|
ŞABAN SAĞLIK
ÖZNEL ELEŞTİRİDEKİ NESNELLİK/NESNEL
ELEŞTİRİDEKİ ÖZNELLİK
"Nesnelle kastedilen, olguların
tartışma yaratmayan yönüdür.
Sorgulamadığımız izlenime,
sınıflandırılmış
verilerden oluşan yüzeye nesnel
deniliyor şimdi.
Öznel dedikleriyse, bu yüzeyi delen,
konunun özgül
deneyimini üstlenen, bütün hazır
yargıları bir yana
atan ve nesnenin kendisiyle
bağlantıyı çoğunluk
mutabakatına yeğleyen her şeydir."
Adorno
Kavram mı Yöntem mi
Kavramsallaşmış her olgunun bir
"nesne"si vardır. Yani her kavram bir "şey"le ilgilidir ve o "şey" söz
konusu kavramın sınırlarını da belirler. Burada söz konusu olan olgu,
bir "obje" olabildiği gibi, herhangi bir "durum" ya da "oluşum" da
olabilir. Dolayısıyla, her bir olgu bir "şey"le ilgilidir ve onun da
sınırları vardır. İnsanlar bir şeyden bahsederlerken -ki o şey ya bir
kavramdır ya da bir olgu- aslında sınırları belirlenmiş / bilinen
olgulardan söz etmiş olurlar. Hakkında konuşulan ya da yazılan her şey
bu bağlamda bir "olgu"dur. Bir alanda sözlü ya da yazılı olarak fikir
beyan etmek ise bir olguyu irdelemekten başka bir şey değildir. Formu
farklı olmakla birlikte her bir kavram ya da terim üzerinde
konuşulabilir ya da yazı yazılabilir.
Hem bir form (tür) olarak kullanılan
hem de konuşurken ya da yazarken kişinin takındığı tavrı yansıtan
"eleştiri"yi bu bağlamda nasıl değerlendireceğiz? Yani eleştiri,
hakkında konuşulan / yazılan bir kavram mıdır yoksa hemen her şeyi
irdelerken başvurulan bir yöntem midir? Burada şöyle bir soru
sorabiliriz: Acaba köklü ve yaygın bir kavram olan "eleştiri", "ne"
hakkındadır ve sınırları nerede başlar, nerede biter? Soruyu
"eleştirinin nesnesinin ne olduğu" şeklinde de kısaltabiliriz. Şayet
eleştiri bir kavram ise, o mutlaka bir şey hakkında olmalı; o şeyin de
sınırları olmalıdır. Şayet eleştiri bir "yöntem" ise, bu durumda onun
sınırlarının ve "ne" hakkında olduğunun karmaşıklığı ile yüz yüze gelmiş
oluruz.
Yöntem boyutuyla eleştiri objelere
bakışla ilgilidir. İnsanlar aynı yöne ya da objeye baktıkları zaman
neden genellikle aynı şeyleri göremezler? Aynı yönde ya da aynı objede
şüphesiz her bakanın gördüğü aynı şeyler de vardır. Ancak insanlar buna
rağmen aynı objede genelde farklı şeyler görürler. Acaba bunun sebebi
nedir? Her bakışın bir "arama" olduğunu söylersek, tabii ki insanlar
baktıkları objelerde farklı farklı şeyler ararlar. Aynı şeyi arayanların
aynı şeyi görmeleri normaldir. Ya farklı şeyler arayanlar?... Söz konusu
farklılık bakılan objede farklı şeylerin görülmesine sebep olmaz mı?
Kavram boyutuyla ise eleştiri, bir
şeye birinin bakmasını ve gördüklerini bir "yargı"ya dönüştürerek
aktarmasını içerir. Daha doğrusu bir şeye bakan biri, baktığı şeyde ne
aradığını; aradığını ne kadar bulduğunu; bulduğunun yeterli olup
olmadığını göz önüne alarak o şeyi değerlendirir ve bir sonuca varır.
