çevirilerle oluşan açıyı ve şiirden öyküye, incelemeden eleştiriye, anıdan günlüğe, düşünceden ve felsefeden tasavvufa... yüz on kitabıyla Hece Yayınları'nın birikimini topluca yedi ayrı yazıyla değerlendirdiler.
Hece dergisinin yüzüncü sayısı, bir dergi ve yayın faaliyeti olarak düşünsel doğuşundan tam dokuz yıl sonra yayımlanıyor. 1997 yılının baharında, Ömer Faruk Ergezen'in bürosunda, her zaman olduğu gibi umutlarımızın, eleştirilerimizin ve kırgınlıklarımızın konuşulduğu bir gündü. Yazınsal ve düşünsel düşlerimiz birden takvimi belirlenmiş ve biçimlenmiş gelecek sorumluluğunun tasarımına dönüşmüştü.
Bu konuda düşlerimiz ve düşüncelerimiz her zaman vardı. Yüreklerimizdekilerini de çıkartıp koyduk orta yere. Koblo döşenmişti. Özelde Türkiye, genelde yeryüzü sorumluluğu ve bilincini kalemin yükü biliyorduk her zaman ve hep birlikte. Edebiyatın ve sanatın, dünden yarına bir tarih ve coğrafya görüngesi vardı hepimiz için; damarları kendi birikimine ve toprağına bağlı, antenleri yeryüzüne ayarlı evrensel bir görünge: Kısırlaştırıcı değil, çoğaltıcı ve sağaltıcı. İnkarcı değil, kadirbilir. Kendinde boğulmayan. Kendisiyle kendi önünü tıkamayan. Dünden yarına her eylemle ve her insanla zenginleşmeyi bilen ve aynı zamanda başaran. Düşünürken de, konuşurken de, yazarken de güncelin sığlığına, genelgeçer yargılara ve yargılamalara, bir düzey belirtmeyen kısır çekişmelere, kişilik bunalımına düşmeyen ve gönül indirmeyen, ama insanî hiçbir erdeme de burun kıvırmayan. Hiçbir değeri, hiçbir biçimde ve doğrultuda araçsallaştırmayan. Değerlerimizi kuşatan genelgeçer, hiççi, bağlamsız, odaksız rüzgârlara kapılmayan, heveslere düşmeyen. Hayatımızdan doğan, hayata açılan ama dönüp onu kapsayan bir görünge ve bir doğum... En  çok da şu sapakta koybolmama dikkati gerekiyordu; eylemsiz ve kısır korunma ürkekliği ve vehmiyle çoğalma ve kazanma hırsı. Olabildiğince korunmaya çalıştık. İşte bu sayı da, ne kadar korunabildiğimizi görme ve ölçme niyeti ve çabasından ibarettir.
 
 
M. ORHAN OKAY
 
MECMUA-İ FÜNUN'DAN HECE'YE
DERGİCİLİĞİMİZ 143 YAŞINDA
 
1849'da yayımlanmaya başlanan ve epey uzun ömürlü olmasına rağmen tamamiyle meslekî bir dergi olan Vekayi-i Tıbbiye'yi bir tarafa bırakırsak ilk sayısı 1862'de çıkan Mecmua-i Fünun'u dergiciliğimizin babası olarak düşünebiliriz. Devlet adamlığının yanında dikkate şayan bir Tanzimat entelektüeli olan Münif Paşa'nın çıkardığı Mecmua-i Fünun, bugün adının çağrıştıracağı bir "fen" dergisinden ibaret değildi. 19. yüzyılda fen kelimesi her türlü bilgi için kullanılıyordu. Bununla beraber Mecmua-i Fünun için bir edebiyat dergisi değil, Batı dünyasından pozitif ve sosyal ilimlerdeki gelişmeleri aktaran ansiklopedik mahiyette bir bilgi ve kültür dergisiydi, demek daha doğur olur. Zamanında önemli bir misyonu yüklenmiş olduğu anlaşılan Mecmua-i Fünun için Ahmet Hamdi Tanpınar, 18. yüzyıl'da Fransa'da  Grande Encyclopédie'nin oynadığı rolün bir benzeri görevini yerine getirdiğini söyler.
Edebiyat ve kültür dergiciliğinin Abdülhamid dönemine kadar büyük bir gelişme gösterdiği söylenemez. Bu yıllarda haftada bir veya iki gün yayımlanan gazeteler bazı özel sayfalar ve ilâveleriyle bir çeşit dergi fonksiyonunu da yüklenmiş gibiydiler. Türk dergiciliğinin ilk altın dönemi II. Abdülhamid'in saltanat yıllarına rastlar. Yasaklar ve sansür yüzünden gazetelerin siyasi ve sosyal konulardan bahsetmemesi sebebiyle gazetenin yerini dergiler alır. Gerçekten de, özellikle 1885'ten yüzyılın sonuna kadar edebiyat ağırlıklı, bir kısmı çok güzel baskılı, klişeli, hatta bazıları saraydan himaye de gören pek çok dergi yayımlanmıştır. Mirsad, Malumat, Servet-i Fünun, Hazine-i Fünun, Hazine-i Evrak, Mecmua-i Muallim, İrtika, Mecmua-i Ebüzziya, Maarif, Resimli Gazete, Mekteb...
1901-1908 arası yönetimin ağır baskısı altında hemen bütün basın hayatı gibi dergicilik de can çekişir hale gelmiştir. İkinci Meşrutiyet'in ilânı tarihlerinden başlayarak Cumhuriyet'e kadar uzanan dönemde, ağır savaş şartlarına rağmen kısa veya uzun ömürlü iki yüz kadar dergi basın hayatına atılmıştır. Bunların çoğu siyasi ağırlıklı olmakla beraber birer fikir ve sanat dergisi karakterinde olanları da görülmektedir: Şehbal, Genç Kalemler. Türk Yurdu, Sırat-ı Müstakim, Donanma, Yeni Mecmua, Dergâh, Ümit, İçtihad, Büyük Mecmua, Musavver Muhit, Rübab bunlar arasındadır.
Cumhuriyet'ten sonra tek partili rejimin verdiği imkânlar nispetinde yayımlanan, oldukça kaliteli başlıca fikir, sanat ve edebiyat dergileri de şunlardır: Hayat, Fikir Hareketleri, Varlık, Hareket, Çığır, Yeni Adam, Yedigün, Yarımay, Ağaç, Kadro, Yücel, Ülkü, İstanbul, Kültür Haftası, Akademi, Oluş, Çınaraltı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili rejimin getirdiği nisbî hürriyet atmosferinden başlayarak günümüze doğru kâğıt, baskı, resim gibi malzeme kalitesinin yükselmesi yanında sürekliliğini reklama borçlu magazin dergileri yüksek tirajlarıyla yayın piyasasını elde tutmaktadır. Hemen her dönemde olduğu gibi bugün de edebiyat ve kültür dergileri bin ilâ beş bin baskı arasında yayımlarını sürdürmektedirler.
Dergiciliğimizin bu ana hatlarıyla çok kısa olarak belirttiğim geçmişinden sonra  dergi denen nesnenin ne olduğu sorulabilir. Bir genel kanaat olup olmadığını bilmemekle beraber, şahsî tecrübemle diyebilirim ki dergi, yayın dünyasında gazete ile kitap arasında,  daha kalıcı fikirleri ve sanat eserlerini ortaya koyan, daha etkili ve zannımca alıcısı tarafından muhakkak okunan ve saklanan bir basın organıdır. Gazete okunup atılır (Çok özel arşivlerin dışında yakınlarımdan gazete koleksiyonu yapanı bilmiyorum). Kitap ise alınır, bazan hemen okunursa da çok defa muhtevası bilinir ve gerektikçe okunur. Dergiye gelince, alındığı zaman okunur, değerlendirilir ve daha da önemlisi takip edilir, koleksiyonunun tamamlanmasına gayret edilir. Bu bakımdan daha çocuk yaşlardan başlayarak meraklı okuyucusunu yetiştiren birer okul özelliği kazanmış dergiler çoktur. Benim neslimde, geçmiş dönemlerin dergilerini sahaflardan yavaş yavaş toplayanlar, ceplerinde taşıdıkları küçük defterin sayfalarına o dergilerin eksik sayılarını kaydederek aynı meraktaki arkadaşlarıyla mübadele edenler (benim gibi) az değildi.
Dergi hür tefekkürün kalesi midir? Buna Türkiye'nin şartlarını düşünerek olumlu cevap vermek kolay değil. Hür tefekkürün kalesi olmalıdır, ama her dönemin şartlarına göre olamadığı da muhakkaktır. Her devirde tedirgin yöneticilerin, açık, kapalı sansürün yüzünden yayınına  defalarca ara vermiş, sonunda tamamiyle kapanıp gitmiş ne kadar çok dergi vardır. Yukarıda derginin okuyucusunu yetiştiren bir okul hüviyetinde olduğunu söyledim. O, aynı zamanda yazıcısını da yetiştiren bir okuldur. Birer edebiyat mektebi, kültür mektebi olan dergiler de az değildir. Ancak yakın yıllara kadar bizim dergiciliğimizin malûl olduğu bir hastalık da vardır: Süreksizlik. Asıl okul olma karakteri şüphesiz bir derginin sürekliliğindedir. Daha bir yılını doldurmadan yayın hayatından çekilmiş ne kadar çok heveskâr dergilerimiz olmuştur. Parasızlık, okuyucusuzluk, ilgisizlik, dağıtım güçlükleri sonunda bir de bakarsınız derginiz artık yok. Bazan son sayıda acıklı bir paragrafla haber vererek, bazan o kadarı bile olmaksızın.  Sürekli veya uzun ömürlü olanların sayısı ise pek azdır. Bunlar arasında 1880'lerden 1940'lara kadar devam eden Servet-i Fünun ile 1936'dan günümüze kadar yayınını sürdüren Varlık dergileri galiba bir rekoru ellerinde tutuyorlar. Osmanlı döneminde Malumat, Türk Yurdu, İçtihad daha sonra Yeni Adam, İş ve Düşünce oldukça uzun ömürlü dergilerdir. Ancak Varlık ve Türk Yurdu dışında diğerlerinin kurumlaşamadığını, sadece ilk müteşebbisleri hayatta olduğu müddetçe çıkabildiğini de belirtmek gerekir. Günümüzün dergileri ayakta durabilmek için büyük kapitalizmin küçük birer çarkı olmak zoruna da katlanıyorlar. Bunlardan bazıları katlanmaktan ziyade zaten böyle bir çark olma amacıyla çıkıyor. Edebiyat yazıları yahut renkli fotoğraf ve röprodüksiyonlarıyla sanat yazıları böyle dergiler için reklam sayfaları arasında birer fantezi olarak kalıyor. Dergi meraklıları için, bilmiyorum bu tip magazinler koleksiyon değeri taşıyor mu?
Hece 100. sayısına ulaşmış. Ne güzel! Bizim dergiciliğimizde, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığım  sebeplerle 100. sayıya ulaşmak epey uzun bir yolu katetmiş olmak demektir. Demek ki Hece kültür hayatımızda kendisine bir yer buldu. Bugünün kültür ve edebiyat dergileri, galiba yirmi-otuz yıldır özel sayılar ve belli konular üzerinde dosyalar açıyorlar. Özel sayı eskiden beri de, bilhassa aktüel bir konuda dergilerin nadiren başvurdukları bir teşebbüs olurdu. Ama son yıllarda dergilerin politikasına yahut okuyucunun ilgisine göre düzenlenmiş özel sayılar aynı konu üzerinde aydınların, yazarların bilgi birikimlerine, düşüncelerine ve yorumlarına yer verdiği için ayrı bir önem taşıyor. Hece dergisi hacimli özel sayıları ve dosyalarıyla, seçtiği konular üzerinde, okuyucusunu ideoloji, doktrin yahut kanaat olarak farklı bir yelpazenin yazarlarıyla buluşturuyor. Bugüne kadar edebiyat türleri, büyük edebiyatçılar, okul olmuş dergiler ve edebiyat temaları bu özel sayıların konularını oluşturdular. 
Türk dergiciliğinin 143 yıllık tarihinde  hayırla yad edilecek bir yer tutmuş görünen Hece'nin nice yüzlerce sayılara ulaşmasını diliyorum.
 
 
DOĞAN HIZLAN
 
TÜRK EDEBİYATINDA DERGİLER VE
DERGİLERDE BİR 'HECE'
 
1) Türk edebiyatında dergilerin birinci işlevi, birçok okuru edebiyata alıştırmalarıdır. Ayrıca okurun yetişmesini sağlama açısından önemli bir görevi yerine getirmektedirler.
Eski dergileri karıştırmadan; arşive inmeden bugün Türk edebiyatı tarihinin  yazılması mümkün değildir. Sadece kitaplara bakılarak yazılan bir edebiyat tarihi, bana göre donmuş bir tarihtir. Çünkü dergilerde soluk alan havayı ihmal edilemez.
Yıllar öncesinin edebiyat dergileri bugün aynı işlevi ve önemli yerlerini sürdürebiliyorlar mı? Her zaman bu soruya cevap verirken tereddüt etmişimdir. Çünkü bu dergilerin değişiminden çok, okurun değişimiyle doğru orantılıdır.
Yalnız eski dergileri değil, bugünün dergileri de yeni bir okuru biçimlendirmektedir. Tersi de doğru olabilir, okurlar da bu degileri biçimlendirmiştir.
Varlık'tan bugüne edebiyat dergilerine baktığımızda, her sayıyı heyecanla bekleyen bir okur kitlesinin varlığında bugün bir erozyon gözlemlemekteyim. Okurun soğuk kanlı olması, daha nesnel düşünmesinin, değerlendirmesinin, daha zengin ölçütler birimi edinmesinin doğal sonucudur.
Dergilerin benim için dikkat çekici olan yanı, yazarların, şairlerin ilk ürünlerinin bu sayfalarda görünmesidir. Edebiyat okuru, adlardan ilk kez dergi yapraklarında haberdar olur.
Her iyi ve okunan dergi, dergi yayıncılığına biçimsel ve içerik açısından yenilik getirmiştir.
Ayrıca bir grubun tanınmasını, öne çıkmasını, yükselmesini sağlamıştır. Bir çok dergi, Türk edebiyatı için bir belge, bir başvuru kaynağı olma görevini yerine getirmiştir.
Sadece günübirlik ve güncelin peşinde koşan, ayrıca günceli temellendirmeyen yazıların yer aldığı dergilerin ileride bir başvuru kaynağı niteliği taşımayacaklarına inanıyorum. Bir edebiyat, sanat dergisinde de bunu bir zaaf olarak görüyorum.
Dergicilik üzerine kapsamlı bir kitap, inceleme yapılmadı, yapıldıysa da yayınlanmadı.
Dergi külliyatı yayınlanınca, o zaman, derginin yerini, fikriyatını, hem de gerek döneminde gerek sonrasındaki etkisini görebilirsiniz.
Kadro, Türk Yurdu dergilerinin toplu ciltlerinin yayınlanması, toplu bir değerlendirme yapmamızı mümkün kıldı. Özellikle daha sonraki kuşaklar için meçhulü malum yaptı.
Dergiler her zaman bir boşluğu mu doldururlar, bir edebî, sanatsal gereksinimi mi karşılarlar.
Bu biraz büyük bir iddia. Çünkü ben Gösteri dergisini kurarken, Türkiye'deki edebî ve sanatsal ortamı bir dergi haritasında sergilemeyi amaçladım. Birbirine karşıt düşünceler de yer almalıydı. Yoksa sadece belirli bir anlayışı gözeterek bir dergi çıkarmak benim bakış açıma uygun değildi.
Bir de kuşatıcı özelliği olmalıydı. Bunları tasarlarken yılın da 1980 Aralık ayı olduğunu unutmayın.
Darbe sonrası bir dergi.
Bir çok yazıyı hukukun süzgecinden geçirmek zorunda kalırdık, ama yayınlamama gibi bir kısıtlayıcılık uygulamadık, sansüre hep karşı çıktım.
Yalnız dergilerin kalıcı yanlarının ürünlerden öte dosyalar sayesinde gerçekleştiği kanısındayım.
Hürriyet Gösteri'de bunu çoğu sayıda gerçekleştirdik.
Şimdi dönüp baktığımda Türk Dili, Yeni Ufuklar, Varlık, a dergisi edebiyata bir çok isim kazandırdı. Hepsinin fikrî yapısı da ayrı düşüncelerde okur oluşmasını gerçekleştirdi.
Dosyalar ileride inceleme yapacaklara, okurları, bir kişiyi, bir konuyu, bir akımı, bir sorunu, bir tema'yı ayrıntısıyla, değişik kişilerin, karşıt düşüncelerin süzgecinden ilettiği için, onu hem bilgilendirdi, hem de tarafsız bir yaklaşımın ne demek olduğunu öğretti.
Konuya çok yönlü, çok boyutlu, prizmatik bakışı getirdi.
Bu dosyalardaki yazılar, aynı düşünceyi paylaşanlardan oluşuyorsa bence bu tek yanlı, eksik bir düşünceye yol açıyor demektir.
Tanzimat'tan beri dergiler gerçekten çeşitli toplulukları oluşturmuş, değişik etkileri sağlamıştır. Ancak dergilerin kalıcılık derecesi günlerine ve sonrasına göre değerlendirilmelidir.
Şimdi bir düşünce bir edebiyat zevki oluşturan dergi var mı? Bu soru başka türlü de sorulabilirdi. Ancak bu soru dergilerin zayıflığını, etkisizliğini göstermiyor. Çünkü artık insanlar, bilgilenmeyi, kendileri özgür ve bireysel anlamda kanaat oluşturmayı tercih ediyorlar. Artık baskın bir derginin etkileyiciliği ve işlevselliği söz konusu değil.
Hangi dergi olursa olsun bence sadece bir düşüncenin temsilcisi, savunucusu olmasın.
 
2) Hece dergisi benim için önemli bir dergi.
Yayınladıkları ürünlerle, yaptıkları nitelikli çalışmalarla; türler, kişiler ve ürünler üzerine yayınladıkları eleştiri ve incelemelerle kültürel bir kurumsal kimlik oluşturdu.
Bir derginin, yayınevinin kurumsal kimlik oluşturabilmesi için, bütünsellik anlayışını benimsemesi gerekir. Bütünsellik ile tutarlılığı ayrı maddeler halinde düşünüyorum. İkisini Hece bir arada barındırmayı başardı.
Hece'nin benim için vazgeçilmez özelliği, dosyaları ve özel sayıları. O dosyalar, özel sayılar okurun iyi bir edebiyat okuru, donanımlı bir okur olmasını sağlayan malzemeler sunuyor.
Şiir, Roman, Eleştiri özel sayıları, sık sık başvurduğum, yararlandığım kaynaklar arasında. Belki başka sayıları okuyup geçiyorum ama saklama gereği duyuyor muyum? Evet diyemeyeceğim.
Hece Öykü'yü de izliyorum. Ama Hece'den bir başka türün dergisini bekliyorum: Hece Şiir. Zira Hece Şiir, Hece'nin kurumsal kimliğine yakışacak bir dergi. Dergicilik; edebiyat evreninde şövalyeliktir ve bunun en Don Quijote'si şiir dergileridir. 
Edebiyat-sanat dergilerinin yanına artık tematik diyebileceğimiz, öykü dergileri eklendi; Hece Öykü var, Adam Öykü var, İmge Öykü var. Evet bu dergiler arasındaki farktan söz edebilirsiniz, öyküye yerli ve yabancı bakışın zenginlik getirdiğini savunabilirsiniz, ama herkesin öyküye yöneldiği bir anda, şiirin sesi daha da zayıf çıkıyor.
Oysa bence şiiri kurtaracak girişimlerin onurlu zamanı.
Hece'nin hoşuma giden yanı, edebiyatı, türleri bir bütünlük içinde mütalea etmesi. Öylece hem bir derginin edebiyata, düşünceye bakışını öğrenebiliyoruz hem de disiplinler arası bağlantıları düşünüyoruz.
Sanırım bir dergi için tutarlılık önemlidir. Çünkü okuru aynı dergide şaşırtmak yanlıştır. Hiç kuşkusuz burada çeşitlilik ile tutarsızlığı  karıştırmamak gerekir.
Dokuzuncu yıla dönüp baktığınızda yapmak istediklerinizi gerçekleştiridiğinize inanıyorsanız, mutlu olursunuz. Ben Hece'nin ilk sayısından itibaren arzuladığı, istediği, çizgiyi tutturduğu kanısındayım.
Bazı yazılara katılmayabilirim, bazı düşüncelere karşı olabilirim ama bu yalnız Hece için değil her dergi için geçerlidir.
Kitap yayınları ile dergi arasında bağ kurulabilir mi her zaman. Her kitap için bunu yeniden düşünmek gerekiyor. Ben bu bağın Hece dergisi ile Hece Yayınları arasında  doğru orantılı bir zevk ve düşünce birliği kurulduğu kanısandayım.
Hece'nin kalıcı dosyalar ve özel sayılarının devamını istiyorum. Çünkü tek tek ürünler okunup geçiliyor.
Ben artık biriktirilen edebiyat dergilerinin revaçta, işlevsel olduğu kanısındayım.
Dergiyi ben özel alanında incelemeye çalıştım, sanırım bu ölçütlerden, saptamalardan yola çıkarak Hece'nin yerini bulmak kolay bir işlemdir.
Yukarda dergilerin işlevi için söylediklerimin birçok görüşü de Hece için de geçerlidir.
 
 
AHMET OKTAY
 
DERGİDEN KURUMLAŞMAYA DOĞRU
 
Hece, okurları farkına bile varmadan yüzüncü sayıya ulaşmış bulunuyor. Bu başarıyı küçümsememek gerekir. Şu nedenle: Düşünsel, ideolojik bir aidiyet yansıtıyor yansıtmasına elbet  Hece,  ama başarısı da buradan kaynaklanıyor. Bu aidiyet duygusunu ve tavrını yazınsal niteminin sınırları ve olanakları içinde tutmayı, bir kamp dergisi haline gelmemeyi başarıyor. Ben de yerini bilen, yerini korumaya çalışan bir yazar olarak hep böylesine bir dikkatle okudum dergiyi. Diyalojik tartışmanın, diyalojik teemmülün ve diyalojik münazaranın mümkün olabileceğini sezdiren, bu münazaranın yerleşebilmesine katkıda bulunmaya çalışan bir dergi olmayı başardı Hece. Açıklık, dürüstlük, yazara ve düşüncesine saygı ilkeleri oldu ve bu ilkelerden ödün vermedi. Durmadan husumet duygusunun kışkırtıldığı, en ufak fikir tartışmasının bile kanlı bir kavgaya dönüşmeye uygun bir kültürel, siyasal ortamda, dengeyi korumak bana sanıldığı kadar kolay görünmüyor. Özveri ister insandan,  kimi zaman eşin dostun hakaretlerine katlanmayı gerektirir.
Hece, ait olduğu yerin sınırlarını biliyor elbet, bu biliş yazar olarak nerede  durursak duralım; önünde sonunda bir ethik sorunudur ve tam da bu yüzden, hoş görülmesi gereken bir tavırdır. Türküye Postmodernizmi ilkesizliği, parayla eklemlenmiş bir nihilizmi yaygınlaştırdı çünkü. Muhalif ve muvafık, okurlarına güven verebilmeyi başardığı için, Hece, kitap yayınına da başlayarak, artık kurumlaşma yoluna girmiş bulunuyor. Bu yayınların kalitesinin giderek artmasını, çeşitlenmesini dileyelim.
Şunu da eklemek isterim: Hece, çıkardığı "Özel Sayılar?da şimdiye kadar kimsenin başaramadığı bir korkusuzluk gösterdi. Neredeyse 1000 sayfalık kitaplar çıkardı. Bu sayılar,  kitaplıklar için bir kazançtır. Kuşkusuz, bu kitaplarda yer alan yazılar arasında hem kemiyet hem keyfiyet açısından  kültürel düzey farkı olduğu gibi yorum ve buluş gücü açısından da fark var. Bu orantısızlık bile, kazançtır. Yeri gelmişken, bu Özel Sayılar arasında 1000 sayfalık bir Nazım Hikmet sayısını görmek istediğimi de söylemeliyim.
 
Hece'ye nice yüzüncü sayılar.
 
 
İHSAN DENİZ
 
DERGİ, DERGİCİLİK, RİTİM DUYGUSU VE
'HECE'
 
I
Türkiye'de, edebiyat dünyası ve münhasıran şiir dünyası söz konusu olduğunda, şahsen, yirmi beş yıllık tecrübelerime de dayanarak bir kanaat sergilemem gerekirse, söyleyeceğim şey şudur: Dergiler olmadan hiçbir şey olmuyor! Dünden bugüne, edebiyat sahasındaki hemen hemen bütün filizlenmelerin menşeinde dergi olgusunu buluyoruz.. 
Elbette, burada 'dergi' derken, kendisine 'dergi süsü' vermiş kıytırık yapılanmaları ya da gelip geçici heveslerle ve edebiyat dünyasında bir varlık elde etmek dürtüsüyle bu işe soyunma modellerini kastetmiyorum. 'Dergi'yi, içinde barındırdığı tüm nitelikleri, tüm sahicilikleri ve dahası tüm 'kemâl'iyle anlıyor, anlamlandırıyorum. 
Bu bağlamda, sormak istiyorum: Herhangi bir dergide yer almadan, herhangi bir dergiye bağlanmadan, herhangi bir dergi iklimi solumadan, herhangi bir derginin çalışma ortamına ayak uydurmadan, daha doğru ve hepsini kuşatacak bir ifadeyle, herhangi bir 'dergi terbiyesi'yle yetişmeden 'kendini bulmuş' ve dolayısıyla Türk şiiri içinde 'kendini hissettirmiş' kaç tane şair gösterilebilir? Buna ilâve edilebilecek bir başka soru şu olabilir: Türk şiirinin gelişim aşamaları ve belli başlı ana yatak, damar, kulvar ve durakları göz önüne getirildiğinde, herhangi bir dergi zeminine, eksenine, yörüngesine bağlı olmaksızın hacimli bir atılım kaabiliyeti kazanabilmiş, yenileyici bir ses olabilmiş ve bu anlamda poetik dünyaya derinlikli katkılar sağlamış kaç 'anlayış', kaç 'şiir hareketi' sayılabilir?
 
II
Doğrusu bütün bunları, kendini, 1980'li yıllar boyunca dönemin en nitelikli ve en 'temiz' dergilerinden Yönelişler'e ve dünyasına ait hissetme şans, imkân ve bahtiyarlığına erişmiş birinin ?cesaretli söylemi? olarak algılamakta hiçbir mahzur yok! Hiç kuşkusuz, Yönelişler bünyesinde yer almış ve o yıllarda derginin oluşturduğu poetik ortamda bir takım şiir idealleriyle beslenmiş, yanı sıra, bir-iki dergi çıkarma faaliyetinde bulunarak meselenin tüm boyutlarını tatmış, yaşamış bir şairin hayatı boyunca tek seçenek olarak 'dergi'yi ve 'dergi ideali'ni öne çıkarması, son derece normal sayılmalı.
Öte yandan, günümüzde çıkan onlarca dergiye rağmen, gerçekten nitelik, kalite ve sahihlik vaat eden dergi sayısının bir elin parmaklarını geçmediği dikkate alınırsa, karşımızda duran ve gün geçtikçe daha da tehditkâr bir hâl alan başıbozuklukların, dengesizliklerin, değer erozyonunun, popülerlik ve vitrin hastalığının, şiirin (eserin) yerine ikâme edilen "şairlik" yaftasından medet umma zaafiyetinin, türlü densizlik, ukalâlık ve görgüsüzlüklerin, ideolojik kör bakışların, inkârcı ve riyakâr tutumların? aslında, 'dergi' bağlamındaki 'büyük boşluk'tan neşet ettiği iddiasının seslendirilmesinde de şaşılacak bir şey olmamalı..
Eğer günümüzde, her bakımdan ?merkezî? bir kimliğe sahip, ?hiza? telkin eden, derleyici, toparlayıcı ve uyarıcı, bir 'okul' olma özelliğini haiz 'dergi'ler olabilseydi, ben öyle zannediyorum ki, içinde bulunduğumuz ?şiir kaosu? bu çapta bir vahâmete sahne kılınamazdı. İşlev kaybı söz konusu edildiğinde, belki de ilk sırayı alabilecek bugünün birçok dergisi, bırakın 'şiir/şair terbiyecisi' olmayı, artık tam anlamıyla bir gayya kuyusunda debeleniyor görüntüsü veren poetik misyonun daha da kararan gövdesine sanki yeni gölgeler bırakmak hedefiyle çıkıyor izlenimi vermekte. Evet, ne yazık ki, bu böyle!..
 
III
100 sayılık hatırı sayılır bir birikime ulaşmış Hece dergisi'nin dokuz yılı aşan serüvenine baktığımda, benim için tazeliğini ve zindeliğini her zaman koruyan önemli unsurlardan birine, bu yazı vesilesiyle vurgu yapmak istiyorum: Hece, son dönem edebiyat dergiciliği söz konusu olduğunda, edebiyat çevreleri için/adına işlevsel bir 'ritim duygusu'nun yegâne sağlayıcısı konumundadır bugün. Bunun, birkaç dergi dışında pek de rastlanan bir olgu olmadığını belirtmeliyim. Kendi iç işleyişinden sâdır olduğunu sandığım 'ritmik düzen', çıkan her sayı sonrasında dalganın son halkası dergi okuyucusuna da sirâyet etmekte ve böylece, verimli bir çizginin, bir hattın inşâası yolunda mesafe alınmaktadır.
Hece dergisi, ilk sayısından itibaren işleyen bir saat misâli, herhangi bir aksaklığa konu olmadan, düzenli, zamanını sektirmeden çıkıyor. Bu husus, sözünü ettiğimiz 'ritim duygusu'nun hem dergi kadrosunda hem dergiye katkıda bulunanlarda ve hem de dergi okuyucusunda iz bırakarak yerleşmesinde önemli bir payda hiç kuşkusuz. Demek ki, Edebiyat dergisi 'terbiyesi' ve 'tecrübesi'nden geçmiş Hece'nin çekirdek kadrosu bakımından 'mekanizma? sağlam kurulmuş, tıkır tıkır işliyor ve dergi bünyesinde bu işleyişe ön-ayak olan, imkân sağlayan bir 'çalışma ortamı' mevcut.
Hece, bana sorarsanız, ?ritmik işleyiş?ini özellikle kısa, orta ve uzun vâdeye yönelik plânlara/proğramlara borçlu. Esasen, 'edebî' bir ideal taşıyıp 'estetik' bir ufuk gözeten herhangi bir dergi için, çeşitli meselelerin, olguların, yapılanmaların belli bir takvim içinde ele alınmasına ilişkin yön tayininde bulunulması başlı başına bir özellik. Bu bağlamda, Hece'nin dünden bugüne, dolu dolu 9 adet 'özel sayı'ya ve çok daha fazla 'özel bölüm'e imza atması ve bütün bunları hayata geçirirken farklı ideolojik katmanlara rağmen geniş bir kültürel coğrafyaya sayfalarını açması ve dolayısıyla bir 'dil' ve ?edebî beğeni? ekseni oluşturmaya yönelik 'içtenlikli tavrı' neticesinde şair ve yazarlara 'güven' telkin etmesi, dikkatlerden kaçacak gibi değil. 
Evet, yayınlanan her sayısıyla çap ve ivme kazanan 'ritim duygusu'nu yeni okuyuculara ve farklı estetik beğeni kulvarlarına aşılayıp taşımasını umut ettiğimiz Hece'nin, söz konusu duygu bağlamında görev ve sorumlulukları da ister istemez artıyor..
Hasılı, Hece'nin yapacağı çok iş var!..    
 
ÖMER ERDEM
 
DERGİ, İKİZİNİ YİTİRMİŞ YALNIZ
 
Hiç şüphesiz sadece Türk edebiyatı değil Türk düşüncesi de dergilerden doğdu.
Dünün varolduğu yegane alan olduğu kadar geleceğin kurulup yeşerdiği mecraydı onlar. Mecraydı diyorum çünkü, geleceğin göstergeleri bu bağlamda ciddi şüpheler içeriyor ve Türk edebiyatı ve düşüncesi tam da buradan yaralanmış gözüküyor. Bunun neden ve niçini ne denli önemli biliyorum ancak, dergi için yıllarını vermiş birisi olarak derin bir kırgınlık içindeyim. Çünkü, ikizimi,  o biricik "dergi okuru"nu yitirmiş durumdayım. Bunu gördüm ve yaşadım. Bir dergi çıkarmanın heyecan, aşk ve iradesini  "okuyucu" olarak da taşıyan insanların aramızdan çekilip gitmesi öyle çok uzun bir geçmişe sahip değil. En azından son yirmi yılı içerden yaşayarak ve canlı şahitlere tanıklık ederek gördüm ki, bayide veya kitapçıda yeni çıkmış bir dergiyle buluşmak yeniden yaratılmak gibi bir şeydir. O oldukça sanki kendisi de varmış ve varolmaya devam edecekmiş duygusunu yitirmenin sebebini, bugün çıkan dergilerde aramak ise fazlaca insafsız hatta vahşice geliyor bana. Şimdiki dergiler hem yayın kalitesi hem içerik zenginliği hem de yaygınlık bakımından daha ileri durumdalar. Özveri, heyecan, aşk, nitelik, zenginlik onlarda da var. Fakat muhataplarında aşk kaybolmuş ise güzellik neye yarar. Kan köpürmüyorsa yaşamak ne anlam ifade eder. Okur yok, okur yok...! Sosyal ve kültürel ortamımız dergi okuru getiremiyor. Bir ve biricik olan, edebiyat ve edebiyat dergileriyle gelişecek yaratıcı okur artık kayıp.
Tekrarlamak, umut kırıcı belki, lakin hakikat bu; edebiyatımız artık nasıl okuyucusuz ise dergilerimiz de okuyucusuz . Bu sert ve yalın gerçekliğe rağmen, ısrarla, çapınca ve sakince varolmaya çalışan Hece'yi bir işaret taşı olarak görüyorum.
Eskiler "itibar neticeyedir" demişler. Hece'nin 100 sayılık neticesi en azından olumludur. Bu olumluluk bir soru işaretinden çok bir yön ve durum göstergesidir. Hece, edebiyattan ve samimiyetten hiç sapmadı. Hele son yirmi yıldır ortalığı dolduran nicelik çılgınlığının ortasında özel bir sığınak olarak gözüktü. Onun, niyetlendiği amaç ile hak edip kavuştuğu gerçek değer, taşıdığı enerjisi ve iradesinde değil, iktidarın ona bakışıyla doğru orantılı olduğu için böyle bu. Özel sayılarının yaratıcı ve özgün yaklaşımlar içermesinden öte, emek ve hacim ile öne çıktığını düşünürüm. Bu özel sayılar, söz konusu konu ve yazarlar için gecikmiştir. Lakin bu gecikmenin sorumlusu Hece olmadığı gibi onun tutumu bir vefa duygusu yanında bir kavrayış ve sunuş ahlakını da içermektedir.  Niyet ve değere saygı noktasından baktığım da ise benzersiz olduğu çok açık. Bir gün edebiyat araştırmacıları açısından zengin bir malzeme özelliği taşıyacağını kestirmek ise zor değil. Hece'yi çıkaran iradenin umut ettiği şeyin, benim işaret etmeye çalıştığım şeyle örtüştüğünden şüphe duymuyorum, eğer Hece, özgür ve özgürlükçü yaklaşımına tohum olacak yeni şair ve yazar adaylarına bundan sonra kavuşma şansını bulabilirse, işte o vakit, geride bıraktığı 100 sayılık rezerv daha bir anlamlı bulunacaktır.
Hece Öykü hakkında konuşmayı erken bulmakla birlikte, öyle sanıyorum ki, öykücülüğümüze yeni isim ve eserler kazandırmaktan çok kuramsal ve araştırmacı yazılarla kendisine özgü bir alan kazanacağı tahmin edilebilir. Bunu aşmak dergiyle olduğu kadar ona yönelecek ilgi ve bağlılıkla yakından irtibatlıdır.
İbrahim Çelik'in şahsi niyet ve gayreti, çalışma enerjisi ve takipçiliği olmasaydı bütün söyleyeceklerimiz askıda kalırdı. Bir dergide her zaman böyle çılgın ve tükenmez insanlar vardır. Bu yüzden Türk edebiyatı onu anmak durumundadır.
 
 
LAURENT MİGNON
 
HECE DERGİSİ : DİRİLİŞTEN DİRENİŞE
 
Modern Türk kültür tarihi, edebiyat ve kültür dergilerinin tarihini yazmadan, yazılamaz. Uzun ömürlü olsun, kısa ömürlü olsun, Servet-i Fünûn, Genç Kalemler, Varlık, Büyük Doğu, Mavi, Edebiyat,  Mavera, Yazko Edebiyat, Diriliş,  Sanat Emeği ve nice başka dergiler hem edebiyat alanında oldukça etkili bir konumda olmuşlar, hem de çoğu zaman sadece edebi değil, kültürel hatta bazen siyasi bir projeyi temsil etmişlerdir.  Onların arasında, Türkiye'de yaşanan kültürel içsavaşa rağmen,  sayfalarını farklı düşünenlere de açan Hece gibi dergiler azdır.
 Hece dergisi, ilk sayılarında İslâmi bir kimliğe bürünmüş ve bu kimliğin bir ifadesi olarak emperyalizm karşıtı bir çizgiyi savunmuştur. Bir yandan da, Türkiyeli olmayan, yeni sömürgeciliğe karşı isyan eden, ama başka bir siyasî gelenekten gelen şair ve yazarların eserlerinin çevirilerine de yer vermiştir: Nizar Kabbani, Bernard Binlin Dadié ve tabii ki Edward Said gibi insancıllıkları ile öne çıkan edebiyatçı ve eleştirmenlerin eserlerini de Hece dergisinde okumak mümkün olmuştur.
Çıkardığı edebiyat konulu özel sayılarla Hece dergisi, Türk edebiyatı konusunda çalışan herkese sayfalarını açmıştır ve bu şekilde edebiyat araştırmaları alanına geniş bir perspektif kazandırmaya çalışmıştır. Farklı çevrelerden insanları yazmaya davet ederek, herkesin fikirlerine saygı göstererek edebiyat incelemeleri konusunda verimli bir tartışma ve daha da önemlisi. Bir diyalog platformu yaratmaya çalışmıştır. Şahsî tecrübemden sözetmem gerekirse, gayri Müslim Türkçe edebiyat gibi konularda ve Yahya Kemal veya Sezai Karakoç konusunda birtakım görüşleri yeniden değerlendirirken, editörlük kurulu,  düşüncelerimi paylaşmasa bile,  yazılarımı içeriğine müdahale etmeden yayımlamıştır ve verimli bir tartışma ortamı için gerekli olan, ama ne yazık ki ender görülen, bir  entelektüel olgunluk göstermiştir.
Türkiye'de edebiyat alanında yaratılan bu imkânı, düşünce alanına da taşımak
gerekir. Filistin ve Irak'ın yanmasına, Afrika'da her üç saniyede bir çocuğun ölmesine neden olan sözde yeni dünya düzenine karşı her zamanki gibi İslami ve sol çizgideki insanların isyan çığlıklarının yükseldiği bu günlerde, bu sesleri  buluşturan bir düşünce dergisi gerekli.  Direniş adına verimli bir diyaloğun oluşturulmasında belki de Hece Düşünce gibi bir derginin rolü olabilir. Yüzüncü sayıyı kutlamak güzel, ama sonraki 100 sayıyı tasarlamak daha da güzel... 
 
 
ATASOY MÜFTÜOĞLU
 
ASLOLAN BAĞIMSIZLIKTIR
 
Edebiyat hayatımız, düşünce hayatımız Tanzimat'tan bugünlere kadar modernlikler ile geleneksellikler arasında gidip geliyor. Sıradanlaşan yaklaşımlara ve kategorilere sığmayan bir çerçeve kazanamıyor, bulanık inişler ve çıkışlar yaşıyor; muğlak içeriklerle, muğlak söylemlerle varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bu dönem içerisinde hem lâik kesimler, hem de İslamî kesimler devlet merkezli bir geleneğin sınırları içerisinde faaliyet gösterdiler; karmaşık bir düşünsel-entelektüel süreç yaşadılar; kültürel parçalanmalarla, kültürel uyuşmazlıklarla karşılaştılar. Sözünü ettiğimiz dönem boyunca düşüncenin -kültürün- sanat / edebiyatın her alanında Batı modelinin mutlaklaştırılmış olması, bağımsız inşa'lara ve yönelişlere imkan vermedi. Bu nedenledir ki; bu dönem boyunca ortaya konulan çalışmalar daha çok koşulların ürünü oldu, hangi eğilimi yansıtmış olursa olsun, bir biçimde Batılılaşmaya maruz  kaldı.
Maruz kalınan bağımlı ufuklar/içerikler/kaygılar nedeniyle; entelektüel dünyanın gündemini etkileyen/sarsan, çığır açıcı düşünceler ve yöntemler geliştiren, kalıcı iz bırakan, dönüştürücü, belirleyici etkileri olan çalışmalardan hareketlerden, akımlardan söz etmek ne yazık ki, mümkün değil. Edebiyat ve düşünce hayatı, genellikle yerleşik bakış açılarını ve yöntemleri olduğu gibi kabul eden, yerleşik düşüncelere bağımlı bir boyut taşıyor. Her dönemin, kendi edebiyat ve düşünce anlayışını yeniden üretmesi gerekir, her dönemin bir ifade tarzı ve anlatım biçimi olması gerekir, edebiyat ve düşünce hareketlerinin kendi dönemlerinin ruhunu yansıtmaları ve kendi dönemlerine etkileyici katkılarda bulunması gerekir.
Hayatımızı, duygu ve düşüncelerimizi, hassasiyetlerimizi kontrol eden, bütün bunları hesaplanabilir bir çerçeve içerisine sokmaya çalışan, toplumlarımızı yalnızca istatistiklerle değerlendirmeye çalışan ideolojik bir dünyada, edebiyat ve düşünce hayatının, çağımıza, dönemimize, yeni bir ufuk, yeni bir bilinç ve ruh kazandırması beklenir. Gönül gözüyle görmek/anlamak/duymak ne kader önemliyse, akıl gözüyle görmek/anlamak/duymak da bir o kadar önemlidir. Daha da önemlisi akıl/gönül gözünün birlikte görmeyi/duymayı başarmasıdır.
Nitelikli, derinlikli, kuşatıcı ve özgürleştirici bir edebiyat ve düşünce akımı/hareketi zamandan bağımsız olmayı başarabilir, zamandan bağımsız olabilir, günceli aşan yollar açabilir, moda normların ve kuralların ötesine geçebilir. Bir edebiyat ve düşünce hareketi, döneminin sorunlarından, olaylarından soyutlanamaz. Bugünün tarihinin çok bunaltıcı, yalnızlaştırıcı ve dışlayıcı yoğunlukları ve aşırılıkları karşısında, büyük yıkımlar ve kirlilikler karşısında, edebiyat hayatımızın, düşünce hayatımızın, dergilerimizin yeterli/gerekli tavırları ve sorumlulukları almadıkları bilinen bir gerçektir. Edebiyat ve düşünce hayatı, egemen/moda kuramları maalesef nihaî kuramlar gibi kabul ediyor. Gerek geçmişte ve gerekse bugün, pek çok derginin yalnızca orijinal olmak için, farklı olmak için, gösteri yapmak için, nam ve şan olsun için yayınlandığını biliyoruz. Entelektüel yoksulluk sebebiyle, bu yayınlar edebiyat- sanat-düşünce statükolarını sorgulamaya cesaret edemiyor.
Edebiyat ve düşünce hayatımızın, bugüne katkılarımız neler, bugün ürettiklerimiz ne ifade ediyor, dünyayı nasıl algılamalıyız, nasıl yorumlamalıyız, nasıl düşünmeliyiz, nasıl yaşamalıyız, bugünün dünyasında ürettiklerimiz sorumluluklarımıza denk düşüyor mu, doğru bir yol üzerinde miyiz, bugünü ve tarihi nasıl etkileyebiliriz?... gibi soruları içtenlikle sorması ve yanıtlaması gerekiyor.
Hece, sorumluluk duygusuna dayalı yaklaşımlar içerisinde, tevazu içerisinde, özenli, ilkeli, tutarlı, düzeyli ve nitelikli çalışmalar yaptı, sahte beğenilere, basmakalıp kategorilere ve klişe yaklaşımlara itibar etmedi. Hece'nin, bugünün, tarihin ve insanlığın dayanılmaz sorunları karşısında yeteri kadar duyarlı olduğu söylenemez. Hece, edebiyat ve düşünce alanında egemen yaklaşımları sürdürmek yerine, kendi yaklaşımlarını oluşturabilir, bu yaklaşımları eleştiriye açık tutabilirdi. Kendi kazandığımız, geliştirdiğimiz, anlayış, kavrayış ve yaklaşımlar; miras aldığımız anlayış, kavrayış ve yaklaşım biçimlerinden çok daha etkili olabilir.
Hece'nin geleceğinin açık olduğunu, en soylu değerlerin ifadesi olabileceğini, daha yetkin, daha güzel, daha sorumlu, daha aktif çalışmalar yapabileceğini, hem kuramsal anlamda, hem pratik anlamda daha yetkin, daha bağımsız keşifler yapabileceğini düşünüyorum, bekliyorum.
Hece'yi tebrik ediyorum,  takdir ediyorum.
 