Eleştiri işte o sonucun adıdır.
İşte bu karmaşık yapısı sebebiyle
eleştiri, hep tartışılan bir kavram olmuştur. Gerek form olarak gerekse
yöntem olarak hakkında pek çok görüş de ortaya konulan eleştiri, yine bu
karmaşık yapısı yüzünden olmalı, çok çeşitli şekillerde algılanmaktadır.
Bu farklı algılar değişik eleştiri görüşlerinin ortaya çıkmasına da
sebep olmuştur. "Nesnel eleştiri" ve "öznel eleştiri" de bu görüşler
arasındadır. Bu iki eleştiri anlayışı genelde birbirinin zıddı olarak
görülür. Gerçekten bu eleştiri anlayışları birbirlerine zıt mıdır?
Aralarındaki fark nedir? Buluştukları ortak nokta var mıdır? Her
öznellik kötü müdür? Her nesnellik iyi midir? Nesnel nitelikte bir
öznellikten bahsedilebilir mi? Edebi metni kuran özne bizzat özne(l)
değil midir? Metnin nesnelliği, o metni kuranın nesnelliği midir? Metnin
öznelliği o metni kuranın öznelliği midir? Öznel nitelikteki bir metinde
nesnel değerler yok mudur? Nesnel nitelikteki bir metinde ise öznel
değerler yer alamaz mı?
Şimdi bu sorular çerçevesinde ilk
önce "eleştiri" kavramını; daha sonra da söz konusu iki eleştiri
anlayışını ve aralarındaki münasebeti irdeleyelim.
Asıl Olan Eleştiridir
Türü ne olursa olsun burada
öncelikle "eleştiri" kavramı üzerinde durulmalıdır. Eleştiri,
"eleştirmen", "eleştirilmesi gereken obje", "eleştirmenin objede ne
aradığı (kıstas)", "objeyle irtibatta olunan süreç", "eleştirmenin
sonuçta obje hakkında verdiği hüküm" gibi temel unsurlardan oluşur. Bu
yönüyle eleştiri hukuk sistemindeki "yargılama"yı hatırlatmaktadır.
"Yargılayan", "yargılanan zanlı", "zanlıya isnat edilen suçun hangi
kanunun hangi maddesine girdiği", "yargılama süreci" ve "hüküm" gibi
hukuki kavramlar eleştiride yerini "eleştirmen", "eleştirilmesi gereken
obje", "eleştirmenin objede ne aradığı (kıstas)", "objeyle irtibatta
olunan süreç", "eleştirmenin sonuçta obje hakkında verdiği hüküm" gibi
kavramlara bırakmaktadır. Rasim Özdenören eleştiri hakkında işte bu
manada bir tanım yapar: "Eleştiri, belirli kıstaslar çerçevesinde bir
esere yaklaşarak ve gene aynı kıstaslar çerçevesine bağlı kalarak söz
konusu eseri değerlendirmek demektir. Sonunda kuşkusuz ki "beğendim",
"beğenmedim" kabilinden belki bir takım öznel yargılara varılacaktır. Ne
var ki öznel gibi görünen bu tür yargılar temellendirilebilmişse
öznellikten kurtulup nesnelleşebilecektir."1
Eleştiri ile yargılama arasındaki bu
benzeşim, her iki kavramın aynı anlama geldiğini göstermez. Çünkü
yargılamada "yargılayan", "yargılanan"dan üst konumdadır. Eleştiri
bağlamında bu durum bizi, eleştirmen eserden ve yazardan daha üst
konumdadır, gibi bir sonuca götürür ki, böyle bir yaklaşımın büyük
sakıncaları vardır. Bu durumda eleştiri bir tür yargılamadır ama burada
yargılayan ile yargılanan arasında bir hiyerarşi kurulması gerekmez,
diye de bir başka hüküm vereceğiz. Mutlaka bir hiyerarşi kurulacaksa,
yazarın eleştirmenden daha önde gittiğini söylemek zorunda kalacağız.