 
TALAT SAİT HALMAN
 
YÜZ  HECE
 
Büyük bir "cümle" çıktı yüz Hece'den. Ülkemizin dergicilik tarihinin en güçlü denemezse de en güzel döneminde "Hece", tutarlı, ciddi, canlı, düzeyli, düzenli, kendine özgü bir yer kazandı. "Servet-i Fünun" gibi bir estetik devrim getirmedi... "Genç Kalemler" ve "Varlık" gibi yenilikçi değil... "Pazar Postası" ve "Papirüs" gibi çığır açıcı olmaya yönelmedi. Ama, kültürümüzün ve edebiyatımızın bazı temel değerlerini bugüne uyarlamak, bayatlamaktan uzak tutarak yaşatmak ve taze tutmak, geleneği geleceğe taşımak işlevini başarıyla gerçekleştirdi.
"Hece"yi muhafazakâr sananlar var. Hattâ olumsuz anlamda tutucu diye yorumlayanlar oldu. Yanılgıdır bu tutumlar. Bence "Hece" sağlam gelenekleri saygı ve sevgiyle yaşatarak yeniliklere yönelten bir dergi. Bir evrim dinamiği.
Türk Edebiyatının türlerinin ve işlevlerinin oluşumunu kollektif ve çok yönlü yorumlarla değerlendiren Hece Özel Sayılarının önemini, gelecek nesiller çok daha iyi anlayacak belki. Eleştirmenliğimizin hâlâ güçsüz, hattâ güdük kaldığı çağımızda, o sayıların getirdiği perspektifler görmezden gelindi. Cüsseleri, gözleri korkuttu. İçerdikleri çeşitlilikler, şaşırttı zihnî tembellikten kurtulamayan nice aydınlarımızı. Oysa her özel sayı, edebiyatımızın serüveninde yaşamsal bir merhale...
Ben "Hece"yi günümüz Türk edebiyatı için mutlu bir talih olarak görüyorum. Övgümü, yarı şaka yarı ciddi bir "manzume" ile sunmama izin verin:
 
Harika dergilerde dehâ tanrı vergisi.
Kötüler ucuz ya da boş lafların sergisi:
Kimisi ithal malı inançların çergisi,
Kimisi kocaman, kof egoların nergisi,
Kimisi cücelerin atlaslara yergisi.
Bereket, yüz sayıdır var şu "Hece" dergisi
Sayın Hüseyin Su
Hece Dergisi
 
 
RASİM ÖZDENÖREN
 
HECE 100 AYLIK
 
Hece dergisinin ilk 6 sayısını baştan sona yeniden gözden geçirdim. Derginin bildirgesiyle ilgili bir şeyler bulmak istedim. Ancak ilk sayısında Hüseyin Su'nun "Sıcak Takip" başlıklı yazısı ile, 2. sayısında yer alan bir "teşekkür" yazısından başka bir iz yakalayamadım.
"Sıcak Takip" başlığını taşıyan ve derginin ilk sayısının sunuş sayfasında yer alan yazıda Su, kutsal kaynağa göndermede bulunan "kalem", "yaz" ve "oku" kelimelerinin üzerine bina edilmiş bir bildiri oluşturuyor. Burada, ima yoluyla İslâmî söyleme göndermede bulunuluyor.
İkinci sayıda yer alan "Teşekkür" açıklamasında, derginin ilk sayısına gösterilen ilgi dolayısıyla okuyucuya teşekkür ediliyor ve: " '97 yılının (belki de) sonlarına doğru Hece Yayınları ile karşınızda olmayı, ikinci bir dergi yayımlamayı, giderek Hece Kültürevi, Hece Kitabevi konusundaki tasarılarımızı hızlandırarak 'kuşatılmamıza' en azından denk düşen karşı bir kültür, düşünce 'kuşatmasına' katkıda bulunabilmeyi (vurgu benim, R.Ö.) umuyor ve dua ediyoruz. Dayanışma bilinciyle sizlerin de dualarınızı bekliyoruz." Deniyor.
"Sunuş" yazısı olarak algılayabileceğimiz ilk yazıda İslâmî söyleme bir göndermede bulunulduğu belli. Ancak teşekkür bildirgesindeki ifade daha kapalı ve ketum... Bu ikinci bildirgede, bir kuşatmaya, karşı kuşatmayla cevap verilmek istendiği açıklanıyor.
Bundan sonraki sayılarda, derginin bildirgesiyle ilgili doğrudan bir göndermeye rastlanmıyor. Derginin İslâmî bir söylemi benimsediğini ancak haricen kavrıyoruz. Dergi, böylece, bildirgesini açıktan açığa ve çiğ biçimde açığa vurma yerine, yayınladığı ürünlerle ona sahip çıkma yolunu tercih ettiğini gösteriyor. Ancak bunu yeterli saymalı mıyız? Örneğin özgün yayınını 1970'li yılların ortalarından 1980'li  yılların ortalarına kadar sürdüren Mavera dergisi, bu süre içinde edebiyatımıza "İslâmî edebiyat tartışmalarını" getirmişti. Hece dergisinin bu tür tartışmalardan uzak kaldığı tespit edilebiliyor. Ancak bu tartışmalara uzak kalmak gerekiyor mu, kestiremiyorum. Derginin tümüyle ulaştırdığı bir söylemi, bir bildirgesi var, tamam... Ama bir dergiyi asıl canlı tutması gereken, kavgasını verdiği, uğruna fedakârlık yaptığı fikir nedir, o, gölgede kalıyor; aydınlığa çıkmıyor.
Hece'nin anılmaya değer hizmeti özel sayılarıyla yerine getiriliyor. Bu bakımdan, edebiyatımızda daha önce hiçbir derginin gerçekleştiremediği zengin özel sayılar yaptı. O sayılar birer başvuru ürünü olarak kitaplıklarımızda uzun süre hizmet vermeye aday görünüyor.
Her şeye rağmen Hece'nin tıknefes olmadığı, uzun soluklu bir çıkışa teşebbüs ettiği ve uzun bir yola çıktığı şimdiye kadarki çabalarından ve ortaya koyduğu ürünlerden bellidir. Çabasının ve ürünlerinin hep böyle sürmesini diliyorum.
 
MUSTAFA KUTLU
 
HECE'NİN "ÇELİK" DİSİPLİNİ
 
İbrahim Çelik ile geç tanıştık. Bu herhalde ayrı şehirlerde, ayrı muhitlerde bulunmamızdandır. Elbette ki "nasip"e inanıyoruz. Onunla yüzyüze gelmemiz kendisinin Bayazıt Kütüphanesi'nde görev alarak İstanbul'a gelmesi neticesinde vukubuldu. Karayağız bir adam. Benim boyumda var. Nerelisin? dedim. Kırşehir-Çiçekdağı'ndanmış. Vay be! Ne demek Kırşehir? Bir nevi Neşet Ertaş, bir nevi bozlak demek. Karabudun'dan olanlar birbirine kolay ısınır. Çünkü aynı hamurdandırlar.
İbrahim, "Hüseyin Su" imzası ile yazıyor. Doğrusu ilk hikâyeleri, benim yakınlık kuracağım cinsten değildi. Sonra yazmaya epeyce ara verdi, yeniden yazmaya başladığında beni de saran güzel metinler çıkardı. Kişiliği gibi, içedönük ve derin hikâyelerdi bunlar. İbrahim'le uzun konuşmalarımız oldu. Bunların bazılarına o sıralarda İstanbul'a görevle gelen Necip Tosun da katıldı.
Bir süre sonra şu ortaya çıktı ki; hep ben konuşuyorum; İbrahim daha çok dinlemeyi seçiyor.
Evet az konuşan, öz konuşan, düzgün konuşan, düzgün (mükemmel mânasına) yazan bir arkadaş. Ona şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Yahu yazılarında, hikâyelerinde ne ifadede, ne imlada, hiç bir hata bulamıyorum. Bu ne disiplin ve dikkattir böyle". "Arasıra bir acemilik yap, bir adımını yanlış at; yoksa bundan böyle her buluşmamıza takım elbise ve kıravat ile gelirim ha!"
Gülüşü dahi ölçülüdür İbrahim'in. Benim gibi ipe-sapa gelmez adamların yanında kartpostal gibi durur yani.
Sonra İbrahim Ankara'ya (alışkın olduğu muhite) döndü. Giderken dergi ve kitap tasarılarını birlikte götürdü.
Ben ona edebiyatın ülkemizde (ve dünyada) artık bir kıymet-i harbiyesinin kalmadığını ihtar edip duruyordum. Biliyordum ki biz bu işe gönül vermişiz, Cenab-ı Hak ömür verdikçe bununla uğraşırız. Uzun yıllar yayıncılık yaptığımız için İbrahim'in bu kısır alanda yapacağı yayınların -hiç olmazsa- harcı borcunu ödemesini istiyordum. O ki, aklına koymuş; bari dara düşmesin.
İbrahim Çelik -Allah nazardan esirgesin- edebiyatımız için gurur kaynağı olacak Hece dergisini çıkardı, Hece Yayınları'nı kurdu.
Edebiyatın gözden düşmüş olduğu; medyanın, popüler kültürün herşeyi kuşatmış olduğu bir dönemde seviyeli bir yayımcılık yaptı, kaliteden taviz vermedi. Hece dergisi ve Yayınları, "Mavera" ve "Edebiyat" dergilerinden bu yana yerli ve milli edebiyatımız için emek veren ter döken en önemli yayın faaliyeti olmuştur. Bilhassa neşrettiği "özel sayılar" geleceğe ışık tutacak kapsamlı çalışmalar olarak daima anılacaktır. Çok zor bir işi başarmıştır İbrahim. Ve tabi onunla birlikte bu işe koyulan arkadaşları.
Bu vadide ciddi bir iş yapmanın nasıl bir dikkat ve disiplin gerektirdiğini bilirim. İbrahim'in karakterinde bu var. Ve yaptığı işe doğal olarak yansımıştır. Ayrıca söylenmesi gereken bir başka nokta da, kendisini öne çıkarmaması; mütevazı olmasıdır. Hece "İbrahim Çelik'in dergisi" diye anılmayacak. Önemli bir "duruş" bu.
Ben hayatı edebiyatın önünde tutarım. Bir ağacı tasvir etmektense gölgesinde oturup cıgara içmeyi severim.
Bu sebeple Hece dergisinden bahsedeceğime İbrahim'i anlattım durdum. "Ben giderim, sazım kalır Dostlar beni hatırlasın" diyor Veysel.
Benzer bir şey de ben söylüyorum:
Dünya hayatı geçici. Hepimiz gidecek ve kaybolacağız. Geride Hece kalacak. Yeni gelen nesiller onun sayfalarını karıştırıp duracak, nasipleri kadar faydalanacaklar. Sıra bu satırlara geldiğinde istedim ki İbrahim'i hatırlasınlar ve arkadaşlarını. Bu koca neşriyatın ardında; suskun, mütevekkil, mütebessim duran iradeyi, emeği hatırlasınlar. Saygıyla...
 
MEHMET SOYAK
 
EDEBİYAT VE DERGİLER
 
Tarihin yoğun bir edebiyat birikimine rağmen, insan aynı konularda yazmaya devam etmektedir. Bu durum, insandaki "ibda" gücünü ve dilin imkan zenginliğini gösterir. Çünkü her insan, kendine özgü bir dünyadır. İngiliz yazar (Karley) der ki: "Dünyanın en usta portre ressamı (Rafeyel), en sıradan, silik bir insanın resmini yaparsa, o insandaki ifade zenginliğini, eserine tamamen aksettiremez. Sanatçı, duygularında ve dünyayı, hayatı değerlendirmesinde orijinal unsurlar görmekte, dili hamur gibi yoğurarak, granit gibi işleyerek eserini ortaya koymaktadır.
Bu eserler, çoğunlukla kitaplaşmadan önce, dergilerde kendini gösterir. Dergiler sanatçılar için fidelik, fidanlık ortamı oluştururken, edebiyat heveskârlarına verimleri için de mezarlıktır.
Dergiler bir grup tarafından çıkartılmış olsa da, bir kişinin şahsiyet mührünü taşır.
Cumhuriyet döneminde çıkartılan edebiyat ve düşünce dergilerinde de ilerde insanları etkileyen dergiler; Kadro, Varlık, Ağaç, Hareket, Büyük Doğu, Türk Düşüncesi, Diriliş, Papirus ve Edebiyat .... gibi.
Zamanımızda edebiyat ve düşünce dergileri, çok az ve cılız yayınlardır. Hece dergisi, farklı bir yayındır. Hece dergisi her sayıdaki soruşturmaları, özel sayıları, Hece Öykü dergisi ve kitap yayınlarıyla, köklü ve kapsamlı bir yayıncılık yapmaktadır. Hece bir edebiyat ve düşünce yayıncılığı kurumudur.
Dergi yayıncılığının bir  handikapından Hece de kendini kurtaramaz. Dergide çıkan bazı şiir, hikaye ve değerlendirme yazıları için  bir seviye ve  kalite dikkatini eksik gördüm. Bir yazarın görüşleri değerlendirilirken, yazarın temel görüşlerine aykırı düşünceler yazara aitmiş gibi gösterilebilmektedir.
Hece'nin şimdiye kadar, Türkiye de gerçekleştirilemeyen zengin yayıncılığından dolayı  İbrahim Çelik ve arkadaşlarını tebrik eder hayallerini gerçekleştirmelerini dilerim

 
RAMAZAN KAPLAN
 
"HECE"NİN UZUN KOŞUSU
 
Ocak 1997'de edebiyat dünyasına adım atan Hece dergisi, Nisan 2005'te yayımlanacak özel dosyalı sayısıyla 100. sayısına ulaşmış olacaktır. Türkiye gibi, yayıncılığın da, okuyuculuğun da sorunlu olduğu ülkelerde, yayını, aşkla ve dirençle sürdürülen Hece dergisinin özel bir konumu vardır. Hece dergisi, genel geçer yayıncılık anlayışının politik ve günlük kaygılarını bir yana bırakıp, bu toprağın sesi kalarak evrensel hakikat merkezli bir düşünce ortamı oluşturmak üzere yola çıkmıştır. Hem yerli kalmak, hem de evrenseli kucaklamak, hangi alanda olursa olsun, birileri için hiç de söz konusu olmayan bazı sıkıntıların bilincinde olarak yola koyulmak, dikenli, engebeli bir yolculuğa hazırlıklı olmak demektir. Dahası bu bilinç, eylemin gerçekleşme şartıdır, fakat sonucun kendisi değildir.
Takdirle kaydetmek gerekir ki, Hece, 100. sayıya ulaşan uzun soluklu ve nitelikli yayın hayatı ile, Türk düşünce ve sanatının oluşumunda kendisinden övgüyle söz edilmeyi hak etmiştir. Bilinen bir gerçektir. Türk düşünce, kültür, sanat ve politika hayatı Tanzimat'tan itibaren dergilerde gün yüzüne çıkarak gelişmekte ve kökleşmektedir. Bu bağlamda, edebiyat ve sanat dergileri, bu alanların atölyesi işlevini görmektedirler. Bir yandan edebî zevkin oluşumuna katkıda bulunmak, bir yandan yeni yetenekler için bir okul olmak işlevi görürler. Daha da önemlisi kültür taşıyıcısı, çağının tanıklarıdır edebiyat ve sanat dergileri. İleride bir milletin edebiyat tarihini yazacaklar için, nitelikli dergiler gerçek birer hazine değerindedir. Zamanla ayrıntıları ve esasları bellekten silinmiş pek çok edebî olgunun izlerini sürmek sanat dergilerinin varlığı ile mümkündür. Hece dergisinin, yeni bir edebiyat ve kültür ortamı oluşturmada, zengin içeriği ile edebiyat araştırmacılarının yolunu aydınlatmada yetkin bir dergi olduğu kuşkusuzdur. Birbirinden değerli özel sayıları, yayımlandıkları andan itibaren araştırmacıların temel başvuru kaynakları hâline gelmiştir. Bu özel sayılar dolayısıyla, Hece dergisinin ne büyük bir yükümlülük üstlendiği ve bunu kendi misyonuna yakışır mükemmellikte gerçekleştirmeyi başardığı zamanla çok daha iyi anlaşılacaktır Edebiyatın değişik türlerine ilişkin sorunlarla kuramsal olguların özenle irdelendiği; edebî şahsiyetlerin bütün yönleriyle ele alınıp edebî dünyalarının aydınlatılmaya çalışıldığı anıtsal değerdeki geniş hacimli bu özel sayılar bile başlı başına Hece yayıncılığının yüz akıdır.
Hece dergisi, kendi çizgisinde Türk yayın hayatının canlılık kazanmasına öncülük etmiştir. Polemiğe yüz vermeyen ağır başlı yayın politikası saygınlığını artırmış, kendi düşünce dünyası dışında kalan çevrelerin bile ilgi ve dikkatini çekmiştir. Zamanında yayımlanmış olmayı yayıncılık anlayışının esası yapması, bundan hiçbir biçimde ödün vermemesi ise, kendisine duyulan güvenin ciddî bir göstergesi olmuştur. Bu nedenledir ki, çekirdeğini Hece dergisinin oluşturduğu "hece yayıncılık", Hece Öykü  ve "Hece Yayınları" ile kurumsal varlığını kanıtlamış bir oluşumdur. Türk düşünce, kültür ve edebiyat hayatının gelecekte de temel belirleyicilerinin başında Hece dergisi gelecektir. Çünkü Hece,  uzun koşulu bir yayıncılıkta zengin bir birikim ve deneyimi temsil ediyor.

 
İSMAİL COŞKUN
 
HECE 100 YAŞINDA
 
Haldun Taner'in bir dergi çıkarma öyküsü vardır. Gençler bir dergi çıkarmaya heves ederler, isminden başlayarak iddialı bir tasarıdır bu. Gerçekleşmez. Taner, öyküde bu tasarının gerçekleşemeyişini olağanüstü hoş ve ironik bir dille anlatır. Edebiyat kışkırtıcıdır. Çekicidir. Taliplerinde kolay kotarılabilirlik duygusu yaratır. Oysa zordur edebiyat. Kolay kotarılabilirlik duygusunun yarattığı sonuçları edebiyat dergiciliğimizin tarihine baktığımızda görürüz. Başlamış fakat sürmemiş, sürdürülememiş sayısız dergi girişiminin varlığını görürüz. Dergilerden çok bir isimler yığınından söz edilebilir sadece. Siyasi dergicilikle mukayese edildiğinde, edebiyat dergiciliği daha iddiasız bir görünüme sahiptir. Daha iddiasız, daha mütevazi. Ancak bu iddiasızlık ve mütevazilik algısı yanıltıcıdır. Bir kolaylık, çabucak gerçekleştirilebilirlik duygusuna yol açmaktadır. Bu nedenle bir hevesle girişilmesi kolaydır edebiyat dergiciliğine. Nitekim bu girişimlerin çoğu bir kıvılcıma bile dönüşemeden kalmıştır. Edebiyat dergisinin iddiasız, mütevazi görünümü bir yönüyle edebiyatın doğasından, sanatın sözünü doğrudan değil de sezdirerek söylemeyi tercih etmesinden kaynaklanır. Oysa, bütün bu iddiasız ve mütevazi görünümüne karşın edebiyat dergisi önce bir tavır alıştır; gündelik olandan başlayarak insan, hayat ve uygarlık sorunları karşısında bir tutum takınmadır. Bunun için de sanılanın aksine çok daha zordur edebiyat dergiciliği. Sözü söylemek de sürdürmek de,  ateşi yakmak da, canlı tutmak da zordur. 
Dergi bir sürekliliktir. Bir damar halinde akmadır. Sürekli çıkabilme imkanı bulmanın ötesinde bir akma halidir. Bu nedenle ömür sahibi olma tek başına dergileşmeye yetmez. Hayata, insana dair bir arayış, sıcak olanın peşinde bir iz sürmedir. Dergi, iz sürebildiği, insana ilişkin sorunlara müdahil olabildiği ölçüde dergileşebilecek, düşüncenin mayalanmasına, kanatlanmasına mekan olabilecektir.
Hece, dokuzuncu yaşını sürüyor. İsim olarak Hece mütevazi bir başlangıcı imliyor. Kelimeye dönüşmemiş. Cümle ilerde. Bu anlamda Hece'yi bir dergi olma arayışı olarak nitelemek mümkün. Bir tamamlanmışlık, tüketmişlik duygusuna sahip değil, tam aksine, insana, hayata dair sorular sormaya, bu soruların izini sürmeye, hecelemeye talip olmuş. Dokuz yıl  dergiciliğimizde uzun olmasa bile kısa da olmayan bir ömürdür. Bu ömür içinde bir akış, bir süreklilik yakalanabilmiştir. Vaktinde çıkmaya gösterilen özenle birlikte aksamayan bir sürekliliktir bu. Edebiyata, insana, hayata dair bir duyarlılık en başından itibaren Hece'yi niteleyen vasıfların başında yer aldı. Sorular sordu, konuştu. Öykücülüğümüzden başlayarak, düşünce hayatımıza ilişkin soruları hep oldu. Yine de bir sükut hali, bir az konuşma hali dergide hep olageldi. Bu halin baskın olduğu sayılarda, derginin hem varlığından, hem de konuşmayan, konumlanmayan bir yokluğundan söz edebiliriz.
Giderek bir genişleme halini yaşamaya başladı Hece. Önce dergi olarak genişledi. Özel sayılar ve ona eklenen öykü dergisi, sonra yayın yelpazesi olarak. Özel sayılar ve öykü dergisi başlı başına bir kuşatıcılık ve iddia sahibi olmaktı. Bütünü izlemeye, onu kuşatmaya talip olmak, onun adına konuşmaktı. Oylumlu özel sayıların, Hece'yi Türk dergiciliğinde yukarılara taşıdığı gibi, Türk düşüncesinin izini sürmeye, kaynaklarını, sorunlarını tartışmaya yönelttiğini söyleyebiliriz. Özel sayılar bu anlamda, aylık edebiyat dergisindeki sükut halinin, az konuşmanın, belirginleşememenin kırılması ya da bu yöndeki bir açılımın işareti olarak değerlendirilebilir. Bu belirginleşme halini kişisel olarak önemsiyorum. Dergi düşüncedir. Sözdür. Düşünce de, söz de sükut halini kaldırmıyor. Genlerinde, biraz Büyük Doğu'yu, daha çok Diriliş'i ve Edebiyat'ı taşıyan Hece'yi dergileştirecek, bir okula dönüştürecek olanın, yakalanan ya da eksikliği duyulan bu nokta olduğunu düşünüyorum.

 
HAYDAR ERGÜLEN
 
HÜZNÜN SON SAYISI
 
Son kitabım "Keder Gibi Ödünç"te kısacık bir şiirim de yer alıyor:"Hüznün son sayısı gibi çıkar/şiir dergilerinin her sayısı". Şairin kendi şiiri hakkında konuşması olmaz, ben de konuşamam, yalnızca bir şey var belirtmek istediğim:Bu, 'doğru' bir şiirdir. Doğruluğu da, Cumhuriyetin başlangıcından bugüne çıkan şiir dergilerinin ömürlerine bakarak anlaşılabilir. Eskiden yeniye, tıpkı şairlerin hayatı gibi, çoğunun ömrü de kısacık olmuştur. Şiire yakışan da budur diye düşünülebilir, doğrusu ben de böyle düşünmekten yanayım. Hece dergisinin "Türk edebiyatı ve Türk düşüncesi, Tanzimat'tan beri 'dergi merkezli' bir süreç izlemiş ve bu süreç içinde çeşitli topluluklar oluşmuştur. Bu toplulukların pek azı uzun süre Türk edebiyatının ve düşüncesinin akışını derinden etkileyebilmiş, pek çoğu da kültürel,estetik ve sanatsal bir kıvılcım olarak kalmıştır. Bu süreç içinde, uzun ömürlü dergilerimizin sayılarının çok olduğu söylenemez" yolundaki saptamasını ise, bilhassa şiir dergilerini düşünerek çok yerinde buluyorum.
Hikayeciler, romancılar ve deneme yazarları gibi edebiyatın çeşitli alanlarında ürünler veren yazarların çıkardığı, yer aldığı ya da katkıda bulundukları dergiler, 'iddia' dergileri değildir. Olsa olsa daha derli toplu, daha iyi ürünlere yer veren, içerik bakımından daha doyurucu, biçimiyle de daha albenili dergiler olmak gibi bir 'iddia'ları olabilir. Bu 'iddiasız' diyebileceğimiz 'iddia' ise, daha çok şaire yakışan türdendir.Fakat öte yandan , "şairin bir iddiası olması gerekir" yaklaşımındaki haklılık payı, şairlerin şiirlerinden çok çıkardıkları şiir dergilerinde aranmalıdır .
Şairlerin dergi çıkarmaları, bilinir, adettendir. Genellikle de henüz yolun başındayken, henüz ilk kitapları bile yokken ortada ya da yeni çıkmışken girişilir bu dergi işine.Sonra geç olur çünkü. İki-üçşair bir araya gelir, bir yayınevi, kurum desteği olmadan, kendi ceplerinden karşılayarak, fiyakalı da bir isim bularak,dergilerini çıkarırlar. Sanırlar ki dergileri çıktığı zaman şiir aleminde yer yerinden oynayacaktır, herkes bu gençleri alkışlayacaktır...Öyle olmaz çoğunlukla, tam bir "sükut suikastı"na maruz kalır bu heyecanlı girişim,bir sayı, bir sayı daha...Genç şairlerin ümitleri de tükenir, paraları da. Kapattık da diyemezler, hazırlıyoruz çıkacak derler, ne var ki yeni sayı hiçbir zaman çıkmaz.Olsun, birkaç sayı da yayımlansa, her şiir dergisi şiiri zenginleştirir,aslında ümidi, heyecanı ve parası tükenmiş olan şairleri de zenginleştirir. Gençlikte bunu anlamak pek kolay olmasa da, zaman geçtikçe bu zenginliğin farkına varılır.
Genç şairlerin dergi çıkarmaları hem şiirin ve şairliğin hem de genç olmanın şanındandır elbet, fakat şan, şöhret dışında da pek çok neden vardır:Bir defa, genç şairin söyleyecek sözü vardır, üstelik o güne kadar hiç söylenmemiş, kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözlerdir bunlar. Geçmiş ya da mevcut şiire mutlaka bir itirazları vardır, itirazsız olmaz. Daha da önemlisi yazdıkları şiirde iddiaları vardır, şiir ortamını tersyüz edecek güç ve söyleyişte yepyeni şiirlerdir bunlar ya da bir şiir akımını başlatacak öncü şiirlerdir. Ne var ki mevcut ortamın ruhu bile duymaz bu girişimi, her şair ikinci, üçüncü kitabıyla birlikte 'konformist' bir tutum takınır ve bunlara 'Gençliğimizde biz de uğraştık bu işlerle' dercesine, bazen sevgiyle, bazen de müstehzi ve alaycı bir biçimde yaklaşırlar. Eğer bu bir şair yaklaşımıysa ! Öteyandan, dergi çıkaran genç şairler de, kitapçılardan,dağıtımcılardan eski sayıların parasını alamamışlardır, asla da alamayacaklardır.Böylece bir dergi çıkarma serüveni daha, tıpkı daha öncekiler gibi (daha sonrakiler gibi de denebilir) hayal kırıklığıyla sona erer. Elbette aralarında Üç Çiçek, Şiir Atı gibi dönemlerinde yol açıcı ve öncü olan dergiler de vardır ve şiir tarihindeki yerlerini şimdiden almışlardır.
Kaynak, Varlık, Mavera, Yaprak, Yeni Dergi, Halkın Dostları, Soyut, Yordam, Edebiyat, Papirüs,Diriliş, Yazı, Defter gibi Türk edebiyatında unutulmaz yerleri olan dergileri saygıyla selamlıyorum. Ama genç şairlerin çıkardığı, o birkaç sayılık şiir dergilerinin heyecanı, iddiası ve militanlığı bu dergilerin çoğunda eksiktir. O yüzden, şiirin kalbinin bu küçük ve kısa ömürlü şiir dergilerinde attığını söylemekte bir sakınca görmüyorum.Hem yeni ve taze bir kandır onlar, hem de tekdüze edebiyat ortamına canlılık katan, hareketlendiren ve ateşli tartışma ortamları yaratan buluşma noktalarıdır. Şimdi bilhassa Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yayımlanan dergilerdeki canlılığı, tazeliği doğrusu merkezde yayımlanan dergilerde göremiyorum. Galiba şart da değil. Ben o dergilerin her sayısını,genç bir şair gibi hevesle bekliyorum,ara uzayınca da kapanmış olduklarını düşünerek üzülüyorum. Biliyorum çünkü o heves çok sürmeyecek, o dergiler de çok uzak olmayan bir gelecekte yerlerini yenilerine bırakmak üzere bir bir kapanacaklardır.
Hece dergisini de o genç dergiler gibi heyecanla bekliyorum kaç yıldır. O beni , fazla bekletmiyor ama, tam zamanında çıkıp geliyor. Hece, Türk dergiciliğinin son ıo yıldaki en büyük kazancı. Hem her sayısında bir şair, yazar ya da edebiyata dair bir meseleyi kapsamlı ve ayrıntılı dosya konusu yapan, hem de her biri kitaplığımda önemli başvuru kaynakları olarak duran çeşitli özel sayılar yayımlayan böyle bir dergi, Türk edebiyatı için gerçek bir şanstır.Türk şiirinden eleştirisine, romanından hikayesine, Tanpınar, Diriliş, Necip Fazıl Kısakürek özel sayılarına kadar, bırakın son 10 yılı, yıllardır rastlamadığımız özen, ciddiyet, içerik ve boyutta, edebiyatımıza büyük katkılarda bulundu, bulunmayı da sürdürüyor. Hece Yayınlarıyla da, gerek inceleme türündeki kitapları, gerek edebiyatımızın "üvey sokağı" olan deneme türündeki kitapları, Asaf Halet Çelebi'nin yıllardır baskısı yapılmayan kitapları ve diğer yayımladıklarıyla da sessiz sedasız bir şekilde büyük bir birikim oluşturuyor. Öte yandan, Türk edebiyatının her zaman yüzakı olan hikaye alanında yayımladığı "HeceÖykü" dergisiyle de, hikayenin gelişimine katkıda bulunuyor.Doğrusu ben de orada bir hikaye olsun yayımlamak için sabırsızlanıyorum. Zaman zaman şiir ve yazılarla katıldığım Hece dergisi her zaman ilgiyle okuduğum bir dergi. Dünya görüşleri, inançları farklı şair ve yazarları buluşturması, onlar için de aynı yansızlıkla özel bölümler hazırlamaları, edebiyatın tümüne sahip çıkması ve aynı duyarlılıkla yaklaşması bakımından da takdir edilmesi gereken bir tutum. Hece'nin, HeceÖykü'nün ve yayınlarının uzun ömürlü olmasını diliyorum, yayımlayanları, katkıda bulunanları kutluyorum, kitaplığımıza yepyeni özel sayılar kazandıracakları inancıyla bu çabalara destek olmayı da bir borç olarak görüyorum. Nice yüzüncü sayılara.
 