Modern Türk edebiyatının önemli eleştirmenlerinden Hüseyin Cöntürk'e
göre, eleştirmen yaratıcıdan sonra, yani ikinci sırada gelir. Mesela
hikaye ve şiir yazma bir sanattır; oysa eleştiri sanat değil bir
tekniktir.2
Burada sorulması gereken temel
sorulardan biri de eleştiriye, tabii olarak da eleştirmene ihtiyaç olup
olmadığı sorusudur. Bu soruya hem "evet" hem de "hayır" cevapları
verilmiştir. Denemelerini bir tiyatro eseri gibi ve diyaloglar yoluyla
yazan Oscar Wilde, "Sanatçı Olarak Eleştirmen" adlı denemesini Ernest ve
Gilbert adlı kişilerin diyalogları üzerine kurmuştur. "Eleştiriye ve
eleştirmene ihtiyaç var mı?" sorusuna Ernest, "gerek yok" şeklinde
yaklaşırken, Gilbert toplumun eleştiriye ve eleştirmene olan ihtiyacını
büyük bir içtenlikle dile getirir.
Burada ilk önce eleştiri ve
eleştirmene tahammül edemeyen Ernest'in bazı cümlelerine yer verelim:
"Bir sanatçı neden eleştirinin tiz çığlıkları, çirkin yaygaralarıyla
rahatsız edilsin ki? Neden kendileri yaratamayanlar yaratıcılığın
ürünlerine değer biçmeye kalkışsınlar? Onlar yaratıcılıktan ne anlar ki?
Hem zaten bir eser kolayca anlaşılabilecek nitelikteyse açıklanmasına ne
gerek var?" (s. 40)3
"Sanatın en parlak günlerinde sanat
eleştirmeni yoktu ortalıkta. (…) O zamanlar sanatçı özgürdü." (s. 43-44)
"Yaratıcılık yeteneği eleştiri
yeteneğinden daha değerlidir." (s. 56)
Ernest'in bu görüşlerine karşılık
Gilbert büyük bir içtenlikle eleştirinin lüzumuna inanır ve özellikle
kültür ve sanat hayatında eleştirmenlerin ne kadar önemli kişiler
olduklarına dikkat çeker. Gilbert'in bu manadaki sözlerinden bazıları
şöyledir:
"Yaratıcılıkla eleştirmenlik
arasındaki karşıtlık tamamen yapaydır. Neden dersen, eleştirme yeteneği
yoksa sanatsal yaratıcılık olarak nitelenmeyi hak eden hiçbir yetenekten
de söz edilemez." (s. 56).
"Eleştirinin var olmadığı bir çağ,
ya sanatın âtıl kaldığı, katı kural ve biçimlerle, biçimsel tiplerin
kopyalanmasıyla sınırlandığı bir çağdır ya da tümden sanatsız kalmış,
sanat adına hiçbir şeyin yaratılmadığı bir çağdır. (…) Aynı zamanda
eleştirinin var olmadığı yaratıcı bir çağ yaşamadı daha insanlık. Çünkü
yeni formları icat eden yalnızca eleştiri yeteneğidir. Yaratıcılık
kendini tekrarlamaya meyleder. Oysa filizlenen her yeni, farklı ekolü
eleştiri yeteneğine borçluyuz." (s. 58).
"Eleştiri yaratıcılığa oranla çok
daha fazla kültür birikimi gerektirir." (s. 60).
"Zavallı eleştirmenler açıkça
edebiyatın sulh mahkemesinin raportörleri konumuna düşürülmüşler,
alışılagelmiş sanat suçlularının cürümlerini kayda geçiren katipler gibi
çalışıyorlar." (s. 60).
"Ben eleştiriyi yaratıcılık içinde
yaratıcılık olarak tanımlayabilirim." (s. 70).
"Bir eleştirmenin varlığını
kanıtlayacak yegane şey, yazdıklarının yarattığı etkidir." (s. 118).
Dikkat edilirse, eleştiri ve
eleştirmen konusunda "eleştiriye ve eleştirmene ihtiyaç olduğu" görüşü
daha çok seslendirilmektedir. Eleştiri ve eleştirmene ihtiyaç olmadığı
görüşü doğru değildir ve özellikle günümüzde böyle bir konumda olacak
birinin olması çok zayıf bir ihtimaldir. Burada önemli olan eleştiri ve
eleştirmene ihtiyaç olup olmaması değil, eleştiri ve eleştirmenin
nasıllığıdır. Eğer eleştirmen dürüst davranmayıp işini hakkıyla
yapmazsa, bundan zararlı çıkan kendisi olur. Zaten eleştiri ve
eleştirmen hakkındaki tartışmaların çoğu da eleştirmenlerin
tavırlarından kaynaklanmaktadır. Eleştirmen çoğu zaman bilerek ya da
bilmeyerek yanlış davranışlar sergilemektedir. Eserden çok yazarı
değerlendirme tutumunu sergileyen eleştirmenler, bu arada eserleri
pekala göz ardı edebilmektedirler. Ahmet Sait Akçay, ülkemizde
eleştirmen'in metinle değil de yazarla bir derdi olduğunu söylerken4 bu
hususu vurgulamış olur.
Buradan şöyle bir sonuç çıkmaktadır.
Eleştirmen işini hakkıyla yaparsa, hem eleştiri kurumu hem de eleştirmen
itibar kazanacaktır. Hüseyin Cöntürk, "edebiyatta dünle bugün yan yana
ve arka arkaya değil, iç içedir. Bu iç içelik bozulursa edebiyatın
yarını olmaz."5 der. Yazarın bahsettiği "iç içeliği" sağlayacak olan da
eleştirmendir. Burada söz konusu eleştirmenin hangi eleştirmen olduğunu
da sorabiliriz. Öznel davranan eleştirmen mi, yoksa nesnel davranan
mı?...
Öznel Eleştiri / Nesnel Eleştiri
Eleştirmen, eleştirdiği objeye
istediği şekilde bakıp onu istediği gibi yargılayabilir mi?
Eleştirmenlerin böyle bir hakkı vardır. Daha doğrusu eleştirmen işini
yaparken hiç kimseden izin almak zorunda değildir. Onu bazı kurallara
mecbur eden yazılı kanunlar da yoktur. Yani eleştirmen, sanatçıların
sahip olmadığı derecede özgürlüğe sahiptirler. Acaba onun bu tavrı
keyfilik midir yoksa öznelliğinin bir gereği midir? İşte öznel eleştiri
bu aşamada gündeme geliyor. Öznel eleştiri tavrını benimseyen eleştirmen
böyle bir serbestliğe sahip görünse de, aslında onu da bağlayan şeyler
vardır. En başta, eleştirinin gerektirdiği "yargılarını temellendirme"
mecburiyeti onu bazı şeylere riayet etmeye zorlamaktadır. O da bilir ki,
temellendiremediği eleştiriye pek itibar eden olmaz. Eleştirmen böyle
bir itibar sorununu aklına getirdiğinde pek öyle özgür olmadığını anlar.