 
ALİ AYÇİL
 
HECE, 100 AYLIK
NEFES AÇAN BİR KOŞU
 
Yüzüncü sayısına girmiş bulunan Hece dergisinin Türk edebiyatındaki konumlanışı ve  doldurduğu yer üzerine derli toplu bir fikir sahibi  olabilmek için, derginin yayın hayatına başladığı doksanlı yılların toplumsal - kültürel karakteri üzerinde birkaç söz söylemek elzem görünüyor. Doksanlı yıllar, toplum bilimcilerin gelecekte üzerinde çokça duracakları ciddi kırılmaların yaşandığı bir on yıl oldu. Bu dönemde şiir yazmaya başlayan ben ve kuşağımın öteki şairleri, bu kırılmaların bir kısmını bizzat kendi bünyemizde, zihnimizde, davranışlarımızda tecrübe ettik. Ancak içinde boy attığımız resmin çerçevesini etraflıca tarif edebilecek bir durumumuz olduğu söylenemez. Bu, çerçevenin içinde bulunmak ve ancak onun algılayabildiğimiz kısmıyla sınırlı oluşumuzla ilgili bir durum. Yine de doksanlı yıllarda ne türden bir toplumsal - kültürel çerçeve oluştuğuna dair belirgin birkaç kırılmadan söz etmek mümkün.
İçinden geçtiğimiz son on beş yıl, tüketim ve iletişim de bir "devrim"in yaşandığı, ve bu değişimin doğal olarak dil üzerinden inşa edildiği bir dönem oldu. Reklam, sinema ve televizyon sektörü görüntüde yakaladığı yeniliği yeni bir dil iskeletine oturttu. Bu dil, günlük konuşmanın / sözlü diyalogların dilinden çok şiirin ve hikayenin dilini yakın bir dildi. Belirttiğim sektörlerde edebiyatçıların iş başı yapmış olması kuşkusuz bu yeni iletişim - tüketim dilinin oluşturulmasında kolaylaştırıcı bir faktör oldu. Reklamların şiirsel bir görüntü üzerinden inşa edilmesi, dizilerin hikayenin kurgusundan ve üslubundan yararlanmaya başlaması, kırma bir dil kategorisi peyda etti. Böylelikle üç farklı dil alanı belirginlik kazandı son on beş yılda: Edebiyatın dil alanı, toplumun dil alanı ve iletişim - tüketimin dil alanı. Sonuncusunu, her ikisinin imkanlarını da kötüye kullanıp iğfal eden ve her ikisini de etkisi altına alabilen devasa bir güce ulaştı. Bu durumun edebiyat dergilerinin önemini daha bir artırdığını ve bu dergilerin işlevlerini zora soktuğunu söylemek doğru bir tespit olur. Önceleri günlük sözlü anlatımı öteleyerek bir metin ortaya koymak icap ederken, şimdi dili kötüye kullanan yeni "görüntülü - sözlü kültür"ün de incelikli bir şekilde edebiyattan, edebi olandan ayrıştırılması kaçınılmaz bir hal aldı. Doğal olarak, belirttiğim dönemde yayın yapan dergiler, yola yeni çıkan genç sanatçıların zihnini sadece artık gelenekselleşen arabesk söylemden değil, reklamın ve iletişimin uçucu şiirsel dilinden de uzak tutmak gibi bir sorumlulukla harekete mecbur kaldılar. 
Yukarıda belirttiğim ayrıştırmayı kaç dergi başarabildi? Bu elbette tartışılabilecek bir durumdur. Ancak artık yüzüncü sayısına giren "Hece"nin görevini yüzünün akıyla yerine getirdiğin söyleyebiliriz. Dergileri "kuşak dergileri" ve "mektebi dergiler" şeklinde kabataslak bir tasnife tabi tutacak olursak, Hece dergisinin daha başından beri mektebî bir dergi olma gailesi güttüğünü, yürüyüşünü bu çerçevede sürdürdüğünü görüyoruz. Bu yanıyla, taraflarını da küçük düşüren dönemsel tartışmaların dışında durarak, sanatın evini dedikodulardan, sanat dışı kayırıcılıklardan vb. menfiliklerden korumuş oldu. Kuşkusuz, bunda dergiyi çıkaranların Türk edebiyatına bakışları, aldıkları edebiyat terbiyesi birinci derece de belirleyici olmuştur. Usta birer kalem olmalarına rağmen, dergi editöryasının kendilerini geri planda tutma çabalarına gıpta ettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
Kimi sayılarına şu yada bu şekilde katkıda bulunduğum Hece dergisini, ilk çıktığında nasıl karşıladığımı tam olarak hatırlamıyorum. Birkaç yıldır şiir yayınlayan bir şairdim ve doğal olarak edebiyat ortamında tutunmaya çalışıyordum. Ancak birkaç ay önce evime aldığım yeni raflara dergileri yerleştirirken, üçüncü sayısından itibaren bazen aralıklarla bazen peş peşe sayılarıyla Hece dergisini takip ettiğimi görünce şaşırmadım değil. "Bir şairin bir edebiyat dergisini takip etmesinden daha tabii ne var?" diyeceğinizi biliyorum. Ancak o yıllar benim taşra/kasaba yıllarımdı ve şiirimin yayınlandığı dergiye bile güçlükle ulaşabiliyordum. Hüseyin Su ile tanışmam da, onunla kalbî bir ünsiyet kurmam da derginin bu günkü yolunun yarısına vardığı bir zamana denk geldi. Beyazıt Kütüphanesi'nin ikinci katında, penceresi meydana bakan bir odada tanıştık, diyaloglar hâlâ aklımda.
Ben Hece dergisini, yolculuğuna tutuk ya da temkinli başlamış, ancak mesafe kat ettikçe ciğerleri genişlemiş ve önüne daha uzun mesafeler koyabilecek bir imkana kavuşmuş bir dergi olarak düşünüyorum. Zamanla edebiyatın birbirinden uzaklaşan farklı kesimlerini bir araya getiren, yayınladığı şiirlerde gittikçe daha bir rafine hale gelen, mektebinden yetişen sanatçıların ilk kitaplarını çıkaran "gerçek bir edebiyat evi"ne dönüştü. Son on yılın edebiyat faaliyetleri göz önüne alınırsa, derginin belli dönemlerde yayınladığı özel sayılarla edebiyatın birikimlerini koruyup kollamakta fazlasıyla titiz davrandığı söylenebilir. Yazmaya yeni başlayan genç sanatçıların, öğretmenlerin, akademisyenlerin kütüphanelerinden eksik etmeyecekleri özel sayılardı bunlar. Bütün bu çabalar Türk edebiyatının basın - yayım merkezi olan İstanbul'a yeni bir ortak kazandırdı: Ankara. Ne yalan söyleyeyim, ben Hece dergisinin nefesinin henüz açıldığını ve daha büyük adımlarla koşabilecek bir nefes ekonomisine ulaştığını düşünüyorum. Bu son cümleme kızacaklardır belki, ama demeden edemeyeceğim: Keşke burada, İstanbul? da olsalardı.
 
MUHSİN METE
 
EDEBİYATIMIZDA DERGİLER VE HECE
 
Ansiklopedik malûmata göre, dünyada bilinen en eski dergi Hamburg'da 1663-68 yılları arasında yayımlanmış. İsminin Türkçesi Örnek Aylık Düşünceler. İlk gazete ise, daha erken bir tarihte, 1605'te Belçika'nın liman şehri Anvers'te çıkartılmış.
İlmî düşüncenin gelişmesinde 1600'den 1800'e kadar olan dönem, 'çağdaş dönem' öncesindeki 'son çağ' olarak kabul edilmektedir. Bu zaman dilimi 'modern çağ'ın başlangıcı olarak da kabul edilir. İlimde yeni keşifler, kavramlar, akılcılık ve deney bir yöntem olarak ön plana çıkar. Buna bağlı olarak sağlanan gelişmelerin tartışılması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bu da 17. yüzyılda daha çok dergilerle olur. Ve bu dergiler genellikle ilim ve fen alanındadır.
Almanya'da çıkan ilk dergiden 200 yıla yakın bir süre sonra, ülkemizde yayınlanan ilk dergi de bir tıp dergisi olmuştur: Vakâyî-i Tıbbîye (1849-51). İlim ve fen konularında önde gelen isimlerden Münif Paşa da, batı dillerinden makaleler tercüme etmiş, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'nin yayın organı olarak 1862'de Mecmua-i Fünun'u neşretmişti.
Türkiye'de gazete ve derginin yaygınlaşması, Tanzimat Fermanı'nın ilânından yirmi yıl sonra başlayan 'tanzimat edebiyatı' döneminde başlar. İlk Türk gazetesi olarak kabul edilen Agâh Efendi'nin Tercüman-ı Ahval'i (1860) bu dönemin başlangıcı olur. Türk edebiyatının batı medeniyeti etkisi altında gelişen bu ilk dönemi, Edebiyat-ı Cedide akımının başladığı 1896 yılına kadar sürer. Bu yenilik edebiyatını (1896-1901) haftalık Servet-i Fünun dergisi temsil eder. Bundan ötürü Edebiyat-ı Cedide akımının bir ismi de Servetifünun Edebiyatı'dır.
Meydan Larousse Ansiklopedisi'nde 'tanzimat edebiyatı'na ilişkin şu görüşlere yer verilir:
"Tanzimat edebiyatı geniş ölçüde siyasî ve sosyal reformları savundu; eski fikir ve müesseselerin tenkidine girişti. Birdenbire gelişen matbaa, gazetecilik, tiyatro ve edebiyat sayesinde oldukça kuvvetli bir kamuoyu meydana geldi.
Tanzimat her alanda bir 'dışa dönüş hareketi'dir (÷). Bir kültür ve medeniyet değişmesi ihtiyacından doğan Tanzimat devri, kendine has siyasî, sosyal ve kültürel reformları yaratan yeni bir insan tipi meydana getirdi."
'Tanzimat edebiyatı' ile fikriyatımızda, dünya görüşümüzde başgösteren değişim, 150 yıldan bu yana dergiciliğimizin hâkim yönelişi haline gelmiştir. Batılılaşma serüvenimizin lokomotifi uzun yıllar gazete ve dergiler olmuş, bunlara 20. yüzyılda diğer kitle iletişim araçları eklenmiştir. Elbette bu ana eğilime uymayan, sapma sayılabilecek dergilerimiz her zaman olmuştur.
(÷) Bu durum divan edebiyatı ile bu edebiyat arasındaki farklılıklardan birini teşkil eder. Edebiyattaki Osmanlı konusunda kendisiyle yapılan konuşmada Prof. M. Orhan Okay bu konuda şunları söyler:
"Divan şiirinde hedef hayat değildir, daha yerinde bir ifadeyle toplum hayatı değildir. Divan şairi tam ve gerçek sanatkârın felsefesiyle hareket eder. Kendi iç dünyasını yansıtmaktan başka bir hedef peşinde değildir." (Çerçeve dergisi, Sayı:25, Ocak 2000, s.152)
Batılılaşma çizgimizle tam örtüşmeyen, islâmî veya muhafazakâr düşünce ve sanata bağlı dergilerimizin izini sürerek Hece dergisine yolumuzu bağlayabiliriz. Bu anlamda ilk dergimiz, II. Meşrutiyet'le gelen bir yığın dergi arasından seçebileceğimiz, sonradan Sebilürreşâd adını alan Sırât-ı Müstakîm'dir (1908). Eşref Edip (Fergan) in sahipliğinde çıkan bu dergiye damgasını vuran Mehmed Âkif olmuştur.
Cumhuriyet döneminden sonra bu anlayışın yeniden su yüzüne çıkması Necip Fazıl Kısakürek'in çıkardığı Ağaç dergisi (1935-36) ile olur. Ağaç, sanat ve edebiyat yönü ağır basan bir dergiydi.
Ağaç'ın yayımına son verdiği yıl, Peyami Safa'nın Kültür Haftası neşredilir. Dergi mistik eğilimler taşısa da, yayıncısının bilinen kimliğini yansıtır. Peyami Safa'nın Türk Düşüncesi (1953-60) dergisi de aynı çizgide olmuştur.
Nurettin Topçu'nun, 1939-43, 1947-49 ve 1957 yıllarında İzmir'de, 1966 yılından itibaren de İstanbul'da çıkardığı Hareket dergisi, kendine özgü bir islâm düşüncesi ve Anadolu gerçekçiliğinin temsilcisi oldu.
İzini sürdüğümüz çizginin esas modeli Necip Fazıl'ın 1943 yılında çıkarmaya başladığı Büyük Doğu'dur. Sanat ve edebiyat dergisi olmaktan çok, islâm dâvasını benzeri olmayan bir yüreklilik ve incelikle sahiplenmesiyle anılacak bir dergi olmuştur.
1960'ta yayımlanmaya başlayan Sezai Karakoç'un Diriliş dergisi de islâmî düşünce ve sanatın köşetaşlarından oldu. Büyük Doğu'nun açtığı yolda, daha ileri bir merhaleyi temsil etti. İslâm düşüncesini gündelik kavganın üzerine çıkardı.
Bu çizginin ana dergilerinden biri de Nuri Pakdil'in Edebiyat'ı (1969-84) dır. Edebiyat, islâm düşüncesini farklı bir dil ve söylemle sundu. Bu yüzden islâmî hassasiyet taşıyanlar arasında bile bu dergiyi sahiplenenler ve karşı çıkanlar oldu. Hece'yi çıkaran çekirdek kadro bu dergide ilk ürünlerini verdi.
1970 yılına kadar çıkan bu dergiler, daha sonraki tarihlerde çıkan ve bu düşünceyi paylaşan dergilere âdeta bir çerçeve tayin ettiler. Sonraki dergiler bazı biçim ve muhteva farklılıklarına sahip olsalar da, genel hatlarıyla aynı nitelikte oldular. Kalite farklılıkları daha ziyade yazar kadrolarından doğdu. 
Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergilerinde yazmış bir çekirdek kadro 1976 yılında Mavera dergisini çıkardı. Mavera, kitap yayınları ve özel sayıları ile nitelikli ve uzun süreli bir dergi oldu.
Edebiyat ve Mavera'dan doğan bir dergi de Yaşar Kaplan yönetimindeki Aylık Dergi (1978) dir. Kitap yayınları ve Bu Meydan, Hüner gibi başka dergilere fidelik etmesiyle de Aylık Dergi kayda değer oldu.
Ebubekir Eroğlu yönetimindeki Yönelişler (1981) genç yeteneklerin toplandığı kaliteli ve tutarlı bir dergi hüviyetindeydi.
1987 doğumlu ve halen yayımını sürdüren Yedi İklim de kitap yayınları ve özel sayıları ile ön plana çıktı. Daha çok hikâye yayımladı ve bu alanda edebiyatımıza yeni isimler kazandırdı.
Bu dergilerin yanısıra belli bir kaliteyi tutturmuş, fakat yeterince uzun ömürlü olamamış Yusuf Ziya Cömert yönetimindeki Kayıtlar (1990) ve Ali K. Metin yönetimindeki Edebiyat Ortamı (1997) ile yalnız üç sayı çıkabilmiş Necdet Çavuş'un Bürdesi anılmaya değer dergilerdi.
Ayrıca, Eskişehir'de çıkan Deneme (1971-72), Ankara'da Ali Kemal Nacaroğlu yönetiminde yayımlanan Çağa Kıyam (1977) ve Konya'da Murat Kapkıner'in çıkardığı Kelime (1986) dergileri sözünü ettiğimiz diğer dergilerin gerisinde kaldılar. Kıt imkânlarla çıkarılan, yazar kadrosu ve estetik yönü zayıf dergiler olmaktan kurtulamadılar.
  *    *    *
Ocak 1997'de yayın hayatına başlayan aylık edebiyat dergisi Hece 100. sayısını çıkarmakla; öncelikle istikrarlı, uzun süreli, kalıcı bir dergi olduğunu kanıtlamış oldu. 100 sayının üzerine çıkan edebiyat, kültür ve sanat dergilerinin sayısı herhalde 100'den fazla değildir. Üstelik dergi, başlangıçta ayın onbeşinde, daha sonra ayın birinde muntazaman basılmış oldu. Nuri Pakdil'in Edebiyat dergisinin kazandırdığı hassasiyet titizlikle sürdürüldü. Hacimli özel sayılar bile günü gününe çıkarıldı. Bunda Edebiyat'ın mensuplarından Necip Evlice'nin matbaa hizmetlerini yerine getiriyor olmasının da katkısı olsa gerek.
Hece biçim yönünden de göz dolduran bir dergi oldu. Başlangıçta Uyum Ajans'ın tasarımı ile çıkarken, daha sonra Sarakusta ajansınca daha kaliteli olarak yayın hazırlığı gerçekleştirildi. Derginin kapak tasarımı sürekli yenilendi ve giderek estetik kalitesi arttı. Sayfa düzeni, yazı ve şiirlerin sunuluşu özenle gerçekleştirildi. Genellikle kaliteli kâğıt kullanıldı. Biçim yönünden aksaklık, zaman zaman önüne geçilemeyen tashihler oldu.
Hece, görünümü güzel, içi boş bir dergi olmadı. Yalnız zarfı ile değil, mazrufu ile de birinci sınıf dergiler arasına girme başarısını gösterdi. 2001 yılında Türkiye Yazarlar Birliği'nce 'yılın dergisi' seçildi.
Değerlendirmede sözünü ettiğim dergilerimiz hep 'üstad' elinde değer kazanmışlardır. Sırât-ı Müstakîm / Mehmet Âkif, Ağaç ve Büyük Doğu / Necip Fazıl, Kültür Haftası ve Türk Düşüncesi / Peyami Safa, Hareket / Nurettin Topçu, Diriliş / Sezai Karakoç, Edebiyat / Nuri Pakdil ve diğerleri. Mavera dergisi bu geleneği kırarak bir kadro dergisi hüviyetinde oldu. Bu dergide de Rasim Özdenören ve Cahit Zarifoğlu ağırlıklı isimler oldular.
Her ne kadar yayın yönetmeni ve yazar olarak İbrahim Çelik / Hüseyin Su'nun derginin başarısında rolü büyük olsa da ve yine edebiyat dergisinde beraber olmuş; Hüseyin Su, Ali Göçer, İbrahim Demirci, Turan Koç,  Cahit Yeşilyurt, Ali Ulvi Temel, Ali Karaçalı, Mevlüt Ceylan, Rahmi Kaya, Âtıf Bedir ve Kâmil Aydoğan, özellikle ilk sayılarda yer almışsa da, Hece ne bir 'üstad' ağırlıklı dergi, ne de kadro dergisi olarak nitelenebilir. Buna rağmen başarı sağlanması, ayrıca üzerinde durulmağa değer bir hususiyettir.
Hece, eski dostların bir araya gelmesiyle vücut bulmuş, fakat bu hazır birikimin üzerine oturmamış, pek çok yeni ismin katılımıyla sürekli kan tazelemiştir. Bu yönüyle dinamik bir dergi olmuştur.
Hece'nin yayın içeriğini tahlil ettiğimizde, önceki dergilerden bir takım unsurların da yer aldığı bir terkiple karşılaşırız. Bu terkip başarılı bir şekilde uygulanmış, kendine özgü bir kompozisyona kavuşturulmuştur. Bu yönüyle hiçbir derginin taklidi olduğu söylenemez.
Şiir, öykü, deneme, eleştiri ürünleri, Kum Saati ve Kitaplık bölümleri, enine-boyuna bazı konuların ele alındığı dosyaları, çevirileri, söyleşileri, her dergi için düşünülebilecek, büyük bir orijinalite sayılmayacak bir içerik boyutu olarak görülebilir. Fakat, aynı yemek malzemesi ile nefis yemekler yapma her aşçının kârı değildir. Hece'nin terkibindeki başarı, bilinen çerçevenin içinin başarılı bir şekilde doldurulması ile sağlanmaktadır. Dergide yayımlanan ürünlerde büyük ölçüde nitelikli olma ölçütü uygulanmaktadır. Özellikle öyküde Hece'nin daha dikkat çekici olduğu söylenebilir.
Dergiye Hasan Aycın'ın çizgileri ayrı bir renk katmakta, sanat penceresi açmaktadır.
Hece'yi benzeri dergilerin üzerine çıkaran bilhassa özel sayıları oldu. Yılda bir olarak başlayıp, ikiye çıkan, geniş katılımlı, iyi planlanmış, alanında kaynak eser olarak her zaman başvurulacak nitelikteki bu özel sayılar Hece'nin önemi ve değerini daha da arttırmıştır. Bir kurum dergisi olarak Türk Dili'nin özel sayıları dışta tutulursa, özel dergiler arasında Hece özel sayılarıyla sanırım şimdiden başı çekmektedir.
Hece'nin anmadan geçemeyeceğimiz bir yönü de kitap yayıncılığıdır. Kendi yazarlarının eserlerini yayımlayarak başlayan ve zamanla telif, tercüme pek çok değerli eseri edebiyatımıza kazandıran bu çapta yayın faaliyeti pek az dergiye nasip olmuştur. Bu işte ticarî ölçütler öne çıkarılmamış, basılmaya değer çalışmalara kucak açılmıştır.
Hece'nin şaşırtıcı bir başarısı da ikinci dergi Hece Öykü oldu (Şubat-Mart 2004). Dergiler öteden beri bir yan ürün niteliğindeki ikinci, hatta üçüncü dergiler çıkarageldiler. Fakat, Hece Öykü öylesi bir ikinci değil, asıl ürün niteliğinde oldu. Hece'nin öyküdeki iddiası âdeta dergiye sığmayarak yeni bir bünyede ispat-ı vücut etti. İki aylık Hece Öykü tür dergiciliğinde daha ilk sayısıyla seçkin bir yer edindi.
Öykü türünde yayımlanmakta olan dergilerin en kalitelisi olduğu kanaatindeyim.
Hece Öykü güzel, tek tip kapakla çıkıyor. Hece dergisinde olduğu gibi, farklı görüşten olup, kaliteli edebiyat ortak paydasında buluşan öykücülere, daha ziyade genç yeteneklere yer veren bir dergi. Özellikle öykü ve öykücülüğümüz üzerine hazırlanan dosyalar ile öykücüler ve öykü kitapları sözlüğü her zaman başvurulacak bir kaynak niteliğinde. Genç öykücülerle Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu öykülerini bir arada yayımlamak Hece Öykü'nün artılarından olsa gerek.
Hece'nin yanısıra Öykü'de de Hasan Aycın'ın çizgileriyle karşılaşmak göz doldurucu, gönül okşayıcı bir incelik.
Hece'nin çıkışında gerçekleştirilmesi planlananlar arasında Hece Kültür Evi ve Kitabevinden söz edilmişti. Aksayan bunlar oldu.
Bütün bu olumlu işlere dergiler ve yayınevinin sahibi olarak Ö. Faruk Ergezen'in sunduğu imkânlar önayak oldu. Ergezen'i kültür ve sanata verdiği destekten ötürü kutluyorum.
 