Rasim Özdenören bu konuda eleştirmenin keyfi davranamayacağını dile
getirir. Ona göre öznellik sadece eleştirmenin bakış açısını belirlerken
ortaya çıkan bir takdir hakkıdır. Ayrıca eleştirmen, ilkin kendisinin
nerede durduğunun, nerde durup nereye baktığının farkında olmalı ve
kendi görüşlerinin hesabını vermelidir. Ayağının nereye bastığının
farkında olmayan birinin görüşleri keyfi (öznel) kalır.6
Bir insan (okur) olarak eleştirmenin
seçici olmasında ve beğenme ya da beğenmeme hakkını kullanmasında
yadırganacak bir taraf yoktur. Northrop Frye'ye göre gerçekte bütün
okurlar her metni, kendi kişisel konumlarına, duygusal yapılarına ve
düşünsel yetilerine göre yaşarlar. Bu açıdan bir bakıma her okur metinde
kendini okur.7 Öznellik, okurun veya eleştirmenin bu tavrı ise,
yeryüzünde öznel olmayan kişiye rastlanmaz. Yeter ki öznellik "keyfilik"
ile karıştırılmasın. Zaten öznel eleştiriye karşı çıkanlar da genellikle
keyfiliğe karşı çıkıyorlar. Bundan dolayı da öznelliğin karşısına hep
"nesnellik" çıkarılmıştır. Dolayısıyla eleştiride öznelliğin bertaraf
edilmesi, üzerinde durulması gereken, çözümlenmesi ve tartışılması
gereken önemli bir meseledir.
Eleştiride öznelliği bertaraf etmek;
yani eleştirmenin eleştirdiği obje karşısında tamamen tarafsız ve
önyargısız oluşu "nesnel eleştiri" olarak adlandırılan anlayışı
çıkarmaktadır karşımıza. Eleştirmen eleştirdiği eserin karşısına bütün
ön yargılardan soyutlanmış bir şekilde ve adeta çıplak olarak çıkar ve
sadece o eseri muhatap alır. Eser dışındaki herhangi bir şey
ilgilendirmez onu. Bu yaklaşım edebiyat biliminde "yapısalcılık" olarak
adlandırılmaktadır. Yapısalcı eleştiride yazar, metin (eser) dışında
hiçbir şeyi (yazar, devir, ideoloji vs.) hesaba katmaz. Yani eser bir
"varlık" olarak tek başına ve her şeyden bağımsız olarak ele alınır. Bu,
bir anlamda karşınızdaki kişiyi, salt kişilik özellikleri çerçevesinde
görmek demektir. O kişinin önemli biri olması, önemli birinin yakını
olması, zengin ve itibarlı olması hiç önemli değildir. Önemli olan o
kişinin kişisel özellikleridir. Daha doğrusu o kişiyi değerlendirirken
kişilik özellikleri dışındaki her şeyi dışarıda bırakmak gerekir. Burada
kişi yerine "edebi eseri" koyarsak, edebi eseri değerlendirirken, eserin
kendi dışında hiç bir şeyi hesaba katmamak gerekir, diyebiliriz. Burada
nesnel eleştiri yapanlar sadece eserleri değerlendirirler gibi bir
genellemeye de gitmiyoruz. Nesnel eleştiride önemli olan eleştirmenin
eleştirdiği obje (bu sanatçı da olabilir; daha başka bir şey de
olabilir) dışında hiçbir şeyi ciddiye almamasıdır.
Acaba böyle bir eleştiri mümkün
olabilir mi? Nesnel eleştiriyi önemseyenler bu soruya olumlu cevap
verilebileceğini savunurlar. Hatta istenirse bu tür eleştiriye örnekler
de bulunabilir. "Nesnel bir eleştiri acaba gerçekten mümkün müdür?"
sorusuna Rasim Özdenören şu cevabı verir: "Eğer nesnel eleştiri için
elimizde gerçekten nesnel ölçütler bulundurabiliyorsak, mümkündür."
Özdenören bu konudaki tereddüdünü ise şu soruyla ortaya koyar: "Fakat bu
nesnel ölçütleri bize kim verecek?"8
Nesnel eleştiri denilince genelde
eleştirmenin kendi öznel beğenilerini dışlayıp, "nesnel ölçüt"lerle
elindeki metne yaklaşması ve o ölçütler çerçevesinde o metni
değerlendirmesi akla gelir. Böyle bir değerlendirmeyi yapmak için de
eleştirmen bütün nesnel formları elinin altında bulundurmalıdır.9
Çağdaş Türk edebiyatının önemli
eleştirmenlerinden bir olan Hüseyin Cöntürk'ün tanımladığı ve uyguladığı
eleştiri de nesnel eleştiridir. Cöntürk, hep öznel eleştiriye karşı
olmuştur. Ayrıca o eserin nasıl yazıldığından ve edebi niteliklerinden
çok "ne söylediği"ne önem veren anlayışlara da iyi gözle bakmaz.10
Nesnel eleştiride genellikle eserin
fikri/felsefi arka planı önemsenmez. Yani nesnel eleştiri "ne ve niçin
anlatıldığı"ndan çok "nasıl anlatıldığı" sorusuna cevap arar. Ancak
eleştirmen eleştiri yönelttiği objeye öznel bir konumdan baktığı için,
eleştirisi ister istemez az veya çok görecelilikten payını alacaktır.
Nesnel eleştiri yapan eleştirmenin hedefi başkalarının gözünde
beğenilmek (alkışlanmak) değildir. Ancak başkaları okuyunca anlamını
bulan eser, değerlendirilmeye çalışıldığında o günün koşullarında
geçerli olan yaygın anlayışlarla da irtibatlandırılacaktır. Yani, nesnel
bakışın ilkesi olan eser dışında hiçbir şeyi dikkate almama olgusu, pek
de mümkün görünmemektedir. Bu durumda eserde arz ve talepten bağımsız,
"nesnel" bir değerin bulgulanması tartışılır hale gelmektedir. Bu da
yüzde yüzlük bir nesnelliğin ve öznelliğin mümkün olmadığı anlamına
gelmektedir. Bir başka ifadeyle öznel eleştiride nesnellikten, nesnel
eleştiride ise öznellikten söz edilebilir.
Öznel Eleştirideki Nesnellik /
Nesnel Eleştirideki Öznellik
Öznel eleştiri ile nesnel eleştiri
arasındaki ilişkiden söz edenler, bu iki anlayışın birbirinden kesin
çizgilerle ayrılamadığını ve birinin içinde diğerinin de olduğunu ifade
etmektedirler. Oscar Wilde, Gilbert'in ağzından bu konuda şu açıklamayı
yapar: "Sanatsal yaratıcılık bütünüyle özneldir. Sanat, yaratıcısının
kendi zihninin ve o andaki ruh halinin ürünüdür. Yaratıcısında var
olmayan bir şey yaratılanda da var olamaz. Dahası var, bir eser ne kadar
nesnel görünürse gerçekte o kadar özneldir."11
Metni bir "nesne" olarak
nitelendiren ve "metin-nesne" kavramını kullanan Mehmet Rifat, bu
kavrama bağlı olarak eleştirideki öznellik ve nesnellik konusunda şunu
söyler: "Metin-nesneye yalnızca dıştan ve kendi benliklerini görmek için
bakanlar özneldir. Metin-nesneye içten ve metin-nesne için bakanlar
çözümleme ve yorumlama aşamalarında nesnel, yorumlamayı yazıya aktarma
aşamasında da yazı üretebilme yeteneklerine göre özneldir."12
Hüseyin Cöntürk ise, eleştirideki
nesnellik ve öznellik ilişkisi konusuna belirli bir süreç izleyerek
yaklaşır. Ona göre okuyucunun eserle ilk karşılaştığındaki tavrı
duygusal (öznel)dır. Ondan sonra inceleme faslı gelir. En son ise
değerlendirme söz konusudur. Bu son kısım ise eleştirideki "nesnellik"e
denk gelir. Yani Cöntürk, nesnellikle öznellik, öznellikle çözümleme ve
değerlendirme arasında denge kurma çabasındadır.13 Bu da Cöntürk'ün
öznellik ve nesnellik arasına belirgin sınırlar çizmediğini gösterir.
Bizce de durum bu şekildedir. Yani öznellikle nesnellik arasına kesin
sınırlar çizmek zordur.