 
MEHMET H. DOĞAN
 
HECE 100. YAŞINDA
 
HECE Dergisi 100. sayıya ulaşmış, ne güzel!
Yazın -özellikle de şiir-dergilerinin bir yanıp bir sönen ateş böcekleri gibi görünüp kaybolduğu günümüzde, onuncu yılını aşmış yazın dergisi sayısının üçü beşi geçmediği bir ortamda bir yazın dergisinin dokuzuncu yılını tamamlamış olması elbette sevindirici bir olay. Kurumlaşmak, kök salmayı, bu demek oturduğu toprağa daha sağlam yerleşmiş olmayı gösterir çünkü.
Yazınsal akımların, zaman içinde beliren yeni şiir uçlarının ana kaynağı olan dergiler, bir yandan yazınsal ortamı beslerken bir yandan da yazın tarihine gereçler hazırlar. Türk yazın tarihini geriye doğru izlerken akımlara, değişmelere, atılımlara yataklık etmiş dergileri buluruz hep: Genç Kalemler, Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Servet-i Fünun, Dergâh, Resimli  Ay, Fikirler, Ağaç, Büyük Doğu, İnsan, Ülkü, Yücel, Varlık, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Seçilmiş Hikâyeler, Dost, Kaynak, Pazar Postası ve daha yakın zamanlardan Türk Dili, Yeni Dergi, Papirüs, Gösteri ve Adam Sanat, Edebiyat...gibi dergiler, sanat ve yazın tarihimizi yapan ana kaynaklardır.
80-90 yıllık geçmişi kapsayan bu dergiler toplamında, çoğunluğu laik kesim oluşturuyor gibi görünmesine karşın, 1940'lara kadar dergi yazar ve şairleri arasında öyle büyük bir ayrılma yoktur. Sağ ve sol, laik ve islamcı bir şair ve yazar kadrosu aynı dergide yan yana görülür.
Kırklardan yetmişlere kadar süren bir dönem içindeyse bunun tam tersi bir kamplaşma görülür. Bir yandan bakıldığında öbür yanın şiiri, öyküsü yokmuş gibidir. Birbirini yok sayma, görmeme çabası egemendir bu süre içinde.
Bu yanlış gidişe dur diyen, kırmaya çalışan ilk girişim, Nuri Pakdil'in 1968'den 1984'e kadar süren EDEBİYAT  girişimidir. Edebiyat dergisi, bu kamplaşmayı yalnızca dil, yazar, şair ve yapıt bağlamında değil, okur cephesinde de kırmaya, ortadan kaldırmaya çalışır. Denilebilir ki, çağdaş kimliğiyle, yazınsal dayanışma fikriyle, çağcıl düşünceleriyle laik kesimin içinde dolaşıma giren ilk yazın dergisidir Edebiyat. Şiir ve öykü temelinde iki ucun yapıtlarının birbirine bu  denli yaklaşması, yakınlaşması daha sağlıklı bir yazın ortamının oluşmasına  yol açmış,.laik ve İslamcı kesim yazınının barış içinde birlikte yaşayabilme olanağını, olasılığını somut bir biçimde göstermiştir. 
1980 sonrası yazın ve daha çok şiir ortamında bu yakınlaşma daha da ilerler.
HECE dergisi, Pakdil'in Edebiyat dergisinden sonra bu yolda atılmış adımların ilki ve en güçlüsüdür. Her ay bir öncekinden, yazar ve yapıt bağlamında daha olgun sayılarıyla, Özel Sayıları ve Dosyalarıyla, Heceöykü Dergisi ve Hece Yayınları'yla okunur ve aranır bir kimliğe dönüşmüştür. Yazınımızın hiçbir dalını, hiçbir kesimini, hiçbir adını dışarda bırakmamaya çalışan -Türk Öykücülüğü, Türk Şiiri, Türk Romanı, Eleştiri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Diriliş, Nuri Pakdil, Hayat Edebiyat Siyaset, Necip Fazıl Kısakürek- Özel Sayıları, vazgeçilmez başvuru kaynakları olarak, daha şimdiden kitaplıkların raflarında özel yerlerini almıştır.
Bu başarıda en büyük payı olan özverili ve 'takipçi' çalışmalarından dolayı Sayın Hüseyin Su'yu içten kutluyor, HECE dergisine daha nice 100. sayılar diliyorum.

 
ALİ ÇOLAK
 
100 SAYI NE Kİ, 100. YAŞINI DA GÖRSÜN HECE...
 
Dergiler, edebiyat dergileri üzerine yazılmaya başlanan hemen her yazının ucu, mutlaka varır bir yerinden hüzne yaslanır. Çünkü dergi tarihimiz, neresinden baksanız, bir yitik umutlar tarihi gibidir. Başlangıcından beri edebiyatın boy atıp geliştiği zemin dergilerdir. Yalnız edebi türlerin ve akımların değil, düşünce akımlarının yöneliş ve renklerinin de izini sürdüğümüzde, yolumuz mutlaka edebiyat dergilerine de uğrar. Servet-i Fünun'dan Genç Kalemler'e, Dergah'tan Resimli Ay'a, Hayat Mecmuası'ndan Yaprak'a, Kültür Haftası'ndan Varlık'a, Ağaç'tan Hisar'a, Büyük Doğu'dan Yücel'e, Mavi'den Diriliş'e, Papirüs'ten Türk Edebiyatı'na kadar yüz yıllık bir zaman aralığında çıkan hemen her derginin arka planında bir edebiyat ve estetik anlayışıyla birlikte onu besleyen bir düşünce ve dünya görüşünün de nefes aldığını görürüz. Çoğu, bir kişi ya da aynı edebiyat anlayışını güden topluluklar tarafından çıkarılan bu dergilerin ve bunlar gibi yüzlercesinin ömrü, ne yazık ki pek de uzun ömürlü olamamıştır. Bugün, mesela 100 yaşına ulaşabilmiş bir edebiyat dergisine sahip değiliz. En uzun ömürlü edebiyat dergimiz, 70'ini deviren Varlık'tır. Buna rağmen, adı bugün şair, öykücü, denemeci, eleştirmen diye anılan yazarlarımızın hemen tamamına yakını, artık çoğu unutulup gitmiş edebiyat dergilerinde yazı hayatına atılmış, oralardan gelmiştir. Edebiyat dergileri, edebiyatın lokomotifleridir ve edebiyat hafızamızı hemen bütünüyle onlara borçluyuz. Uçsuz bucaksız bir edebiyat kabristanında uyumakta olan dergilere... 
 (........yılında) İstanbul'da Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açılan "101 Dergi / Dünden Bugüne Türkiye'nin Dergileri" sergisi, edebiyatımızın dergi hafızasını görmek ve belki de ibret almak bakımından hayli ilginç bir tecrübeydi. Kimi sadece bir sayı çıkıp kapanmış, kimi (Nedret Gürcan'ın Dinar'da çıkardığı 'Şairler Yaprağı gibi) Anadolu'nun mutena bir köşesinde çıkıp oradan 'merkez'e sesini duyurabilmiş, kimi bir ekol oluşturup edebiyatımızın gidişine yön vermiş ve sonra o büyük kabristandaki yerini almış 300 civarında dergi sergileniyordu burada. Bu sergiyle ilgili yazdığım yazıda, "100 Yaşında Bir Dergimiz Neden Yok?" sorusunu sorup kendimce cevaplar aramıştım. Bu sorunun ucu hâlâ açıktır ve çok daha derinlikle cevaplar aramaktadır. Şüphesiz her derginin çıkışı ne kadar umut doluysa kapanışı da o denli hüzün vericidir. Belki geriye dönüp, kapanmış her derginin serüveni araştırılarak çok kapsamlı sosyolojik sonuçlar ortaya konulabilir. Sivas'ta çıkan 'Sühan' dergisi, Mart 2005 sayısında 'yitik dergiler' dosyası hazırlamış ve tanıklarının kaleminden, çoğu taşra kökenli yakın dönem dergilerinin çıkış ve kapanış öykülerini yayınlamıştı. Hem yukarıda sözünü ettiğim sergiden hem de Sühan'da yer alan yazılardan çıkarılabilecek sonuç, Türkiye'de edebiyat dergilerinin genellikle ve çoğu zaman 'bir sevda' eseri olarak ortaya çıktıkları ve 'kör olası zalım felek' müsaade etmediği için de bu sevdanın dağları aşmaya yetmediği gerçeğidir. Özetin özeti şudur ki, hiçbir sevda, bütün ateşine ve iyi niyetine rağmen kendi başına bir dergiyi uzun yıllar taşıyamaz...
Bugün ayakta kalabilen, en azından bir 10 yılı kazasız belasız devirebilen dergileri ele alacak olursak, hemen hepsinin bir yayınevi ya da vakıf himayesinde çıktığını, çıkmakta olduğunu görürüz. Varlık, Yaşar Nabi'nin mirası olan Varlık Yayınları'nın, Türk Edebiyatı, Ahmet Kabaklı'nın eseri olan Türk Edebiyatı Vakfı'nın, Kitaplık Yapı Kredi Yayınları'nın, Dergah, Dergah yayınları'nın, Hece de Hece Yayınları'nın (Her ne kadar önce dergi çıkmış ve yayınevine kaynaklık etmiş olsa da)  çatısı altında varlığını sürdürüyor. Bunu söylerken amatörce ve binbir güçlükle de olsa bağımsız olarak varlığını sürdüren edebiyat dergilerinin hakkını da teslim etmeden geçemeyiz. Onlar, edebiyatımızın zenginliğidir ve en vahşi, en bereketli, en cesur ürünler buralarda çiçek açmaktadır. Ömürleri uzun olmasa bile onlar, üzerlerine düşen vazifeyi ifa etmekte, kuşlarını uçurduktan sonra tarihteki asil yerini alarak aramızdan ayrılmaktadır. Buradan çıkaracağımız sonuç şudur ki, her dergi edebiyat dünyamız adına bir zenginliktir ve her birinin edebiyat hafızamıza az ya da çok bıraktığı lezzetler, ürünler ve isimler vardır. Uzun ömürlü olmanın, nesiller boyu sürekliliğin yolu ise kurumsallaşmadan geçmektedir. Kişiler etrafında doğup büyüyen ve onların isimleriyle sınırlı kalan dergiler, özgün çığırlar açsalar, edebiyat dünyamıza değerli ürünler ve isimler kazandırsalar bile zamana karşı direnme şansına sahip olamazlar.
Bir edebiyat dergisinin yoluna uzun süre devam edebilmesinin şartlarından biri de sanırım, çekirdek kadroyu sürekli aşılayıp gençleştirebilme yeteneğidir. İsimler üzerinde durmak sınırlayıcı olacağı için genel hükümlerden gitmek daha doğrudur. Kurucu kadronun zaman içinde bir okula dönüştüremediği; yeni imzalara, hatta yeni fikir ve açılımlara fırsat vermediği dergiler, bu kadronun yavaş yavaş elini yazıdan çekmeye başlaması ya da edebiyattaki yeniliklere ayak uyduramamasıyla (bazen dergi çıkmaya devam etse bile) 'hayatiyetini' kaybeder ve ömrünü tamamlamış olur. Kendisine uzun bir ömür biçen ve edebiyatta kalıcı olmak gibi bir misyonu olan dergiler, mutlaka kendisini dönüştürecek yeni imzalara açık olmalı ve asıl kadroyu sürekli 'aşılayarak' yoluna devam etmelidir.
Bu uzun girişten sonra sözü 'HECE'ye getirecek olursak, onun, çıktığı günden bu yana bir edebiyat dergisinin düşebileceği handikaplara düşmediğini, bu sayede de yoluna sağlıklı bir biçimde hem de sürekli büyüyerek ve umut çoğaltarak devam ettiğini söyleyebiliriz. Hece, bir kere İstanbul dışında da bir derginin çıkıp merkeze oturabileceğini; kabul görebileceğini, uzun ömürlü olabileceğini gösterdi. Dar bir kadro dergisi olmadı ve en önemlisi, kaynaklık ettiği yayınevi ile kendisine sağlam bir dayanak da bulmuş oldu. Hece'nin etrafında bugün artık gıptayla takip edilecek entelektüel bir edebiyat birikimi oluştu. Bu birikim ve ondan doğan enerjiyle dergi, bugüne kadar çok önemli dosyalarla birlikte, 'Türk Romanı', 'Türk Şiiri', 'Diriliş', 'Tanpınar', 'Eleştiri', 'Necip Fazıl', 'Edebiyat Hayat Siyaset' gibi hakikaten değerli ve kalıcı özel sayılar yayınladı. Bu, Hece'nin yaşındaki bir edebiyat dergisi için oldukça başarılı bir performans sayılmalıdır. Bütün bunlarla birlikte, yine bu enerji ya da sinerjinin eseri olarak ortaya çıkan kardeş dergi Hece Öykü de şüphesiz takdire şayan bir başarıdır kanaatindeyim.
Bütün bu söylediklerim, evet, büyük başarılardır ve önemlidir; ama bence HECE'nin asıl alâmet-i fârikası değildir. Ya da şöyle diyelim; sadece bu özellikleriyle yetinirsek, HECE'yi bütünüyle anlatmış olmayız. HECE'nin Türk edebiyatında asıl başardığı şey, yarım asırlık bir ayıbı temizleme yolunda önemli mesafeler almış; edebiyat dünyasındaki ideolojik duvarı yıkmış olmasıdır. Türk edebiyatında ve tabii ki dergilerde var olan ideolojik duvar, farklı dünya görüşlerindeki insanların bir araya gelmesini, yalnız edebiyat mülahazasıyla birlikte ürün vermesini hep engellemiştir ve bu yüzden aynı dilin içinde üretilen ürünler, toplumun yalnız bir kesiminde dolaşımda olmuş, bu dünya görüşünü benimsemeyenlere ulaşamamıştır. Bu tutumun yol açtığı fakirlik, uzun yıllar, çok değerli imzaların yok sayılmasına, genel edebiyat ortamı içinde hak ettiği yeri bulamamasına neden olmuştur. Bu yüzden de çok sayıda iyi dergi, bir yönüyle hep 'eksik' kalmış; Türk edebiyatının gerçek rengini bütünüyle ortaya koyamamıştır. HECE, bu duvarı büyük ölçüde yıkarak, (tabii ki kendi değerler bütününü koruyarak) aslolanın edebi ürün olduğunu, farklı dünya görüşlerinin olsa olsa bir zenginlik olacağını cesaretle seslendirmiş ve sayfalarına yansıyan imza çeşitliliğiyle de bunu hayata geçirebilmiştir. Bu anlayışın genişleyerek devam etmesi, gelecek yıllarda edebiyat dünyasındaki anlamsız tekyönlülüğün yıkılması için önemli bir referans olacaktır. 'Karşı taraf'ta hâlâ kapalı devre ve 'teksesli' yayın yapan -sadece böyle yapsa iyi- edebiyatı küfür ve hakarete alet edenler, HECE ve benzeri dergilerin tutumundan ibret alır mı bilinmez; bilenen şu: Bir tek Türkçe var ve bu dilde üretilen ürünleri dünyaya açacaksak, artık daha geniş ve daha büyük düşünmeliyiz. HECE'yi 100 sayı ile bu yolda kat ettiği başarılardan dolayı kutluyor ve gelecek nesillerin, derginin 100. yılını da görmesini diliyorum...             
 
 
MUSTAFA ŞERİF ONARAN
 
EDEBİYAT DERGİCİLİĞİNDE HECE'NİN YERİ
 
Bir edebiyat dergisi neden çıkar?
Bir edebiyat dergisini yayımlamayı göze alan, böyle bir dergide yönetim sorumluluğu üstlenen kişilerin kendilerine göre düşünceleri olmalıdır. Edebiyatın yanlış yönlendirilmesi, gerçek değerlerin göz ardı edilmesi, dayanışma anlayışı içinde hakkı olmayan kişilerin öne çıkarılması gibi sorunlara tepki gösterilebilir. Bir akım oluşturma çabası söz konusudur. Dergi, o akımın öncülüğünü yapacaktır.
Tevfik Fikret?in yönetimindeki Serveti Fünun, Fecr-i Ati?nin öncülüğünü yaptı.
Çağdaş edebiyatımızda 70 yılı aşkın etkinliğini koruyan VARLIK'ın bir okul olma özelliği gösterir. Kuşkusuz Yaşar Nabi gibi bir kültür insanının yayın yöetmeni olma sorumluluğunu üstlenmesi VARLIK'ın uzun yıllar yaşamasına olanak sağladı. Onun ölümünden sonra değişik  edebiyatçıların yönetiminde VARLIK etkinligini sürdürüyor.
Bir edebiyat dergisinin yeni bir ivmeyle gelişmesi, edebiyata yansıyan sorunlara çözüm üretmeyi gerektirir. Güncel edebiyat sorunlarını görmezden gelen, belli bir edebiyat anlayışına bağlı kalarak kendi içine çekilen bir dergi etkinliğini koruyamaz.
Aylık bir dergiyi hazırlarken bir yıllık çalışma düzeni içinde olmalı. Konuya yakınlığı olan yazarlardan yazı istemeli. Özel bölümler hazırlarken edebiyata belge olacak ayrıntılar üzerinde durmalı.
Kapsamlı bir çalışmaya girişilmezse, yığma yazılarla dolan dergi, edebiyatta işlevi olmayan, sıradan bir dergi durumuna düşer.
Derginin kurumsallaşması için, uzun bir yayın süresini göze almalı, tanıtım, dağıtım olanaklarıyla derginin sürekli olarak el altında bulundurulması sağlanmalıdır.
Belli bir edebiyat görüşüne bağlanırken, o görüşü yaşatacak yazarlar yetiştirmeli. O zaman dergi, inandığı görüşleri daha iyi savunabilir. Özellikle kimi yazarların görüşünü öğrenmek isteyen okurlar, o dergiye daha çok bağlanırlar.
Dergi çıkarmayı uğraş edinen kişi, kurumsallaşmak istiyorsa, her türlü işletme gideriyle telif haklarını da dikkate almak zorundadır. Kimi dergilerde "Yazarların telif ücreti ödenmez" diye özel bir not oluyor. Yazarına saygı duymayan bir derginin işlevi de, edebiyat içinde yeri de olamaz.
Çağdaş edebiyatımızdan binlerce dergi geldi geçti. Köylerden ana kentlere kadar değişik bölgelerde çıkan dergiler kimi zaman uzunca bir süre yaşadı, kimi zaman tek sayılık ömrü oldu. Tutarlı bir kadro oluşturulamazsa, yığma yazılarla çıkmak zorunda kalırsa, yeterli tanıtımı yapılmazsa, düzenli dağıtılmazsa, bir edebiyat dergisi kurumsallaşma olanağı bulamaz
*
HECE dergisinin 100. sayısına ulaşması önemli bir başarıdır. Derginin yayın yöntmeni Hüseyin Su özverili bir çalışma içinde olmasa, böyle bir başarıya ulaşamazdı
*
Özellikle derginin özel sayıları edebiyatımıza belge birakacak niteliktedir. Şiir, öykü roman, eleştiri gibi edebiyatımızın önemli konularını ele alan özel sayılar nice gizli kalan ayrıntıları gün ışığına çıkarmış oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Necip Fazıl Kısakürek üzerine hazırlanan özel sayılar da, bu edebiyatçıları bilinmeyen yönleriyle bize tanıttı
*
Özellikle Nuri Pakdil, özleşen Türkçenin gücüne inanan bu önemli yazar, unutulmuşluğun karalığına bırakılmıştı. HECE dergisi böyle bir özel sayıyla yalnız gönül bağı dediğimiz o erdemli duyguyu yaşatmış olmadı; değişik yönlerini canlı tutarak, bir yazarın yeniden anımsatılmasını sağladı.
Necip Fazıl üzerine araştırma yapacak bir edebiyat bilimcisi, HECE dergisinin yayımladığı özel sayıdan çok şey öğrenecektir. Doğumunun 100. yılında Necip Fazıl Kısakürek'e duyulan gönül borcu ancak böyle ödenebilirdi.
HECE dergisi, kendi anlayışını geliştiren bir yazarlar kadrosu oluşturmasına karşın, edebiyatta belli bir denge kurmaya inandığı için, değişik görüşteki yazarlara da yer verdi. Başka edebiyat dergileri böyle bir dengeyi önemsemez. Tam tersine karşı anlayışta olanları eleştirmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.
Artık edebiyatta değişik bölgelere çekilerek, önyargılı düşmanlıklar oluşturma dönemi geçti. Kişilikleri değil, düşünceleri eleştirirken, edebiyata yardımcı olma anlayışı önem kazandı.
HECE dergisi böyle bir barış anlayışının öncülüğünü yaptığı için de, edebiyatımızda işlevi olan bir dergi özelliği göstermektedir.
HECE ÖYKÜ, Hece'cilerin yayımladığı yeni bir dergi. Bir edebiyat dergisinin belli bir alanda derinleşmesi artık zorunluluk haline gelmiştir
Her ne kadar HECE, özel sayılarıyla belli bir alanda derinleşme olanağı arıyorduysa da, edebiyatımızda öykü patlaması dediğimiz bir gelişme olunca, öyküye süreklilik kazandırmak gerekiyordu.
HECE ÖYKÜ'nün yalnızca bir ürün dergisi olmayışı, öyküye getirilen eleştirel değerlendirmelerle kapsamlı bir görüş sağlaması, öykü üzerine değişik yorumlara varmamızı kolaylaştırıyor.
Savsöz edebiyatı öyküyü de, şiiri de tek düze bir duruma düşürüyor. Gerçeğe, iç gerçeğe değişik anlayışlarla bakmak bize görmeyi öğretecektir.
HECE'ciler böyle bir yola koymuş görünüyor. Bu yol bizi esenliğe çıkarabilir.
DURSUN ALİ TÖKEL
 