Sonuç
İster öznel isterse nesnel olsun,
burada önemli olanın eleştiri olduğunu unutmamamız gerekir. Yani
eleştiri, öncelikle eleştiri olmanın hakkını vermelidir. Eleştirinin
öznel mi yoksa nesnel mi olduğu hususu daha sonra gelmektedir.
Gerçekte öznel eleştiri ile nesnel
eleştiri anlayışları birbirlerine zıt değildir. Her ikisi de eleştiri
dünyasının bir yerinde kendi varlıklarını sürdürmektedir. Aralarında
ortak paydalar olduğu gibi farklar da vardır. Çoğu zaman ima edildiği
gibi öznellik pek o kadar olumsuz bir tavır değildir. Her öznelliğin
kötü olduğu da söylenemez. Aynı şekilde her nesnellik de iyi değildir.
Nesnel olan objelerde az da olsa öznellikten de bahsedebiliriz. Burada
edebi metni kuran sanatçının (öznenin) bizzat özne(l) olduğunu da
hatırlatalım Metnin nesnelliği, o metni kuranın nesnelliği değil midir?
Aynı şekilde metnin öznelliği ise o metni kuranın öznelliği anlamına
gelmez mi?
Burada bir kere daha hatırlatalım
ki, asıl olan eleştiridir ve öznellik ve nesnellik daha sonra gelir.
Eleştiri için olmazsa olmaz durumunda olan ölçütlerin öznel mi yoksa
nesnel mi oldukları pek o kadar önemli değildir. Önemli olan eleştiride
ölçütlerin olmasıdır. Genelde "beğenmek" kavramıyla ifade edilen
öznellik de eleştirinin nihai hedefi değildir. Yani eser sadece beğeni
objesi değildir. Ayrıca eserin içerdiği değerlerin hepsini beğenmek
zorunda da değiliz. Yapılan eleştiri, eleştiri olmanın hakkını vermişse
onda beğenmediğimiz ama hakkı verilen yargılar da olabilir.
1 Rasim Özdenören, Ruhun
Malzemeleri, Risale Yay. İst. 1986, s. 189.
2 Oğuz Demiralp,
"Eleştirmeci", Kitap-lık, Haziran 2007, Sayı: 106, s. 75.
3 Oscar Wilde, Sanatçı:
Eleştirmen, Yalancı, Katil, (Çev. Esin Soğancılar, Kaya Genç, Fatih
Özgüven, Türker Armaner), İletişim Yay. İst. 2008. (Metin içinde verilen
sayfa numaraları bu baskıya aittir.)
4 Ahmet Sait Akçay,
"Kuramsız Eleştiri Olur mu", Kitap-lık, Mayıs 2007, Sayı: 105, s. 74.
5 Oğuz Demiralp,
"Eleştirmeci", Kitap-lık, Haziran 2007, Sayı: 106, s. 73.
6 Rasim Özdenören, Ruhun
Malzemeleri, s. 79, 190.
7 Ali Galip Yener,
Eleştirinin Eşiğinde, Hece Yay. Ank. 2006, s. 17.
8 Rasim Özdenören, Ruhun
Malzemeleri, s. 192.
9 Oscar Wilde, Sanatçı:
Eleştirmen, Yalancı, Katil, s. 108.
10 Oğuz Demiralp,
"Eleştirmeci", Kitap-lık, Haziran 2007, Sayı: 106, s. 76-77.
11 Oscar Wilde, Sanatçı:
Eleştirmen, Yalancı, Katil, s. 104.
12 Mehmet Rifat, "Eleştirmen:
Metin-Nesne İçine Giren Anlamlandırıcı Özne", Kitap-lık, Mayıs 2007,
Sayı: 105, s. 71.
13 Oğuz Demiralp,
"Eleştirmeci", Kitap-lık, Haziran 2007, Sayı: 106, s. 77.
|