BİR EDEBİYAT DERGİSİ NASIL OLMALIYSA
HECE ÖYLEDİR
 
Bazı konulara yalın ve çıplak bir gözle bakmak anlaşılırlık açısından son derece faydalıdır. Eğer bir şey varsa ona ihtiyaç var demektir; eğer bir şey yoksa ona ihtiyaç yok demektir; eğer bir şey yoksa ve ona da ihtiyaç hasıl olursa o şey var edilecek demektir; eğer bir şey varsa da herhangi bir ihtiyaca cevap vermez haldeyse yavaş yavaş ortadan kalkacak demektir. Varlığın ömrünün o varın işlevselliğiyle yakından ilgisi vardır. Eğer biz burada dergi sözünden bahis açıyorsak, birileri bize dergi nedir, Türk dergiciliği ne haldedir diye soruyorsa, derginin neliği hakkında ve onun hala devam ediyor olması gereken işlevselliği hakkında bir şeyler söylememiz gerekecektir.
Dergiler, basın-yayın hayatının ayrılmaz kollarından biridir. Haftalık, on beş günlük, aylık vs. periyodik olarak çıkarlar. Gazete gibi günlük değildirler, belli konulara hasredilmişlerdir. Okuyanlarını merak ettikleri bir alanın haberdarı ederler. Basın tarihi izlendiğinde dergilerin çıkışından bugüne değin insanlık tarihinin belirli alanlarından önemli roller oynadıkları görülür. Bugün de oynamaya devam ederler. Dergilerin hangi konularda çıktığını hesap etmenin herhalde bir imkanı yoktur. Yani o kadar sınırsız alanda dergi çıkmaktadır. Bizim bahis mevzuumuz edebiyat dergileridir.
İlk dergilerin 17 yüzyılda gazetenin intişarından epey sonra ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu dergilerin ortak özellikleri, kurulan bilim cemiyetlerinin yayın organı olmaktır. Çeşitli yerlerdeki bilim adamlarını belirli konularda haberdar kılmak için kurulmuşlardır. Zaten bir şeyin bir öncüsü olmaya görsün ardından pek çok benzeri zuhur eder; nitekim dergicilikte de öyle olmuş ve yüzyıllar ilerledikçe hemen her sahayı konu veya hedef alan, periyodik olarak çıkan dergiler doldurmuştur. Bizde dergiciliğin, basın hayatına paralel olarak Tanzimat'la başladığı söylenir. İlk dergimizin 1862 yılında Münif Paşa tarafından çıkarılan Mecmu'a-i Fünun olduğu kayıtlıdır. Adından da anlaşıldığı gibi, her türlü fenne dair bilgilerin yazıldığı bu dergi çoğu Türk dergisi gibi uzun ömürlü olmamıştır. Ardından çıkan dergilerde büyük bir konu zenginliği görülmektedir. Çocuklara, kadınlara, edebi konulara ayrılan pek çok dergi. Fakat Türk dergiciliği deyince benim aklıma hemen ilklerden Servet-i Fünun gelmektedir. Ne hikmetse bu devirde fünunlu ve ülumlu pek çok dergi çıkmasına rağmen Türk fünûn ve ulûm alemi de ortadadır. Türklerin edebiyata olan olağanüstü ilgisi Fünun dergisi olan bir dergiyi cihana edebiyat dergisi olarak kabul ettirmiştir.
Bizdeki ilmi dergilerin ne halde olduğundan haberim yok. Ziraatçı bir dostumuzun, zirai konulardaki hakemli yazılarını hep yurtdışında yayınlamak zorunda kaldığını biliyorum. Demek ki ilmi konulardaki dergiciliğimiz pek de iç açıcı halde değil. Mesele edebiyat dergiciliğine gelirse, burada da ilk aklıma gelenler, ömrü uzun olmayan, bir esas oğlanın sırtına yıkılmış, cep harçlıklarına kalmış, kesif sigara dumanlı karanlık odalarda kotarılmaya çalışılan, üç beş fedakarın hayal-i na-muhali haline gelmiş çile dolu sayfalar geliyor. Hangi derginin çıkışında bu hikâyeler yok ki! İlk dergi bu çilelerle çıkar, daha sonrakilerin daha güzel hale geleceği söylenir; daha sonrakiler pek de görünemezlerse de! Ömrün azlığının, maddiyatın azlığıyla sıkı bir ilgisi vardır. Fikrin azlığıyla pek alakadar değildir; aksine fikrin bolluğu vardır; o kadar boldur ki harici fikirlere yer kalmaz. Bu dergiler, dahilde kalıp harice kapandığı için kaderleri de kapanmak olur. Bunun aksi yok mudur? Elbette vardır. Ama bu varlar o kadar azdır ki, bir çırpıda akla gelmezler.
Dergileri çıkaranların esaslı niyetleri, büyük projeleri, ele avuca sığmaz hayalleri vardır. Amma hakikatle hayal bir araya gelirse hakikat galip gelir. Hayat hayali desteklemezse, hayal de hayali kuran da sessizce çekiliverir sahneden. Ayaklarını sağlam zemine basanlar; varolanla, var edilmek isteneni sağlıkla örtüştürenler galip olurlar. Varlık boşluk kabul etmez. Pek çok dergimiz burada söylemeye çalıştığımız çelişkilerin kurbanı olmuştur. Cemil Meriç'in  "dergiler hür tefekkürün kalesidir" sözü bir büyük hayalin temennisidir. Yani "hür tefekkürün kalesi olmalıdır" şeklinde anlaşılmalıdır. Olmuş mudur? Bunu araştırmak gerekir. Servet-i Fünun, Dergah, Varlık, Kadro, Ağaç, Büyük Doğu, Diriliş Hareket, Türk Edebiyatı vb. bir kaç dergi bu zoru başaranlardan. Bunlardan aynı adla devam edenler var.. Bunlar her şeye rağmen bir misyonu yüklenmeyi ısrarla sürdürüyor.
Bütün bunların yanında bir de artık yüzüncü sayıya ulaşan Hece var. Bu rakamı küçümsememek lazım. Zira bu sayıyı geçenler artık rüştünü ispat etmiş sayılıyor, hele de ülkemizde bunu başarmak kolay değil. Bir de arkanızda bir holding yoksa. Bizim Hece'yle tanışmamız bir dostun delaletiyle oldu ve şimdi bakıp da iyi ki olmuş diyorum.
Bizler taşrada kendi çapında yazıp-çizmeye çalışan üç beş kafadarız. Taşranın makus talihini biliyoruz. Merkezin üstatları yazıp yayınlar ve taşradan abone olmak/bulmak isterler. Bizler yazı gönderdiğimiz zaman neyinize derler. Taşralılar iyi okurdurlar yazmak merkezdekilerin işidir. Böyle değil midir? Böyle idi. Biz sayın Hüseyin Su ile tanışınca böyle olmamışlığın da var olduğunu gördük. Hüseyin Bey, abone falan filan işini ağzına bile almamıştı. Onun derdi Türk basın hayatına kaliteli bir edebiyat dergisi kazandırmaktı; bizler bu dergi için neler yapabilirdik, neler yazabilirdik?! Her dergi bir okul olmak ister, bir ekol olmak ister. Türk dergiciliğinin en büyük handikaplarından birisi de kendisini belirli bir anlayış/ideoloji/grubun sözcüsü gibi görmek olmuştur. Bu yüzden her derginin hedefi olan bir kitle vardır. Kendileri çalarlar kendileri dinlerler, kerametleri de kendilerinden menkuldür. Bunların çok okunan yazarları vardır, okuyanlar meşhur-ı cihan zannederler, kendi gündemleri dünyanın gündemidir adeta. Öyle midir? Öyle olsa niye eleştirelim. Bizler Hüseyin Bey'le konuşurken bu endişeleri konuşmuştuk. Ortak paydası ilim-edebiyat-sanat olan pek çok değerli insanlar var. Bunların ideolojik farklılıkları var. Her bir taraf bunlardan mahrum kalıyor; sayfalar bunlara açılamaz mı? Hece'yle bu sayfalar açıldı.
Bir reklam cümlesi değil; Hece dergisi özel sayılarıyla "Türk Edebiyatının bilançosunu çıkarıyor." Yaptığı şeyi görenlerin dudalarının uçuklamaması mümkün değil. Pek çok farklı anlayıştan insan belirli bir konu ortak paydasında devasa bir eser meydana getiriyor; görüş ve düşünceleriyle. Bu özel sayılar, Türk düşünce, edebiyat ve fikriyatını gelecek nesillere taşıyacak en önemli derli-toplu belgeler olacak. Bunların hiçbiri çok büyük paralar veya ilişkiler olduğu için çıkmıyor. Hepsi de çok büyük bir özveri ve esasta da derin bir samimiyetin ürünü. Yılda iki defa bu kadar büyük hacimlerle, nitelik ve nicelik olarak herkesin takdirini kazanmış özel sayılar çıkarmak Türk dergiciliğinde hiç de hafife alınacak şeyler değildir. Ancak herkes de biliyor ki, bir veya birkaç sayıyla kerameti kendinden menkul işler yapabilirsiniz, sırtınızı bilmem kimlere dayayıp afralı tafralı çıkabilirsiniz; gönlünüzün beğendiklerini, flaş haberlerle kapaklarda allı-pullu satabilirsiniz, sonuç kalıcılık olduğunda; her şeyiyle dünyasından beslendiğiniz millete bir şeyler verip veremediğinizin muhasebesi olursa ne denecektir?
Yahya Kemal; "Mahşer günü Cenab-ı Rabbi'l Alemin; 'Yahya kulum dünyada ne yaptın?" diye sorduğunda 'Şiir yazdım ve huzuruna geldim' diyeceğim" demiş. Eğer kişi yaptığı işten hesaba çekilecekse Yahya Kemal'in yüzünün ak olacağından şüphemiz yok. "Hakkını vermişlik" açısından Hece'nin dergiciliğin yüz akı olduğundan da şüphem yok. Derginin yanında daha özel bir alana hasrettiği Hece Öykü de öyle. Bu dergiyle de her derginin yapması gereken okul olma, sanatkar yetiştirme, Türk hikâyeciliğinin muhasebesini yapma işine soyunmuş görünüyor. Bu dergiye bakanlar, soyunma faslının çoktan geçtiğini göreceklerdir.
Varlığını, kendisini var kılma sebeplerindeki meşruiyete dayandıranların o meşruiyete halel getirmedikçe kaygılanmalarına gerek yoktur. Bir edebiyat dergisi niçin çıkıyorsa Hece onun için çıkmaktadır; ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır; kendisini bir kör kuyuya hapsedip yeldeğirmenleriyle savaşmamaktadır. Gördüğüm kadarıyla hep "nasıl daha iyi olurum"un muhasebesindedir. Bizlerden bu yazıyı istemesi de bunu gösteriyor.
Sonuç; burada beğenisini dile getirdiğimiz hususlarda devam ettiği müddetçe ben dergilerimizin daha nice yüzlü sayılara ulaşacağına inanıyorum.
 
OĞUZ DEMİRALP
 
DERGİSİZ YAZIN OLMAZ, OLAMAZ
 
"Türk yazınında dergicilik üstüne mutlaka birçok çalışma yapılmıştır." diye düşünüyorum. Özellikle akademik çevreler, yazın okutulan bilim yuvaları için gerçek bir inceleme alanı bu. Ancak, Türk yazın dünyasında akademik çalışmalarla somut yazın yaşantısı arasında birbirini besleme ilişkisi bir türlü kurulamadığı için Türk yazın dergileri üzerine yapılmış olduğunu varsaydığımız incelemeler, araştırmalar pek bilinmiyor. Bizim gibi alaylı yazın meraklılarının ellerini attılar mı ulaşabilecekleri kaynak yapıtlar kaç tane?
Oysa çağdaş Türk yazınının tarihini, türümünü dergilere bakmadan tam olarak görmek güçtür. Servet-i Fünun'dan bugünün ayırımcılık yapmamak için adını anmayacağımız dergilerine uzanan canlı bir yazınsal etkinlik alanıdır yazın dergilerimiz. Mehmet Aycı'nın "3binyılda Dergi Tutanakları" başlıklı yazısını okudum geçenlerde. Yazın dergisi alanında yalnızca birkaç kentte değil ülke çapında hala ne denli istekli bir devingenlik olduğunu gösteriyor.
Elbette, ülke nüfusunun pek azını kapsayan, pek azına seslenen bir devingenliktir bu. Ancak yazın dergilerinin gazeteler ya da haftalıklar gibi geniş okur kitlelerince izlenmemesi olağandır, yazınsal sözün doğasının gereğidir. Yazınsal söz, özellikle yazılı söz olduğundan sonra günlük sözden ayrı düşmüştür. Bununla birlikte, ait olduğu dilin, giderek kültürün kendini yenileyip ilerlettiği olmazsa olmaz bir etkinlik haline gelmiştir. Yazınsal sözün yaşama ortamı kitapla sınırlı değildir. Athenaum'suz bir Avrupa yazını, kültürü düşünülemez. Servet-i Fünun'un da bizim yazınsal, anlıksal türümümüzde belirleyici yeri vardır. Dergah, Varlık, Yeni Dergi....Bunları anmadan, bilmeden Türk yazını, giderek kültürü nasıl anlaşılabilir?
Dergi kitaptan ayrı bir alandır. Kitabın tersine birçok yazarı, yapıtı, düşünceyi, duyarlılığı biraraya getirmesiyle her dergi birer yazınsal mikrokosmostur. Kitap yazınsal sözün bireysel düzeyde tamamlanıp bütünleştiği bir andır. Dergiyse yazınsal sözü çeşitliliği içinde ve binbir yazar arasında dolaşım, iletişim halindeyken gösterir. Nice yazınsal akım, devinim dergilerle başlamış, gelişmiştir. Nice dergi yeni fikri olan insanların biraraya gelip kültüre, yazına, topluma konuşma platformu olmuştur. Bunlar kitaplarla yapılmayacak işlerdir.
Yazınsal söz günlük sözden olduğu gibi bugünün medya dili ve kültüründen de ayrımlıdır. Özellikle günümüzde ayrımlı olmak zorundadır. Tekanlamlılığa ve kalıplaşmaya yönelen bugünün medya dilinden yazının sakınması gerekir. Elbette, yalnızca medya dilinden değil, medyanın uzantısı ya da parçası olmaktan da sakınması gerekir. Athenaum döneminden kısa bir süre sonra Goethe gazetelerin "söz" alanında küresel iktidarı ele geçireceklerini öngörmüştü. Bu gelişim, yazınsal sözün kendi özerk alanını yaratmış olduğu Batıdan çok bizim ülkeleri olumsuz etkilemektedir. Yazın eğitim düzeyinin okur sayısına ve niteliğine de yansıyan düşüklüğü, "piyasa" koşulları  gibi etmenler "hava ve heves edebiyatı"nın ötesine geçen çabaları engellemektedir.
Hal böyleyken, yazına gönül vermiş bir avuç insanın başarılı yazın dergileri çıkarıp sürdürebilmeleri kültürümüz adına umut ve övünç vericidir. Görebildiğim kadarıyla Hece de bu dergilerden biridir.
Yazın dergileri çeşitli nedenlerle ortaya çıkarlar. Bu bağlamda gönül ve fikir yakınlığı olan insanların çabalarını birleştirerek dergi çıkarmaları sıkça görülen bir olgudur. Kimi zaman sözkonusu gönül ve fikir yakınlığı yazın alanıyla sınırlı kalmaz, genel olarak dünyaya bakışı, siyasal duruşu da kapsar. Böyle dergileri bekleyen en büyük tehlike dayandıkları dünya görüşünü öne çıkarak, bunun kavgasını yapmak uğruna yazınsal sözün niteliğinden ödün vermeleridir. Hece'nin bu tehlikenin ayırdına varmış ve onu aşmış olduğu anlaşılmaktadır. Özel sayıları, bölümleri, değişik duyarlıklı ve dünya görüşlü yazarlara açılmasıyla Hece'nin yüzüncü sayısına vardığı görülmektedir.Kutlarım. Daha nice yüzsayılara diyelim.
 
 
FERİDUN ANDAÇ
 
EDEBİYAT DERGİLERİ İZ BIRAKMALI
 
Dergilerin edebiyatın laboratuvarı olduğunu düşünürüm. Yazarların yetişmesinde, edebiyatın nabzının tutulmasında dergiler önemli işlev üstlenir. Üstelik bir edebiyat ortamının oluşmasında da etkileyicidir.
Edebiyatımızın  dönemsel gelişmelerine baktığımızda dergilerin hep biçimleyici olduğu gözlenir. Kuşakların ortaya çıkmasında, akımların / yönelimlerin açılıp serpilmesinde etkindirler.
Dergilerin bu denli belirleyiciliği elbette ki yönetimsel anlayışları, içeriklerini belirleyen yazarlar topluluğunun taşıdığı birikimdir.
Geçmişten bugüne uzanan bir köprü olduğunu düşündüğüm Varlık bunun en güzel örneği. Çıktığı dönemlerde etkili olmuş, hatta birer okul olma özelliğini taşımış olan Seçilmiş Hikâyeler , Yeni Ufuklar, Yeni Dergi, Papirüs, Diriliş, Dergâh bu anlamda ilk anabileceğim dergiler.
Dergileri güncelin ötesine taşıyan en önemli yan, belirli bir yazın/kültür anlayışını yansıtan içerik zenginliğidir. Okurun dönüp yeniden yeniden okuyabileceği, yararlanacağı metinlerin yer alması dergiyi yaşanır kılar. Dönemin edebiyat beğenisini/anlayışını yansıtması bir yana, yeni ufuklar açması, yeni yazarların ortaya çıkmasında öncül olması kaçınılmaz.
Salt ürün yayımlayan bir dergi anlayışı yerine, her sayısının baştan sona yayımı üstlenen kadro tarafından biçimlenmesi dergiciliğin olmazsa olmaz ilkesidir.
Bunu belirleyecek olan da, sözünü ettiğim derginin yayın kadrosudur. Bu anlamda edebiyat dergiciliğimiz geçmişte böylesi bir birikimi hep canlı tutmuş, yaşanır kılmıştır. 1980 sonrası edebiyatın alanının daralması dergi okurunu da uzaklaştırmış, yayın dünyasındaki çeşitlilik "dergi" kavramına farklı boyutlar getirmiştir. Bir zaman sonra da iyi edebiyat dergileri alanı terk etmiş, kapanmış, var olanlar ise içeriklerini değiştirmiştir. Bu süreçte "yeni"lerin filiz vermesinden edebiyatı yeniden gündeme getirmek, -ya da şöyle söylemeli- bu gündemi belirleyebilmede etkin olabilmek adına ortaya çıkan dergilerden söz edebiliriz.
1970'lerden bugüne gelen çizgide Milliyet Sanat dergisi, Hürriyet Gösteri 'yi ayrı bir kulvarda değerlendirmek gerekecek. Bugün onuncu yılına erişmeye az bir zamanı kalan Hece dergisi bu alandaki yerini iyi belirlemiş, kulvarını çizerek edebiyat adına yola çıkmış bir dergi. Gündemi edebiyat adına izleyen, yeni ürünlere açık, birikimi kalıcı kılıp geleceğe ulaştırmayı da üstlenen bir anlayışa sahip.
Edebiyat dergiciliğinin taşıyıcı/gündemi elde tutucu/kalıcı olma özelliğini Hece' de buluruz.
Kendi içinden ikinci bir dergiyi, Hece Öykü' yü doğurması, yayıncılığa yönelmesi ise kurumsal olabilmenin işaretlerini vermektedir.
Hece, kişilikli, kimlikli bir dergi. Zaten öyle olmasaydı 100. sayıya erişmesi mümkün değildi.
Kucaklayıcıdır; ama kendi sesini yitirmeden, yazın anlayışını silikleştirmeden; hayata ve dünyaya bakışını günün rüzgârına göre seçmeyen bir dergi.
Ancak bu tür dergiler edebiyata yeni kanallar açıp yeni yazarları ortaya çıkarabilir, okurda kalıcı iz bırakacak bir birikimi var edebilirler.
Sonuçta, HECE, dergiciliğin bir ekip işi olduğunu da günümüze taşımıştır. Geçmişten el almasını bu açıdan kutluyorum. Edebiyat dergisi bir yayın kurumunun sözcüsü, yayın organı değildir.  Bu ayrımı bilerek yoluna devam edebileceği inancımı pekiştiren özel sayılar ise gene kutlanılası bir çaba örneği.
Gelinen aşamadaki deneyimlerden yararlanarak daha soluklu bir yere doğru yönelebileceğini düşünüyorum Hece'nin.
 
CELÂL FEDAİ
 
ARZULU GAYRET VE HECE
 
İnsanlık tarihi, toplumların varlığının tıpkı her insan tekinin varlığı gibi en son edebiyat yani dil alanında bittiğinin resimleriyle doludur. Çünkü ilk o alanda yani dilde, edebiyatta başlamıştır. Dünyanın neresinde esir bir topluluk varsa onların bir edebiyatının hatta bir dilinin olduğu söylenemez. Dünyanın neresinde, dünya hayatının ne demeye geldiğinin uzağında yaşayan bir insan teki varsa, bir insan teki olmanın ne demeye geldiğini bilme imkanını ona verebilecek yegane canlıdan, dilden yoksun kalmıştır. Belki pek çok farklı dili, jargonu, raconu anlıyor olabilir ama dünyada geçirilen zaman dediğimizde, anlağın algısının başat olamayacağı bir alandayızdır. Bizi bu alana sadece dil götürebilir. Ama nasıl?
Haberli olduğum kadarıyla Türk düşünce hayatından ayrı düşünülebilecek Türk şiiri yahut en genel anlamda Türk edebiyatı, nasıl ve nice oluşunun hep önde tutulduğu bir kişiliği arzulayıp durmuştur. Bu bir arketip olarak adlandırılıp dondurulamayacak kadar devinim halindedir ve bu haline uygun algılanmalıdır. Doğrusu başka toplumlarda da buna rastlanır ama Türklerin dünya üzerinde 1700'lerin hemen başından beri süre gelen macerası, kendi yeniden doğuşunu, içinden içine doğduğu topluma da intikal ettirebilecek bir kahramanı beklemekle geçmiştir; ister bilinçli ister bilinçsiz. Bu dediğimiz soyut resmin, bir olgu olarak en somut görüntülendiği alan kuşkusuz edebiyat eserleri olacaktır. Tevfik Fikret'i ve Mehmet Akif'i hemen hatırlamakta fayda varsa da bu iki örnekle yetinmemek gerekir. Zaten bu iki örnek öyle çok verilir olmuştur ki, yukarıda söylediğimiz arketip yaklaşımı gibi zihin tıkayıcı hale çoktan ulaşmıştır. O halde biz de orayı zorlayalım ki açılsın.
Bana öyle geliyor ki Tanzimat'tan sonraki edebiyat dergilerini bu bağlam içinde düşünmek gerekli zihin açıklığını bize verebilir. Servet-i Fünun'un Fikret için anlamı bir hayatiyetin ifadesidir; tıpkı Sebilürreşat'ın Akif için olduğu gibi. Volkan söz gelişi, Derviş Vahdeti için hayatiyet arz etse de bu hayatiyet dil ile siyasette tezahür etmiş, bütünüyle dilde yaşamamıştır. Bir dergi, bir kişiliğin tüm dönüşümünün yankılandığı bir kişiliğe bürünsün istenmiş mi, yoksa kelimenin geldiği kökün yanılgısı içinde itibarî bir biraradalık mı aranmakta? Sorun buradadır. Geçmişten günümüze edebiyat dergilerine konan adların çoğul somut adlar oluşları ne kadar manidarsa bir hareketi ifade ediyor oluşları ayrıca manidardır. Böyle olan dergilerin adlarından geçip eylediklerine gelebilirseniz şunu görürsünüz: Bir kişilik olmak arzusunda birleşmek cehdi gösteren 'arzulular' bir araya gelmişler ama ancak 'arzularında' kişisel olabilmişlerdir. Bu vakıa Halkın Dostları'nı da ifade eder, Gergedan'ı da. Yapmak istedikleri birbirinden bu kadar faklı bu iki dergiden hangisinin bir kişiliği ifade ettiğini sorarsanız, bu kişiliklerden biri Enis Batur diğerininse İsmet Özel olduğunu söyleyebilirim size. Özel, Halkın Dostları'nda ne kadar 'arzulu gayretli' ise Dergâh için de öyledir. Bugün Türklük vurgusunu gereğince ifade edebileceği bir dergi olabilse sanırım gene aynı iştiyakı duyacaktır. Yazı'yı, Oluşum'u, Argos'u, son dönemde Sanat Dünyamız'ı, Kitaplık'ı düşleyip oluşturan Batur'un zihninde de, öyle sanıyorum ki aynı arzulu gayret devinip durmaktadır. Bu iki ismin öncelikle kendilerinde istedikleri dönüşüm (varoluş) arzusunun yanına, yöresine aynı arzuyu duyan başkalarını da koyalım ki hem yeni koyduklarımız hem de öncekiler foillerini bulabilmiş olsun. Cemal Süreya'nın dergiciliğini söz gelişi, Batur'un yanına koyabiliriz. Sezai Karakoç'unki ise İsmet Özel'inkine yakın olabilir. Şimdi şunu sormanın yeridir: Bu isimleri ne kadar çoğaltabiliriz? İsimleri ne kadar çoğaltırsak o kadar çok kişilikten dolayısıyla, varoluş (dönüşüm) için faklı sayıda eğilime ad olan kişilikten söz açmamız gerekecek demektir. İster isimleri çoğaltalım (Adnan Özer, Orhan Kahyaoğlu) istersek özellikle 1980'lerden beri gelişen 'editoryal sorumluluk' kavrayışını açarak yeni dergi adları (Şiir Atı, Sombahar, Ludngirra vs.) sıralayalım, bu kişiliklerde, ya Asım'ın neslinin ya da Haluk'un neslinin faklı etkiler altında şekillenmiş 'arzulu gayretleri' ile karşılaşacağız. Burada geçen ya da geçmeyen isimlerin kendilerinden yayılarak etraflarında oluşturdukları dönüşümün mahiyeti nedir ve önce kendilerinde sonra etraflarında arzuladıkları dönüşüm ne denli, ne şekilde oluşabilmiştir? Sanırım edebiyatımızın ve toplumumuzun içinde bulunduğu bun atmosfer, soruya bir cevap olur. Habis egodan beslenen sanat ve aynı egonun ikiyüzlülüğünden beslenen siyaset, bizi bu gün bir süper güce komşu edebildi. Artık kızlarımız mahalleye yeni taşınan zengin züppeye daha yakından yanaşma imkanı bulacaklar. Yeni bir Sodom ve Gomore için bir Yakup Kadri'mizin olmadığını; olsa ve Kemal Tahir donunda Esir Şehrin İnsanları'nı yazsa bile, romanına acısını monte edecek bir zabitin intihar haberine hiçbir gazetede rastlayamayacağını söylersem, biliyorum ki fazla ileri gittiğim söylenecek. Umarım öyle yapmışımdır. Ben sadece haberli olduğum kadarıyla konuşuyorum. Edebiyatta, dilde yaşamaktan, ölmekten bahis açarken bunu da yapamazsak, gideceğimiz yeri 'ileri ya da geri gitmek' olarak tartışır dururuz.
Hece dergisinin serüveninden de, bu söylediklerim çerçevesinde Sezai Karakoç'un Diriliş'ini ve Nuri Pakdil'in Edebiyat dergisini hatırımda tutmaya çalışarak konuşabilirim sanırım. Bir dergi için yüzüncü sayısını çıkarıyor olmak bir töreyi, bir geleneği de ifade edebilir, bir kişiliği yoğurmayı da. Hece için ilki daha öncelikli oldu sanırım. Hece, edebiyatımızda Ağaç'ın ve Büyük Doğu'nun ilk dönemine denk düşen bir törenin, geleneğinin adı olmaya yakın durmayı arzular gözükmektedir ve dahası yakındır da. 'Yakındır' diyorsam, olgunlaşan meyvenin dibine düşüp çürümeye durması gibi olsun  istemediğimdendir. Vaktiyle iki ayrı düşman yakaya, şimdilerde ise pek çok küçük adacığa dönüşmesi hesaplanan düş ve düşünce dünyamızda, Hece, bu yakınlığı ile bir sorumluluğu yüklenmiş gözüküyor. Az önce söylediğim gibi, bir edebiyat dergisi bir töre ya da bir kişiliği ifade etmelidir. Bunlardan biri yoksa, değil yüzüncü, bininci sayıyı da çıkarıyor olsa maksimalist bir çoğalmadan dem vurulabilir ancak. Geçtiğimiz ay, içinde bulunduğumuz ayın çıkmasına iki gün kala bir sonraki ayın Kitaplık'ını marketlerden alabilmiş olmamızı, maksimalist bunamadan başka bir şey ile açıklayamayız. Hece dergisi, süresinde çıkan bir edebiyat dergisi olarak şu 'süreli yayın' zırvalığına düşmediğine, hazırladığı özel sayılarla Türk edebiyatımızın birikimini ayrı gayrı gözetmeden ifadeye yeltendiğine ve bir dergi, bir de yayınevini doğurduğuna göre, yapmak istedikleri çerçevesinde ele alınmayı çoktan hak etmişti. Bu yeterince yapılmadıysa umarım, bu yüzüncü sayı buna vesile olur.
 
 
EMİN ÖZDEMİR
 
 
DERGİLERİN İŞLEVİ VE HECE
               
Dergilerden söz edilirken sık sık yinelenen bir söz vardır: " Yazının nabzı dergilerde atar." Kalıplaşmış  gibi gözükse de  doğruluğu yadsınamaz bu sözün. Yayın dünyasına ayak basan, o dünyanın havasını solumaya başlayan her yeni dergi, soluduğu havaya yeni bir şeyler katma  yönelimi, yönsemesi  içindedir. Bu yönelimi eyleme dönüştürecek amaçlar belirler kendine.  Belirlediği amaçlar doğrultusunda  sürdürür  varlığını.
Hangi amaçla çıkıyor yayın yaşamına yeni başlayan dergiler?  İlk sayılarında yer alan çıkış ve yayımlanış gerçeklerini içeren yazılara şöyle bir bakılırsa genellikle  iki ana amacın öne çıktığı görülür. Birincisi, yazın ve düşün dünyamıza egemen olan çizgi içinde yer alma, bu çizgiyi açma, geliştirme, insanımızın duygu ve düşün evrenini genişletme çabası. Bu çabayı sürdürenler,  yadsıyıcı bir tutum takınmazlar. Kendilerinden öncekilere karşı değillerdir, onların  izine basarak yürürler; ancak o izi kendilerince genişletmeyi, büyütmeyi düşünürler.
İkincisine gelince, yazın ve düşün yaşamını yönlendiren baskın  havaya karşı çıkan, onu  değiştirmek isteyenlerdir.Denebilir ki bunların düşünsel ve yazınsal kan grupları , kendinden öncekilerle uyuşmaz. Bu nedenle ürünsel ve düşünsel düzlemde savaşımcı  bir tutum takınırlar. Takındıkları tutumu, hangi nitemle nitelendirirlerse nitelendirsinler,hangi akımın sözcüsü olduklarını söylerlerse söylesinler,  temelde   "muhalif" bir doğrultuları vardır.
Doğrultuları hangi yönde olursa olsun,  yazın ve düşün yaşamımızın kan dolaşımını sağlayan ana damarlar olarak da adlandırabiliriz dergileri.Kuşkusuz her dergiyi değil. Kişisel heveslerin ürünü olarak birkaç sayı çıkmış, hiçbir iz bırakmadan silinip gitmiş dergiler için böyle bir şey söylenemez  Bunların büyük bir bölümü unutulup gitmiştir bugün, daha doğrusu dergiler gömütlüğünün malı olmuştur.
Oysa kimi dergilerimiz, bugün yayın yaşamını sürdürmeseler bile, yayımlandığı günlerde yazın ve düşün yaşamımızda bir iz bırakmıştır. Biraz açayım bunu. Ne yapmışlardır bu dergiler? Neyi gerçekleştirmeye çalışmışlardır?  Ayrıntılara yönelmeden özetleyici bir söylemle belirteyim. Öncelikle, anlayış, beğeni ve duyarlık düzleminde yeni  bir ortam yaratma yönelimi içinde olmuşlardır. Bunun yanı sıra  alılmama algılama ve kavrama açısından  " yeni donanımlı  okur yetiştirme" işini de  üstlenmişlerdir.  Hemen  söylemeliyim, dergilerin baş işlevlerinden biri budur bence: Kendi okurunu yetiştirme, onu okurluk donanımı yönünden besleyip geliştirme.
Yazın ve düşün yaşamımızda iz bırakan dergilerin bir başka özelliği de şu olmuştur: Geleneksel ürünlerin sınırını aşan yeni yaratılara kapılarını açık tutma; yeniliklerin laboratuarı olma.  Bu bağlamda yazınsal ve düşünsel gelişimimizde  dergilerin büyük payı vardır. Nitekim bugün yazın haritamızın değişik bölgelerinde  adlarını yaşatanların  büyük bir bölümü, unutmamak gerekir ki ilk kanat alıştırmalarını  dergilerde yapmışlardır.Bu yönleriyle yazınsal  gelişimimizin kavşakları, durakları olmuşlardır.
Hangileri mi? Elbette bunların tümünü burada sayıp dökemem. Yine de bıraktığı etki ve işlevsellik yönünden  kimi adları anmakla yetineyim. Anacağım adların başında  yayımını 54 yıl  sürdüren,  2464 sayı çıkan Servet-i Fünun gelir. Onun ardından da Varlık, Yeni Adam, Türk Dili,Ağaç, Kalem,oluş Soyut,  İnsan, İstanbul, Ataç, Yücel, Dost, Papirüs, Yeni Dergi, Yücel adlarını sıralayabilirim.
İlk ağızda aklıma gelen bu adlar arasında  Hece de yer alır mı?  Alır elbette. Okur sayısının iyiden iyiye azaldığı, insanımızın sulu, sıfatüstü düzeysiz televizyon dizilerince tutsak alındığı, beğenilerinin yozlaştırılıp kirletildiği  bir dönemde  9 yıl  ayakta durabilmek, 100. sayıya ulaşmak  az şey değildir. Doğrusu umut kırıcı , çorak bir  ortamda  bıkkınlığa, yorgunluğa  düşmeden  bunu başarabilmenin hiç de kolay bir iş olmadığını düşünüyorum. Bu,   Hececilerin, hem  yaptıkları işe olan inançlarının hem de derginin kurumlaşma yolunda oluşunun  bir göstergesidir bence. Böyle değerlendiriyorum.
Peki, nasıl bir dergidir Hece? Derginin kimlik kumaşı nasıl bir tezgâhta dokunmuştur?  Hemen belirtmeliyim ki  öznelliği içinde barındıran sorulardır bunlar. Verilecek yanıtlar,  kişiden kişiye değişir,bunun için de  tartışılabilirlik içerir .
Önce  tartışılmayacak yönünü söyleyeyim: Tek boyutlu bir dergi değildir Hece. Sayfalarını hem  şiir, öykü,deneme gibi  yazınsal ürünlere hem de yazınsal ve düşünsel sorunları tartışmaya yönelen yazılara  açık tutuyor. Bu da  yazar ve okur yetiştirme açısından  önemli bir işlev. Birçok yazar, ozan adayı onun sayfalarında  deneyim kazanıyor. Bunun gibi kendi okurunu da kendi yaratıyor.
Derginin doğrultusuna, izlediği çizgiye gelince,  bana göre bir yüzü geçmişe dönük. Geçmişe dönüklüğü,  günümüze ve yarına  kapalılık anlamında kullanmıyorum.Ancak bu yönünün daha baskın olduğunu belirtmek istiyorum.Onun bu yanına   bakanlar, düşünsel bağlamda  konumlandığı ya da odaklandığı  yeri   " sağcı" nitemiyle nitelendirebilirler. Ancak bağnazlığı dışlayan bir sağcılıktır bu.  Çoğulcu yaklaşımlara, bakış açılarına  kapalı değil. Öyle ki soruların, sorunların tartışıldığı, sorgulandığı  kimi konularda düşünsel yönden ayrı yakalarda bulunan adların Hece'nin sayfalarında  yan yana geldiğini görüyoruz.  Derginin başat ve belirleyici özelliklerinde biri bu.
Bir  ikinci ayırıcı, belirleyici   özelliği de yazınsal ve düşünsel konularda  "birikim oluşturma" çabası içinde oluşudur. Derginin geçmişe dönük yönelim ve yönsemesinde bir ölçüde bunun da payı vardır. Burada Hece'nin yayımladığı özel sayıları ayrı ayrı değerlendirecek değilim. Bunlara dayalı olarak oluşturulan kaynakçaların yazın ve düşün yaşamımız açısından çok önemli olduğunu vurgulamalıyım.. Kıyıda köşede kalmış kaynakları derleyip bir araya  getirme, bunları kalıcı  kılma sabır isteyen zor bir iştir. Böylesine zor bir işe soyunmayı göze alıyor Hece.
Sözümü şöyle bağlayayım : Hece'nin yayımladığı yazınsal ürünlerden  yarına neler kalır, neler kalmaz? Onun sayfalarında görünen adlardan hangileri yazın sözlüğümüzün kapağını aralayıp  içeri  girer ya da giremez?  Yanıtlanası sorular değildir bunlar. Ama şunu rahatça söyleyebilirim: ?Birikim oluşturma ve birikimden yararlanma yönelimi?yle Hece kendini anımsatacak, yaşar kılacak bir dergidir.
 
 
ŞABAN SAĞLIK
 
"HECE" BİR OKULDUR
 
Edebiyat dergileri, sanatın/edebiyatın sivil boyutunun en önemli kurumlarıdır. Dergi ile "sivillik" kavramını özellikle bir arada zikrediyoruz; çünkü, bir başka açıdan bakıldığında, edebiyat dergileri özgür düşüncenin üretim ve yayılma merkezi anlamına gelmektedir.
Edebiyat, bir dil sanatı olarak belirli bir dili (millî dili) gerektirdiğinden, edebiyat dergileri, doğal olarak ait olduğu milletin dilinin de  pratik bir kullanım alanını meydana getirirler. İşin içine dil girince ister istemez kültürden de söz etmek gerekmektedir. Bu açıdan da edebiyat dergileri birer kültürel kayıt cihazı gibi işlev görmektedir. Yani kültürel hayatın akışının belirli kesitleri, edebiyat dergileri aracılığı ile yarınlara taşınabilir bir konuma gelmektedir.
Daha da artırabileceğimiz bu ve benzer nitelikleri, bir edebiyat dergisinin "olmazsa olmazları" olarak görmek mümkündür. Burada, yukarıda vurguladığımız nitelikleri bir kere daha sıralayalım: Sivillik, özgür düşünce, dilin kullanım alanı, kültür taşıyıcısı... Başta şair ve yazarlar olmak üzere bu nitelikleri içselleştiren kişiler, bir "ortak payda"da buluşurcasına belirli bir dergi çıkarırlar; böylece dergi doğmuş olur. Kadrosu güçlü olursa dergi uzun ömürlü olur; ses getirir; en önemlisi bir okul gibi "şahsiyet" yetiştirir.
Edebiyatımızda bu nitelikleri taşıyan bir çok dergi vardır. Buna şu iki dergiyi örnek verebiliriz. Biri Servet-i Fünun (1896), diğeri ise Varlık'tır. Servet-i Fünun, öylesine büyük bir öneme sahiptir ki, modern Türk edebiyatının bir periyodu (Servet-i Fünun Devri Edebiyatı) bu derginin adıyla anılmaktadır. Cumhuriyet'ten sonra da Servet-i Fünun/Uyanış adıyla yayın hayatına devam eden bu dergi, edebiyatımıza çok önemli şahsiyetler kazandırmıştır. İlk sayısı 1933 yılında çıkan Varlık dergisi de halen (2005) yayın hayatını sürdüren bir dergi olarak, modern Türk edebiyatında kendine yer edinmiştir. Varlık dergisi ayrıca daha sonra kurduğu Varlık Yayınları aracılığı ile de kütüphanelerimize pek çok nitelikli kitap kazandırmıştır.
Günümüzde yayın hayatını sürdüren bu nitelikte daha bir çok saygın dergi vardır. Ancak bunlar arasında  yayın hayatına 1997 yılında giren Hece dergisi farklı bir konumda görülüyor. Yukarıda ideal bir edebiyat dergisi için sıraladığımız nitelikleri taşımasının yanında, Hece'nin dergicilik anlayışına getirdiği bazı artı değerler de dikkat çekmektedir. Bu artı değerleri de dikkate alarak Hece'ye biraz daha yakından baktığımızda şunları söylemek mümkündür:
Hece, öncelikle bir edebiyat dergisidir. Edebiyatı bütüncül bir fenomen olarak gördüğü içindir ki, kalitesinden şüphe duyulmayacak yeni şiirler ve öyküler, edebiyat kuramıyla ilgili orijinal yazılar; şiir, öykü ve roman üzerine yazılan nitelikli akademik yazılar; yine bu alanlarla ilgili olarak yapılan başarılı tercümeler ve yayınlanan en yeni kitaplar hakkında yazılan tanıtım yazıları, derginin her sayısında okur karşısına çıkmaktadır. Böylece Hece, edebiyatı bütün alt alanlarıyla birlikte kapsamakta ve sürekli gündemde tutmayı başarmaktadır.
Hece'yi edebiyat gündemimize taşıyan bir diğer özellik, özel sayılardır. Yılın ilk ayında edebiyatımızın önemli bir şahsiyeti üzerine çıkarılan özel sayılar, nitelikli ve güvenilir bir başvuru kaynağı olarak bütün edebiyatseverlerin kütüphanesine girmiştir. Yılın ikinci yarısında ise edebiyatın alt alanları konusunda çıkarılan özel sayılar edebiyat dünyamızda büyük bir ilgiye mahzar olmuşlardır. Bu yönüyle Hece, neredeyse özel sayılarla anılır olmuştur.
Hece, özel sayılar dışında kalan hemen her sayısında düzenlediği "dosya"larla da gündem oluşturmaktadır. Edebiyat dünyamızda tartışılan veya gündemde olan kişi ve olaylara Hece'nin dosyaları adeta son noktayı koymaktadır.
Hece dergisi, son zamanlarda çıkardığı ikinci bir dergiyle de yukarıda sıraladığımız başarılarına bir yenisini daha eklemiştir. İki ayda bir yayınlanan Hece/Öykü dergisi, her bir sayısında, son yıllarda büyük bir atılım gerçekleştiren Türk öykücülüğünün her bir karesini kaydedercesine, öykümüzün serüvenini izlemektedir. Görülen o ki, Hece/Öykü dergileri Türk öykücülüğünün arşivini (kütüphanesini) oluşturmaya adaydır.
Hece dergisinin bir önemli hizmeti de, Hece Yayınları'nı kurmasıdır. Edebiyatımızın bütün alt alanlarıyla ilgili itina ile seçilmiş kitaplar gün geçmiyor ki, Hece Yayınları arasında çıkmasın.
Büyük oluşumların arka planında kuvvetli referanslar vardır. Kaynak ya da köken (gelenek de diyebiliriz) zayıfsa, ortaya konan olgu da zayıftır. Hece dergisi bu yönden de sağlam bir zemine yaslanır. Nurettin Topçu'nun Hareket'i, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su, Sezai Karakoç'un Diriliş'i, Nuri Pakdil ve ekibinin Edebiyat ve Mavera'sı gibi yakın geçmişimizin ekol dergilerinin havasını, tınısını ve meselelerini Hece'de güncellenmiş olarak bulmak mümkündür.
Geleneksel Türk dergiciliğinde şöyle bir anlayış vardır: Dergi herhangi bir merkezde (genellikle büyük bir kentte) yayınlanır. Bu merkezde oturan ya da burayla bir şekilde ilişkisi olan büyükler (üstadlar) söz konusu dergide hep yazarlar ve böylece belirli bir "kanon" oluştururlar. Hemen her sayısında aynı imzaların yer aldığı bu dergiler, bir şekilde taşraya da ulaştırılır. Taşrada yaşamak zorunda kalan edebiyat sevdalısı gençler bu dergilere büyük bir iştiyakla sarılırlar ve okurlar. Bu gençler arasında mutlaka yazma tutkusuna sahip "birileri" çıkar. Amatörce yazan bu "birileri" de ara sıra benimsediği dergide yazısının yayınlanmasını ister. Bu iştiyakla yazdıkları yazılarını dergiye gönderirler. O gençler ister ki, kendi yazdıkları da abonesi oldukları dergide yayınlansın. Ancak bu mümkün değildir. Çünkü kanon buna müsaade etmez. Kanon taşraya adeta şunu söyler: "Yazmak sizin işiniz değil bizim işimizdir. Siz hem kim oluyorsunuz da yazıyorsunuz? Biz yazarız siz okursunuz. Siz bize yazı değil "abone çeki" gönderin?" Evet, yıllarca merkezdeki dergiler taşradan yazı değil abone çeki istemişlerdir. Hece, bu kanonu yıkarak taşradan "yazı" isteyen ilk dergidir. Dergiciliği "abone meselesi" olmaktan çıkarıp bir "yazı meselesi" olarak gören bu özelliği Hece'nin Türk dergiciliğine getirdiği çok önemli bir yeniliktir; dolayısıyla bir artı değerdir.
Hece'nin edebiyatımıza kazandırdığı bir diğer artı değer ise, kısır ideolojik saplantıları değil, nitelikli edebiyatı ortak payda olarak seçmesidir. Bu anlamda Hece'nin her bir sayısında (özellikle özel sayılarda), günümüz Türk edebiyatının en değerli simaları bir arada görülmektedir. İdeolojik tercihleri ve sanat görüşleri birbirinden çok farklı, ama nitelikli ve samimi çalışmalarıyla Hece ortak paydasında buluşan bu değerli isimler, Hece dergisinin hemen her samimi çevrede saygınlığını artırmaktadır.
Sıraladığımız bu özellikler, bir edebiyat dergisinde hemen her samimi okurun görmek istediği niteliklerdir. Hece bu özellikleri taşıdığı içindir ki, günden güne büyümektedir ve 100. sayısına ulaşmıştır. Henüz sekiz yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen, kısa zamanda Türk edebiyatına önemli isimler, kütüphanelerimize de her biri birer başvuru kaynağı olacak nitelikte kitaplar kazandıran Hece, bütün bu özellikleri ile adeta bir okuldur. Mevcut durumuna bakarak şunu söyleyebiliriz ki Hece, bir okul olarak daha pek çok mezun verecektir.
 
 
VEYSEL ÇOLAK
 
DERGİLER, DÜŞÜNCELER, SONRALAR...
 
Dergiler, hiçbir zaman, nedensiz çıkmaz. Düşünsel, etik, estetik bir boşluk bulunduğunda; bunun giderilmesini isteyen özneler de varsa, bir derginin yayımlanması  kaçınılmaz gibidir. Öte yandan, yeni bir insan tipi oluşturmak için de aynı yola çıkılabilir. Buradan bakıldığında, bir dergiyi var edenler, onun yok olmasına da neden olabilirler. Bu nedenle, çoğu kez bir yalnızlık biçimini aşmak için bir olanak gibi görünen dergiler, çoğu kez acıtıcı bir yalnızlık biçimini de getirebilir. Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde hep öyle olmuştur. Bizim dergiciliğimiz bu açıdan bir 'kırgınlıklar galası'dır. Örnek olsun diye şu dergilere bakılabilir:
Aile,   (Nisan 1947 - Kasım 1952), Şairler: Ahmet Hamdi Tanpınar, Y. Kemal, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Oktay Rifat, Orhan Veli, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Attila İlhan..., Beraber,  (1 Eylül 1952 - 1 ocak 1953), Sosyalist gerçekçilerin çıkarttığı bir dergi. Davalar, baskılar nedeniyle kapandı.  Şairleri: A. Kadir, Cahit Irgat, Ömer Faruk Toprak, Sabri Soran, Ahmet Arif, Şükran Kurdakul... Beş Sanat, Nisan 1950 - Mart 1953) Şairleri: Sabahattin Kudret Aksal, Şinasi Özdenoğlu, Salah Birsel, Metin Eloğlu, Celâl Sılay, Halil İbrahim Bahar (İlk şiirleriyle)... Doğu - Batı, (1 Ağustos 1952 - Nisan 1956), Şairleri: Celâl Sılay, Asaf Halet Çelebi, Sabahattin Kudret Aksal... Güney,  (1 Nisan 1954 - Mayıs 1955), Şairleri: Ümit Yaşar Oğuzcan, Metin Eloğlu, Halim Uğurlu, Orhon Murat Arıburnu, Halil Kocagöz... şairlerin yazdığı bu derginin sonraki yıllarda çıkması yeniden sağlanacaktır. Hisar,  (10 Ocak 1948 - Haziran 1956), Şairleri: İlhan Geçer, M. Necati Karaer, Feyzi Halıcı, Ümit Yaşar Oğuzcan, Bekir Sıtkı Erdoğan, O. Seyfi Orhon,  H. Nusret Zorlutuna, Ahmet Muhip Dıranas, Arif Nihat Asya, Cahit Külebi, Ziya Osman Saba, Selahattin Batu, Behçet Kemal Çağlar, Halit Fahri Ozansoy, Şinasi Özdenoğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sezai Karakoç ve ilk şiirleriyle Gülten Akın... Kaynak, (10 Ocak 1948-Haziran 1956), Şairleri: Behçet Necatigil, Ceyhun Atuf Kansu, Nahit Ulvi Akgün, (özel bölüm olarak) ; Osman Atila, İ. Zeki Burdurlu, Ercümet Uçarı, Özdemir Asaf, Ayhan Hünalp, Ümit Yaşar Oğuzcan; sonraları Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Attila İlhan, Ömer Faruk Toprak, Turgut Uyar, Edip Cansever, Berin Taşan, Nevzat Üstün... Küçük Dergi, (Nisan 1952 - Ağustos 1952), Şairleri: Sabahattin Kudret Aksal, Başaran, O.Murat Ariburnu, İ. Zeki Burdurlu, Kamuran Yüce, Tahsin Yücel, İlhan Berk, Nevzat Üstün, Sanullah Arısoy, Attila İlhan... Küçük Dergi,  (Ekim 1952 - Nisan 1953), Şairleri: Ahmet Hamdi Tanpınar, Kamuran Yüce, Özdemir Asaf, Hilmi Yavuz, Attila İlhan... Mavi,  (1 Kasım 1952 - Nisan 1956), Şairleri: Ömer Faruk Toprak, Suat Taşer, Ahmet Oktay, Tahsin Yücel, Yılmaz Gruda, Ece Ayhan, Attila İlhan... Nokta, (15 Ocak 195-15 Kasım 1991), Şairleri: Ö. Edip Cansever, Nevzat Üstün, Salah Birsel, Behçet Necatigil... Seçilmiş Hikayeler Dergisi, (1 Ekim 1947 - Temmuz 1957), Şairleri: Cahit Sıtkı Tarancı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan, Celal Vardır, Suat Taşer, Mehmet Kemal, Cahit Külebi, Salah Birsel, Behçet Necatigil, Fethi Giray, İlhan Berk, Metin Eloğlu, Can Yücel, Ahmet Arif... Türk Dili (1951  - ) Şairleri: Behçet Kemal Çağlar, Cahit Külebi, Salah Birsel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Cahit Sıtkı Tarancı, Selahattin Batu, Ceyhun Atuf Kansu, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Gülten Akın, Nevzat Üstün, Ali Püsküllüoğlu... Türk Düşüncesi, (1 Aralık 1952 - 1 Nisan 1960), Şairleri: Behçet Kemal Çağlar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Osman Attila... Ufuklar (1 Şubat 1952 - Eylül 1953) Şairleri: Başaran, Attila İlhan, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Kâmuran S. Yüce, İ. Zeki Burdurlu... Varlık (15 Temmuz 1933 - ) 1950 - 1955 arasında yazan şairler: Sabri Esat Siyavuşgil, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Sabahattin Kudret Aksal, Berin Taşan,Ceyhun Atuf Kansu, Attila İlhan, Başaran, Tahsin Yüce, Gülten Akın... Yenilik, (15 Aralık 1952 - Aralık 1957) Şairleri: Behçet Necatigil, Cahit Külebi, O. Murat Arıburnu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, Salah Birsel, Necati Cumalı, Sabahattin Kudret Aksal, Cahit Irgat, Ö. Edip Cansever. Ercümend Behzat Lav, Kâmuran S. Yüce, Özdemir Asaf, Selahattin Batu, İ. Zeki Burdurlu, Turgut Uyar, Kemal Özer, Nevzat Üstün, Ercümet Uçarı... Yeryüzü, (15 Eylül 1951 - 15 Mart 1952)
Şairleri: A. Kadir, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Ahmet Arif, İlhan Berk, Şüran Kurdakul, Arif Damar (Barikat), Mehmet Kemal, Sabri Altınel...
Bu dergiler bir sanat anlayışını yaygılaştırmak, benimsetmek ve yaşanır kılmak için yola koyulmuşlar. Estetik olanla, ideolojik olanı birbirine yedirmeyi amaçlayanlar da olmuş doğal olarak. İktidarlarla çarpışa çarpışa var olmayı sürdürenler de olmuş aralarında. Bunların dışında bir sanat akımını yerleştirmek için  çırpınanlar da olmuş. Yedi Meş'ale'yi düşünün. Ya da Servet-i Fûnun'u geçirin usunuzdan. Aynı adı taşıyan gruplardı bu dergilerin yayımcıları. Yeni Gerçek dergisi toplumcu sanatın çıkış aradığı bir ortamdı. Adı konmasa da, Pazar Postası ikinci Yeni'nin biricik iletişim organıydı. Broy, Yenibütüncü Şiir'in açılımlarını getirdiği bir şiir dergisiydi. Batıda da aynı paralellikte bir işlerlik göstermiştir dergicilik. Örneğin Sürrealizm akımı çıkartılan dergilerle ulusal ve evrensel bör boyut kazanmıştır. Dadaizm'in yadsıdı ve yıktığı insan tipi yerine, yeni insanı yaratmak için işe koyulmuştu sürrealizm. Manifestosu olmasa da, Hece dergisini de öyle görüyorum ben. Geniş zamana yayılmış biçimde, için için bir manifestoyu oluşturuyor gibi. Yeni bir insan, yeni bir sanat önermenin hazırlığını yapar gibi. Gelecek zamanlarda, biriktirdiklerini biçimleme hazırlığı gibi de görülebilir. Deforme olmuş insan tipini onarma çabası da var bunun içerisinde. Bu bağlamlarda bakıldığında Hece, düşlenileni gerçekleştirmek için hazırlanıyor denilebilir. Her sayısında sanatçılara ilişkin hazırlanan dosyalar çıkartılan özel sayılarla, özenilecek bir arşiv oluşturuluyor. Bütün bunlar yapılırken, kırıcı olmadan sanat anlayışlarını da yüzleştirmiş oluyor. Yok saymıyor hiçbir şeyi. Ulusal kültürün bütününü üstleniyor. Doğal ayıklanmadan yana görünür. Bu tutumda diyalektik bir yaklaşım da işletiliyor elbette. Sanat alanında başka biçimde, başka biçimlerin de olabileceğini vurguluyor durmadan. Bunda başarılı da oluyor.Tutucu (sekter) olmayışı, daha canlı kılıyor Hece'yi. En önemlisi, tartışmaktan, herkesin bildiğini getirmesi koşuluyla, ortaklaşa düşünmeyi anlıyor olması. Bu, Hece'nin kendini hoş görülü bir taraf kılıyor. Kendi tarafında, kendi rengini üreten bir anlayışla. Başarılı olan bu derginin, daha da başarılı olacağı kesin. Yakın gelecekti, edebiyatla ilgili yazıların dip notlarında hep olacağa benziyor. Önemlidir bu. Kalıcılıktır.
Nice yüzüncü Heceler'e diyorum, içtenlikle.
 
TURAN KARATAŞ
 
HECE 100 YAŞINDA
 
Hangi periyotlarla çıkarsa çıksın, bir mevkutenin her sayısı bir yaş sayılabileciğine göre, yukarıdaki başlık, eksik-fazla hele yanlış hiç değildir. Hece dergisi, yüz sayılık serüveninde/yaşamında yüz yıllık işlerin üstesinden geldi desem abartmış mı olurum. Sene hesabıyla yaşı yetmişe, seksene ulaşan dergilerimiz de oldu/var. Geride bıraktıkları sayılara bakınca, Hece'nin yüz sayılık koleksiyonunda yapılanların bu dergilerce yapılamadığını pekalâ görebiliriz.
Hece dergisi, bildiğim kadarıyla herhangi bir şirkete, holdinge, benzer bir kurum ve kuruluşa yaslanmadan, bir yerden maddi destek almadan yaptı bütün yapabildiklerini. Her biri kendi alanında vazgeçilmez kaynak olmaya namzet özel sayılar (öykü, şiir, roman, eleştiri) çıkardı. Ele alınan türlerin edebiyatımızdaki bütün macerası, temsilcileri, iyi örnekleri ve sicilleri yeniden gözden geçirildi, şimdiye kadar eksik bırakılanlar/yapıl(a)mayanlar kayıtlara eklendi.
Değerleri birtakım sebeplerle, şöyle ya da böyle, gereği gibi anlaşılmamış, anlatılmamış; itibarları, kariyerleri, düşünce ve sanat alanında yapıp ettikleri her yönüyle kayıtlara geçmemiş sanat-edebiyat öncülerine (Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Necip Fazıl) anıt sayılar adayarak vefabilirlik örneği sergiledi Hece. Bunlara eklenebilecek dosyalarla yaşayan edebiyat adamlarını, bilhassa şairleri gündeme getirdi, eserlerini tartışmaya açtı.
Hece dergisi, bütün bu sıraladıklarımı yaparken bir gruplaşma, hizipleşme bağnazlığına düşmedi. Farklı kesimlerden işin uzmanı/erbabı olanlara söz vermeye öncelik tanıdı. Bizden sizden ayrımına sapmadı. Ayrımcılık yapmadı. Yapamazdı çünkü sanatın gücünü ve estetik bir olgu olduğunu biliyordu. Bu bilinçle yüz ayda yüz yaşına geldi Hece.
Hece'nin alkışlanacak bir yönü de her ay aksamadan çıkması, onca dergide görülmeyen bir düzenlilikle her ayın ilk gününde okuruna ulaşmasıdır. Kendisini bekleyenleri üzmedi dergi, merakta bırakmadı. Onlarca yılda kurulamayacak bir geleneği yerleştirdi. Her ayın birinci günü vitrinde olmak, okunmaya hazır bulunmak başarısını gösterdi. İyi mi oldu kötü mü, bilmem ama, kurumsallaştı Hece.
Bunca güzelliklerin, alkışa değer yapıp edilenin yanında kusurları da yok muydu Hece'mizin. Kanaatimce, derginini kusurlarından biri giderek kendini az okunur bir keyfiyete teslim etmesiydi. Sekiz punto yazıyla lebaleb doldurulmuş yüzlerce sayfanın öyle bir çırpıda, bir ayda, bir sonraki sayı gelmeden okunup hazmedilmesi/ hatmedilmesi kolay değildi. Her sayıda birkaç yazı okumak kâfidir kavline itibar edenler, bu durumdan şikayetçi olmayabilirler. Benim gibi dergisini okumak isteyen fakat bunu arz ettiğim gerekçeyle gerçekleştiremeyen okurların durumdan bizar olduklarını biliyorum.
Hece'nin önemli bir zaafiyeti de, bir yetiştirme merkezi, bir okul olma yolunda nihaî amaca ulaşamamasıdır. Bizzat derginin yetiştirip edebiyatımıza armağan ettiği bir şair, öykücü, denemeci ya da eleştirmen olmadı. Hep başka yerlerde isbat-ı vücut edenler ve/ya kimi akademisyenler göründü dergide. Yani fidanlık değil görkemli, yemiş vermeye durmuş ağaçların mahfili/meskeni oldu dergi.
Belki çağın gidişatı da mani oldu ama bir Hece kadrosundan yani "Hececiler" diye bir topluluktan söz etmek güç görünüyor. Belki bir çekirdek kadro, değişmez süvariler var: Hüseyin Su, Ömer Lekesiz, Hasan Aycın, bir süredir Cahit Koytak, Mustafa Aydoğan... Sanki, dergi şöhretlere itibar etti diyesim geliyor. Altyapıdan yetiştirmek yerine dış transferlere rağbet etmek  gibi bir şey. Çağın modası bu !..
Sözüm kâle alınır mı bilemem, bana kalsa, her ay altmış yetmiş sayfayı geçmeyen bir dergi olsun isterdim Hece. Her sayısında üçten beşten fazla şiire yer vermeyen. Her ay bir dosyayla çıkmak yerine arada bir dosya yapıp özlenir olan, nicelik yerine nitelik'i daha çok önemseyen, amatör ruhu bir şekilde yedeğinde tutan bir profesyonelliğe meyleden bir dergi. Bir temenni de şu, deneme, anı gibi çabuk/kolay okunan, farklı okuyucu kümelerinin ilgisini çekebilen yazılara da yer verilebilen bir Hece.
 
NECATİ MERT
 
DERGİ GEÇMİŞİMİZ VE "HECE" DERGİSİ
 
Şükran Kurdakul'un tespitidir: "Edebiyat dergilerinin tarihi, bir bakıma edebiyatımızın yenileşme aşamalarının tarihidir."1 Sanırım, yanı sıra, toplumsal ve siyasal düşünce dönüşümlerinin de.
"Servet-i Fünun" sadece ilk değil, aynı zamanda en yüksek sayıya da ulaşmış bir dergi. Tam 54 yıl (1891-1944) çıkıyor. Ve 2454 sayı. Derginin adıyla bilinen ve temsilcileri Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Halit Ziya... olan edebiyat burada doğuyor. Dili ağır ve yapay. Halktan kopuk. Eğilimi modern. Batıcı. O kadar ki Ahmet Mithat, o meşhur "Dekadanlar" makalesini bunlar için yazıyor.
"Genç Kalemler" (1911-12) Milli Edebiyat akımının dergisi. Öncü isimleri Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp. Cumhuriyet'ten sonra "sadelik" olarak devam edecek "Yeni Lisan" akımının çerçevesi bu dergide çizilir. Milli davalar, ilk kez edebiyatın davası olur. Aynı dönemin yine milliyetçi iki dergisi daha var: "Türk Derneği", "Türk Yurdu".
Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Cumhuriyet'i izleyen yıllarda çıkan dergilerin başlıcaları şöyle: "Dergâh" (1921-23), "Aydınlık" (1921-25), "Milli Mecmua" (1924-28), "Resimli Ay" (1924-30), "Hayat" (1926-29), "Fikirler" (1927-50). Bunlardan "Dergâh" ve "Hayat" dönemin soldan ve sağdan bellibaşlı yazar ve şairlerine yer veren dergiler. Lakin iktidarla sorunları olmuyor. "Resimli Ay" ise Nâzım'ın "Putları Yıkıyoruz" başlıklı yazılarının yayımlandığı dergi.
Peşlerinden gelen kayda değer dergi, "Ülkü" (1933-49). Önce M. Fuat Köprülü, daha sonra Fevziye Abdullah Tansel ve Bedrettin Tuncel yönetimlerinde çıkıyor. Rejim dergisi olup başlangıçta araştırma, sonraki dönemlerde ise folklor ağırlıklı.
"Ülkü"yle aynı yılda, 1933'te ilk sayısı yayımlanan ve yayımını 72 yıldır -muammer olsun- sürdürüp 1171. sayısına ulaşan "Varlık" yeni edebiyatçılara ve düşüncelere her zaman açık olmasına ve özellikle kurucusu Yaşar Nabi'den sonra daha da serbestlik göstermesine rağmen "Atatürk ilke ve inkılapları" çizgisinde bir dergi olarak bilindi.
"Yücel" üç ayrı dönemde çıkmış bir dergi. İlki 1935'den 1945'e kadar sürüyor. 145 sayı. Daha sonra, biri 1950'de, diğeri 1955'te olmak üzere, ama ömürsüz iki kez daha çıkıyor. Derginin kimliğini Orhan Burian'ın ve Vedat Günyol'un yazıları belirliyor daha çok. Bu da, Hümanizm'den beslenen ve daha sonra "Mavicilik" diye popülerleşecek olan Anadoluculuktur.
Necip Fazıl'ın dergisi "Ağaç" (1936) 17 sayı çıkabilmiş bir dergidir; lakin "idealist felsefeye bağlı görünmesine karşın, sayfalarında yeni edebiyatın değişik eğilimlerine yer veren?2 kimliğiyle dikkat çeker. 
"Yeni Edebiyat"ın (1940-41) başında Reşat Fuat Baraner ile eşi yazar Suat Derviş vardır. Dergi toplumcu gerçekçi edebiyatın hem ürünlerine yer verir hem de estetik sorunlarına el atar.
"Yurt ve Dünya" (1941-44) ve "Yürüyüş" (1941-43) dergileri de toplumcu gerçekçi doğrultuda dergiler. "Yurt ve Dünya" sosyoloji, tarih ve ekonomi ağırlıklı. Edebiyat bunların yanı sıra var. "Yürüyüş" ise tam bir edebiyat dergisi.
"Büyük Doğu"da (1943-44) ağırlık, başlangıçta edebiyattadır. Öyle ki görüşçe Necip Fazıl'a yakın olmayanların ürünleri de yer alır dergide. Ama giderek "Ağaç"taki idealizm koyulaşarak öne geçer.
Bunlar bizden önceki dergiler. Benim kuşağım bu dergilerden yalnız "Varlık"ı tanıdı. Hatta "Varlık"ta yazanlar da oldu. "Varlık"ı tanıdığımda, yıl 1958 veya 1959'du. "Dergi" dendiğinde akla Şevket Rado'nun "Hayat"ının geldiği yıllar. Ankara'daki fakülte yıllarımda -1963-68 yılları- "Ant", "Yön", "Devrim" gibi siyasi dergileri izledim. O yıllar Salim Şengil'in "Dost"u da çıkmaktaydı, hatta Dost Yayınlarından çıkmış ne varsa almıştım da: Nezihe Meriç, Güner Sümer, Attila İlhan, Suat Taşer... ama dergi ile, edebiyat dergileri ile aramda mesafeli bir ünsiyet oldu. TDK'nın "Türk Dili" elimde hayli sayısıyla, Doğan Hızlan yönetiminde çıkan "Yeni Edebiyat" hiç eksiksiz mevcuttur ama, durumu değiştirmez bunlar. "Hisar"  yoktur sözgelimi.
Bunun kırılması "Yansıma" (1972-1975) iledir. Ki zaten "Yansıma" yazdığım ilk dergidir de. O dönemin bildiğim ve hatırladığım diğer dergileri: "Yeditepe", "Yeni Ufuklar", "Yeni Dergi", "Papirüs". Bunlar zaten çıkmaktadır. Yeni çıkanlarsa şunlar: "Türkiye Defteri", "yeni a", "Militan", "Sanat Emeği", Yazko Edebiyat"... Hepsi de edebiyatla toplumsallığı iç içe olan dergiler.
1980 sonrasının dergileri edebiyatın yanı sıra resme, müziğe, sinemaya da yer verir. "Milliyet Sanat", "Gösteri", "Adam Sanat" aklıma ilk gelen üçü. "Argos" ve "Gergedan" bunu üst düzeyden yapar. "Sanat Olayı" merkezle yetinmeyip taşraya da uzanmasıyla dikkat çeker.
Bu dergilerin 90'lı yılları görenleri sayfalarındaki resimleri giderek artırır. Bunların şeklen magazin dergilerinden farkları kalmaz. Popülerlik adeta asıl amaçları olur. Belki bundandır, edebiyat, tür dergilerine yönelerek kendine yeni yollar arar bu dönemde: "Sombahar"ı, "Adam Öykü"yü, hatta "Edebiyat Eleştiri"yi böyle değerlendirmek yanlış olmaz sanırım.
Lakin bu dergilerin, bütün farklılıklarına rağmen bir de ortaklıkları vardır: Dar açılıdırlar. Şöyle ki her birinin duruş ve duyuşu belli bir ezbere dayanır. Dolayısıyla bu ezberi paylaşanlara açarlar sayfalarını.
Bunun böyle olmaması gerektiği 2000'in hemen öncesinde çıkan "E" ile gösterilir. (Mütareke ve Savaş yıllarının dergilerini veya "Ağaç"ı hatırlamak yanlış olur mu acaba?) Yelpaze geniştir "E"de. Gerçi "Hece" de geniş açar yelpazesini. Edebiyatın ideoloji işi değil, bir dil işi olduğunu kabul eder. Bu yüzden de herkese açıktır. Çıkışı da öncedir: Ocak 1997. Lakin açısını genişletmesi giderek olur. İlk sağlam kanıtı, "Türk Öykücülüğü Özel Sayısı"dır (Ekim-Kasım 2000) bence.    
Durumu iki dergiyle sınırlamak istemem. Çıkmakta olan "Virgül"le ?kitap-lık" da bu soy dergilerden. Saplandıkları ezberleri yok. Ne dersiniz bilmem ama, "Birikim"le başlayan şöyle böyle otuz yıllık "iletişim" arayışının getirdiği sonuçtur bu. Mükemmeldir.
 
1 Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı/Cumhuriyet Dönemi, Broy, İstanbul, 1987, s. 33
2 Şükran Kurdakul, a.g.e. s. 36.
 
AHMET İNAM
 
HECE DENEN CÜMLENİN SIRRI
 
Hecenin değerini bilemediğimiz için, sözcükler perişan oluyor, cümleler zulme uğruyor; söz, zulmet perdesiyle örtünüyor. Küçük, alçak gönüllü, dirençli, arayan, araştıran, çalışkan hecelerin sözcükleri gerekiyor edebiyatımıza. Oysa, hecesi, sözcüğü olmayan cümleler uçuşuyor ortalıkta; cümleler ne kelime; öyküler romanlar uçuşuyor, çok bilmiş denemeler. Hecenin sahip olduğu tevâzu, "tevazzu" (konma, konuş) değildir: Yüksekten "konma" değildir: vakarlı bir tevâzu, mahviyeti kabul etmiş; kökü, pınarı, cansuyunu arayan tevâzudur. Bütünün değerini bilen, parçayı görür, kesretteki vahdeti, hecedeki sözcüğü, sözcükteki cümleyi.
Hece, çalışkan, geniş ufuklu, alçak gönüllü arkadaşların nice emeklerle çıkarmaya çalıştıkları yayınların henüz bitmemiş, umarım, uzun sürede bitmeyecek cümlesidir. Edebiyatımıza, edebiyat dışından getirilen duvarların yıkılmaya başlamasında, bu sabırlı arkadaşların elbette katkıları vardır.
Çıkardıkları özel sayılar, eğildikleri konular, yayınladıkları kitaplar ile bu vakarlı tevâzu, edebiyat tarihinde yerini alacaktır.
Edebiyat, kültür olarak bu dünyada varoluşumuz için en büyük olanaklarımızdan birisidir. Ona hizmet etmek, bu kültürün katkısıyla insanlığa hizmet etmektir. Hece, duvarlar arasında geçitler açmaya çabalayan, kendi edebiyat ve kültür anlayışını, farklı anlayışlar yanında var etmek isteyen bir edebiyat sevgisinin adıdır. Hece etkinliğinin içinde olan arkadaşların bu bilincinden, diğer yayıncı ve dergici arkadaşların öğrenecekleri vardır.
"Marifet iltifata tabidir" denmiştir. Edebiyat yolcuları iltifatlarını esirgememişlerdir, Hece'den; onun, gittikçe güzel bir cümle olmakta oluşunun sırrı da bu olsa gerek.

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:44.